281 ilâ 300. sayfalar

Biz hiçbir zaman, şeriatin dışında, Kur'an-ı Kerim'e aykırı, Sünnet-i Seniyye'ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz. İnsanın kendisinden bahsetmesi herhalda çok ayıp olur, ama tabii burada icab ediyor. Ben de müsaadenizle itiraf ediyorum, çok koyu bir şer'-i şerîf bağlısıyım ben de... Hem de, bu böyle sonradan olma bir hastalık da değil; çocukluğumdan beri olan bir şeydir. İlkokul, ortaokul çağlarından beri böyle... Bu vasfım hiç değişmedi. Herkes de beni bu bakımdan tenkit ettiler. Üniversitede de elhamdülillah hep bu yüzden tenkit edildim; sakalımdan dolayı, kravat niye takmıyorum diye... filan. Çok koyu olduğum gibi şeyler, tenkitler; tavizsiz olduğumuz, tutucu olduğumuza dair sözler söylendi. Ben onları yazsalar da kabrime koysam diye de düşünüyorum. Yâni onlardan hiç şikayetçi değilim.

Lisede edebiyat derslerinde hatırlarım; meyden, kadehten bahseden divan edebiyatı şairlerini hiç sevemedim... Camiye, vaize, zâhide ta'n eden halk ozanlarını hiç sevemedim... Sazı medhetmeye kalkıp da, "İçinde mi, dışında mı, püskülünün ucunda mı? Şeytan bunun neresinde?" diye lâubâli konuşan bir ozanı sevemedim... Vaiz ve zâhidler hakkındaki sözler, daima sanki bana söylenmiş gibi çok dokunurdu bana... İslâm'ı hiç bilmeyen insanların, çok kaba bir şekilde vahdet-i vücud'u anlatış tarzlarına da, şiddetle içimden bir infial ve itiraz vardı. Panteist, yâni nereye baksan her şey... Onların anlayışıyla söylemeyi bile istemiyorum, ama bana zor gelirdi.

301

Onun için tabii bazı tarikatlara, mesela içki içen, içkiyi medheden; "Işkını açmaya, mey nûş edelim!" diye bir de bunu aşkullahı, muhabbetullahı açmak için vasıta sayıp da, bir de meşrulaştırmaya çalışan bazı tarikatları sevemedim, sevemeyiz, sevemezsiniz!.. Namazsız tasavvuf erbabını sevemedim... Bu işin laf olmadığını, kal olmadığını, hâl olduğunu düşündüğümüz için, herhalde biraz da aşırılığımdan --içinizde sigara içenler varsa bağışlayın-- sigara içenlere, sigarayı savunanlara, tekkeye gelenlere sigara ikram edenlere bile bir müsamaha oluşamadı içimde... Halâ oluşabilmiş değil...

Bilmiyorum Hocamızın çok çok tabii, olgun talebeleri vardı. Benim de eksiğim, kusurum kendisine muhakkak ki malûmdu. Ama bizi sizlere hizmetçi olarak tayin buyurması nedendir bilmiyorum... Sanki bana biraz da bu, şer'-i şerîfe bağlılık tarafımdandır gibi geliyor bana... Böyle bir his var içimde... Şer'-i şerife bağlı, yâni Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere bağlı bir terbiye içinde yetiştik. Tekkemizin müridleri terbiye kitabı, Ramûz el-Ehâdis; İmam Suyuti (Rh.A)'in El-Camius Sağîr'i gibi bir alfabetik hadis kitabı... Bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için, hadisleri uygulamak, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan; şer'-i şerîfe bağlı olduğumuzdan tarikatçı olduk, tasavvufçu olduk mecburen... Şer'-i şerîfe bağlılığımız bizi tasavvufa götürdü. Galiba bu da, İslâm tarihindeki bazı büyük sîmaların çizgisine de benziyor. Çünkü ilk önce sıbyan mektebine gitmişler, elifbâyı öğrenmişler... Sonra dârül Kur'anlarda Kur'an-ı Kerîm'i öğrenmişler... Ondan sonra âlet ilimleri'ni öğrenmişler; Arapça, sarf, nahiv, mantık... vs. Ondan sonra, yüksek ilimleri, ulûm-ü şer'iyye'yi öğrenmişler.Ondan sonra "İlimden maksad, onun uygulanması, ilmiyle âmil olmak, bildiklerini hayatına uygulamak, tatbik etmek." diye --Halil Gönenç hocamızın çok güzel taksim edip ifade ettiği gibi-- bir bakıma ilm-i ahlâk demek olan, tasavvufa geçmişler... Tasavvufun uygulama biçimleri ve insanların terbiye edilmesinde düşünülen metodlar dolayısıyla yollar, yâni tarikatlar meydana gelmiş; o uygulamalarla marifetullaha ve dinin hakayıkına, hakikate erişilmiş...

302

Bu çizgi, meselâ İmam-ı Gazali'de hepimizin bildiği bir olay... İmam Gazali, Bağdad Medresesi'nde, sırmalı kocaman kavuğuyla ve altın yaldızla dokunmuş cübbesi ile ders veren, muhteşem bir zekâ âbidesi iken; celâlli, bilgili, konuşkan ve mantık dolu bir insan iken; sonra kendi hayatı içinde, uzun mücadelelerin verdiği tecrübeyle zındıklarla, rafizîlerle, batınîlerle mücadelesinin sonunda; etrafındaki ilm-i kelam ehlini vs.yi de inceledikten sonra, "Benim bugün kendi çağımda, incelediğim insanlar içinde, dini en doğru anlayan ve uygulayan sufilerdir!" diye sufiyye mesleğine sülûk etmiş ve Tûs'ta, medresesinin karşısına bir de tekke yapıp, --tabii kendi ruhi gelişmesi, Dımeşk'ta Mescid-i Emevi'de, caminin altındaki hücrede erbaînler çıkartma halleri ayrı-- ondan sonra meşhur eseri İhyâ-i Ulûm'u yazmış; asırlardır bizi terbiye ediyor... Yâni Osmanlı alimi olup da Gazali'yi okumayan; şimdi münevver olup da, Gazali'nin İhyâ'sı kütüphanesinde olmayan bir kimse, veya Kimya-ı Saadet'i olmayan veya Abitler Yolu kitabı olmayan bir kimse; yâni Gazali'den birşey öğrenmemiş bir kimse, şu salonda tahmin etmiyorum...

303

Hacı Bayram-ı Velî de böyle bir müderris iken, ondan sonra intisab edip mutasavvıf olmuş... Akşemseddin Hazretleri hâkezâ, onun zamanındaki insanlardan... Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi, Gümüşhane'den ilim tahsiline geldiği İstanbul'da, sırf kendisi için gönderilen özel bir mürşidle tarikat terbiyesi verilmiş kimse... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî herkesin bildiği bir misâl... Medresede ders verirken Şems-i Tebrîzî'nin irşadıyla tarikata intisâb etmiş. (Kaddesallahü ervahahümül âliyye)

Demek ki, ulûm-u şer'iyyede rusuh peydâ edince insanın sonunda varacağı zirve, son durak tasavvuf oluyor; İslâmî tasavvuf... Tabii İslâmî tasavvuf diyoruz. Mistisizm denilen Hint mistisizmi, Yunan mistisizmi... Onlar bizi ilgilendirmiyor, biz müslümanız. Onlar bizi doğrudan doğruya ilgilendirmiyor, dolaylı yoldan da... Akif (İnan) Bey'le bir röportajımız olmuştu. Kendi özel durumumu söyledim, "Ben onları özellikle okumuyorum." dedim. "Belki bir şeylerinden etkilenirim de, şerîatçı tasavvufuma bir şey karışır." diye korkarım. Yâni yanlış bir şeyi öğrenirim; hani, bir şeyin duyulduğu zaman hatırdan çıkartılması zor olur. Onun için ne Hint felsefesini, Hint mistisizmini okumak istedim, ne Yunan mistisizmini okumak istedim, ne hristiyan mistisizmini okumak istedim. Sadece istediğim Kur'an-ı Kerim'i anlamak, hadis-i şerifi anlamak oldu.

304

Büyüklerimizin bize gösterdiği istikamette şöyle düşünüyorum: Hepimiz şu dünyaya gönderilmiş yaratıklarız. Hayat sürüyoruz, yaşıyoruz, aramızdan bazıları ayrılıyor... Gelenler oluyor, gidenler oluyor... Biz de hissediyoruz ki gideceğiz. Bunun ne olduğu üzerine düşünüyoruz ve inanmışız ki:

(Ellezî halakal mevte vel hayâte liyeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ). "Biz buraya hangimiz daha güzel işler yapacak, daha güzel a'mâl-i saliha ortaya koyacak; bu denensin ve biz imtihan olalım." diye gönderilmişiz. Bu imtihanı kabul etmişiz, imtihan olduğumuzu biliyoruz. Belki çok çalışan talebe değiliz, ama imtihanda olduğumuzu ve güzel şeyler yapmamız gerektiğini biliyoruz. Bizden ne istendiğini de biliyoruz. Kur'an-ı Kerim'de:

(Vemâ halaktül cinne vel inse illâ liya'budûn) buyuruluyor.

(Etîullahe ve etîurrasül) buyuruluyor. Bu manâda pek çok ayeti kerimeler var. Bizden ibadet isteniyor, Allah'ın emirlerine itaat isteniyor. Madem bir imtihandır, madem burda imtihanı kazanmak ibadetle itaatledir; biz de itaat etmeyi önemli görüyoruz.

305

Ataullah-i İskenderânî Hazretleri'nin çok beğendiğimiz bir vecizesi var, buyuruyor ki: "Sana garanti edilmiş konuda sa'y ü gayret edip, terleyip koşuşturup durman; yâni vereceğim, korkma, telaşlanma denilen şeyde uğraşıp durman, senden istenen görevler ve vazifeler konusunda geri kalman, kusur işlemen senin basiretinin kapanmış olduğunun alâmetidir." Maksudu şu: Bize Allah rızkı tekeffül eylemiş.

(Ma ürîdü minhüm min rizkın, vemâ ürîdü en yut'imûn. İnnallahe hüver rezzâku zül kuvvetil metîn.) Yâni biz buraya doktor olmaya, mühendis olmaya, işletmeci olmaya, para kazanmaya gelmedik!.. Biz buraya imtihan olmaya geldik! Bizden asıl istenen kulluk!.. Şimdi biz asıl kulluğu, meselâ kulluğun emirlerinden bir tanesi olan namazı ticaretimiz için bırakırsak: "Dükkanda müşteri var dükkanı kapatamıyorum; cumaya gelemiyorum, namazı kılamıyorum..." O zaman, bizden istenen namaz, bize garanti edilmiş olan rızık... Biz isteneni yapmıyoruz, garanti edilmiş olan şeyin peşinde boşuna koşuyoruz; körlük bu... Biz asıl isteneni yapmalıyız. Rezzak-ı âlem Allah...

306

Ankebûtî mînemâned bî-meges
Rizkra rûzî resan per mîdehed

Örümcek bile bodrumda rızıksız kalmıyor. Rızkı gönderen Allah, rızka kanat bile takıyor; pır pır pır gidiyor... Biz Allah yolunda çalışırsak bize de gönderir. Allah yolunda çalışanların, hiç aç ve açık kaldığını görmedik. Hatta bu beldeleri, bu diyarları, bu zenginlikleri Allah yolunda çalışanlara verilmiş ikramlar ve onlardan bize kalmış hatıralar ve yâdigârlar olarak görüyoruz. Onlar Allah için çalışmışlar, Allah onlara ihsan etmiş... Biz dünya için çalışıyoruz, Allah bizden alıyor. Emanet elde bulunanları bile alıyor. Bu bir gizli sır veya kolay anlaşılmayan, materyalist insanın kolay kavrayamayacağı bir şey... Ama dinî literatür iyi incelenirse, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerif iyi incelenirse durum böyle... Bizden istenen ibadet ve itaattir. Biz kulluğumuzu yaparız. Allahu Teala Hazretleri, rubûbiyetini zaten izhar ediyor.

Çok hoşuma giden bir şeyi var, İbrahim İbn-i Edhem Hazretleri'nin... Demişler ki, "Ya İbrahim! Kıtlık var, yağmur yağmadı, topraklar çatladı, hayvanlar ölüyor. Gel biz yağmur duasına çıkıyoruz, sen de katıl, sen de dua et!.." O da onlara şöyle bakmış, demiş ki:

307

(Ekîmû bi ubudiyyetiküm, feinnehû a'lemu birubûbiyyetihî.) "Siz kulluğunuzu güzel yapın, o rabliğini bilir... Siz Allah'a güzel kul olun; o size yağmuru da yağdırır, ekini de bitirir, rızkı da gönderir..." buyurmuş. İbrahim Ethem Hazretleri'nin nice nice güzel sözlerinden birisi... O halde bizim gayemiz Allah'a ibadet ederek, itaat ederek ve itaatin bir gösterdiği istikamet olarak rasûlüne ittiba ederek Allah'ın rızasını kazanmak... Yâni, Allah "Namaz kılın!" diyor ama ondan da önce:

(Kul inküntüm tuhibbûnallahe, fettebiûnî yuhbibkümullah ve yağfir leküm zunûbeküm) Rasûlüne ittibâyı emrediyor. Namazı da rasûlünden öğreniyoruz. Yâni "Ekîmüs salah" emrinden başka, Kur'an-ı Kerim'de namazın bugünkü icra şekline dair teferruat yok ki... Onu rasülüne ittiba ile biliyoruz. Demek ki, itaatin tabii bir sonucu "Allah'a itaat ediyorum" diyen bir insan, rasûlünü de itaat edecek.

Şimdi bazı modern müslümanlar var, diyorlar ki: "Ben Kur'an-ı tanırım, başka birşey tanımam!.." Ağzına sağlık, çok güzel söylüyor. Kur'an-ı tanıyorsa, nasıl olsa rasülünü de tanıyacak... Kur'an-ı tanıyorsa nasıl olsa sünneti seniyesine gelecek... Başka türlüsü mümkün değil. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinde karşısına gelecek: " Benim rasülüme itaat et, ittiba eyle!" diye. Onun için gayemizi; "İbadet etmek, itaat etmek, rasülüne ittiba ederek rızâ-yı Bârî'yi kazanmak." olarak öğretmişler büyüklerimiz bize... Biz de can u gönülden:

308

(İlâhî ente maksûdî ve ridake matlûbî) diyoruz. "Yarabbi muradım, maksudum sensin. Ben bütün faaliyetlerimde, hayat faaliyetlerimde senin rızanı istiyorum. Sen razı ol, başka birşey peşinde değilim." diyoruz. Hattâ, uhrevî mükâfat peşinde bile olmadıklarını ifade etmişler.

Biliyorsunuz her tarikatın kendine göre bir şekli şemâili, tavrı, kalıbı, kavuğu, sikkesi, cübbesi, asası oluyor idi eskiden... Nakşilerin de, dört parçalı bir takke giydikleri söylenir. Meselâ, Ahmet Kâmil Tekkesi'nde o böyle tavana da resmedilmiştir. Müzelerde de vardır. Dört parça dikilerek meydana getirilmiş bir takke... Bu parçalar dört olabilir, altı olabilir, sekiz olabilir... Bektaşilerde onikidir; oniki imamı sembolize ediyor diye... Buna "terk" adı veriliyor. Yâni sarığın, kavuğun dilimine terk diyorlar. O halde terk iki manâya geliyor. Bir, kavuğun dilimi demek... Bir de bildiğimiz manâ, birşeyi bırakmak, terketmek manasına... Bu iki manâyı bir arada kullanmış şair diyor ki: "Nakşîlikte onun için kavuklar, takkeler dört parçalıdır, dört terklidir ki; Nakşîlerde dört terk vardır: Terk-i dünya, terki-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk...

309

Terk-i dünya: Dünya menfaati için iş yapmamak; dinini dünyayı toplamakta, kazanç sağlamakta kullanmamak... Terk-i ukbâ: Ahiret sevabı hesabıyla da, bir bezirgan zihniyeti ile hareket etmemek... Hestî; varlık, vücut, mevcudiyet, insanın varlığı demek. Terk-i hestî: Varlığını terk etmek... Terk-i terk: Bu terkettiklerini de zihnine yerleştirip de, "Ben ne fedakâr insanım!" diye bir duygu içine düşmemek, onu da unutmak... Çünkü mü'minin şanı, seyyiâtını hatırlamaktır, hayratını da unutmaktır. Hayrâtını söylemez, saklar, kendisi de unutur. Seyyiâtını unutmaz, gözyaşı döker, tevbe eder, ağlar, yalvarır, yakarır...

İşte bunun için de metodumuz: Emirleri tutmak, yasaklardan kaçmak... Haramlardan, günahlardan ve sünnet-i seniyeye aykırı şeyler manasına gelen bid'atlardan kaçmak, kaçınmak, sakınmak esastır. Bu da takvâ kelimesi ile ifade ediliyor. Kur'an-ı Kerim'den gelme, Kur'anî bir tasavvuf tabiridir. Tasavvufun Kur'an'dan çıktığının delilidir. Takva şiarımızdır. Tabii takvâ ehli olan, itaat eden, rasûlüne ittiba eden insanların da sonuçlarının ne olacağını Kur'an-ı Kerim bildiriyor. Allah bizi bunları güzel yapıp da, o sonuçlara erenlerden eylesin... Dünyada keramet, hüsn-i akıbet; ahirette de saadet-i ebediyye...

310

(Vettekullah ve yuallimükümullah) (İntettekullahe yec'alleküm furkanâ) Bir çok şeyler takvâ ehli insanlara vaad edilmiş.

(Uiddet lil müttakîn) (Vel akıbetü lil müttakîn) Takva ehline çeşitli ikramlar... Demek ki, ana çerçevesi içinde biz, tamamen Kur'anî, tamamen sünnet-i seniyyeye uygun kurulmuş bir yolda yürüyoruz. Bizden öncekilerden Allah razı olsun, Allah makamlarını daha yüksek eylesin... Nurlarını ve sürurlarını kabirlerinde daha ziyade eylesin ki; dini daha yakından tanıdıkça, Kur'an'ı daha iyi öğrendikçe, sünnet-i seniyyeye daha derinden nüfuz ettikçe, her şeyin sünneti seniyyeye tam uygun olarak yapılmak istendiğini ve bize öyle öğretildiğini anlıyoruz.

Peki yâni bütün bunlar böyle ise niye şeriat, tarikat farkı ve çatışması var?.. Niye ortada böyle bir problem var?.. Var, doğru... Bu bir cehalet eseridir. Bazı insanlar sözleri, ne manâya geldiğini bilerek söylerler. Bazı kimseler de onların söylediği sözlerin ne manâya geldiğini anlamadan takliden söylerler. Bilmedikleri makamlardan, bilmedikleri duygulardan; iç alemleri fakir olduğu için, anlamadıkları şeylerden biliyormuş gibi takliden konuşurlar. Onun için de, işte böyle yanlışlıklar çıkar. Sanki şeriat bir bağmış da insanların boynunu sıkıyormuş, müslümanlar çok daralmış; tasavvuf gelmiş kurtarmış, gevşetmiş bu bağı... Böyle anlatıyorlar. Yâni Avrupalıların bu tasavvufu anlatma tarzına bakacak olursanız, böyle anlatıyorlar. Veyahut da rafızî, veyahut batınî mezhep ve meşrep ehli olan insanlar, kendileri bir yol tutturmuşlar... Şu bizim mantığımızdan uzak; Kur'an'a göre yaşamak, her şeyi Kur'an-ı Kerim'e, sünnet-i seniyyeye uygun tarzda yapmak gibi bir mantıkları yok...

311

Bir yol tutturmuşlar; ondan sonra da, kendi yollarını takviye edecek manâsız şeylerle, söz cambazlıkları ile kendilerini takviye etmek istiyorlar. Meselâ; "Güzele bakmak sevap!" gibi sözler... "Allah'ın aşkından, muhabbetinden, o makamın yüksekliğinden; onunla meşgul olan insanların daha başka, aşağıdaki ibadet ve taatlerle meşgul olmasına gerek yokmuş... Tekâlif-i şer'iyye; yâni mükellefiyetler, emirler, namazlar, niyazlar, aşağı tabakadaki insanlara aitmiş... Yukarı çıkınca onlardan ref' olunurmuş..." gibi şeyler... Adam zındık, hatta kâfir; böyle diyor.

Eskiden de böyle diyenler olmuş. Tarihten misaller var, biliyoruz. Meselâ, İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri'nin Marifetname'sinde, bunlar oniki tane grup; içinde olan şunlardır şunlardır diye isimlerini sayıyor. Zamanımızdan bir misal vereceğim, biraz çok teorik olmasın, bazı tablolar zihinlerde kalsın diye: Bizim Kayseri'li bir tüccar kardeşimizin bulunduğu handa tezgâhtar bir şahıs... Sarıklı geziyor, cübbeli geziyor, beş vakit namazı camide kılıyor... Sakalı da var. Başka tezgâhtar işçi çocukları filân da yakalarsa, onları da İslâm'a çekmeye çalışıyor. Onları da namaza alıştırmağa çalışıyor. Demek ki, yâni bir İslâmî hizmet yapmak durumunda... Sonra birden bu şahıs bakıyorlarki cübbeyi bırakmış, sarığı bırakmış, sakalı kesmiş, camiyi de terketmiş... "Ne oldu?" diyorlar. İşte bir şahsa bağlanmış onun için... Aradan bir zaman geçiyor. Tabii bu o şahsa bağlı olduğu için, bizim tüccar arkadaşımıza da geliyor diyor ki: "Bu akşam bizim --söylemek istemiyorum, kelimeyi kullanmak istemiyorum--babamız, üstadımız, büyüğümüz --diyor diyelim-- falan yerde konuşacak, siz de buyurun!" diyor. "Olur hemen gelirim." diyor. O daveti yapan gittikten sonra, bunun dükkanında çalışan tezgâhtarı patronuna diyor ki, "Abi, sen olur giderim dedin ama; bu çocuk namaz kılıyordu namazı bıraktı, sakallıydı sakalı kesti, yolunu sapıttı, şaşırttı... Yâni bunun bağlandığı şahıs da sapık bir kimsedir. Ne diye gideceksin onun meclisine?.." deyince; yâni, her çeşmeden su içilir mi? Kimisi çamurludur, kimisi mikropludur. Diyor ki, "Ben onun öyle olduğu için gideceğim, merak ediyorum, bunu raydan çıkartan şahıs kimdir diye gideceğim." diyor.

312

Kalktım gittim diyor. Tam bizim o eve yaklaştığımız sırada akşam ezanı okundu. Biz de tereddüt ettik. "Camiye mi gidelim, eve mi gidelim?" diye. "Evde belki cemaat daha fazladır, mahalle camisinde birkaç kişi olabilir, çok cemaatle namaz kılalım!" demişler, eve girmişler. Ev tıklım tıklım dolu... Bir köşeye ilişmişler. Baş köşede bir adam birşeyler konuşuyor. Dinlemişler, dinlemişler, dinlemişler... Saate bakmaya başlamışlar... Yâni, akşamın vakti daralmaya başlamış. Demişler ki, "Namaz kılmadık, namazın vakti geçiyor!.." Konuşan adam, şöyle istihfaf edici bir nazarla bakmış. "Nerden getirdiniz, bu bîganeleri?" gibilerden... Evsahibine demiş, "Meşgul ol şunlarla!"

Artık o çağıran şahıs bunları almış, lavaboya götürmüş; abdest almışlar. O da utandığı için abdest almış. Gelmişler. "Ne yaptın evlâdım?" demiş, o sapıtan çocuğa... "Islandım baba!" demiş. Tabir, baba... Onun da cevabı şu: "Evladım, insanoğlu çamurdan yaratılmıştır, suyla pek oynamaya gelmez, demedim mi ben sana?.." Yâni abdest almak, suyla oynamak çamurdan yaratılmış insanı biraz bozar filân diye. Sonra namaz kılmışlar, gene gelip oturmuşlar. "Ne yaptınız?" demiş. "Namaz kıldık." demişler. "Yahu, biz burada aşkullahtan, muhabbetullahtan bahsediyoruz; siz namaz kılmaya kalkıyorsunuz. Namazın kazası var ama sohbetin kazası yok!" Yâni biz aşkullahtan, muhabbetten, o kadar yüksek şeylerden bahsediyoruz; siz basit şeylerle uğraşıyorsunuz... "Ben de bidâyet-i halimde, 25 sene kadar önce bir namaz kılmıştım; siz de zamanla belki düzelirsiniz." demiş.

313

Şimdi tabii, böyle insanlar varken, elbette tasavvufa karşı çıkacak insanlar da vardır; ben de başlarındayım!.. Ben de başlarında olmak üzere... Çünkü biz, Allah'ın kullarıyız. Allah'ın emrine itaatle, Allah'ın kelâmı olan Kur'an'a uymakla; rasûlü olan, Habîb'ine ittibâ etmekle görevliyiz. Böyle maskaralık olmaz ki!.. Haramların mubah görüldüğü, menhiyâtın icra edildiği bir yol, İslâmî bir yol olamaz ki!.. Onun için tabii, tenkidler olacak... Onlarla anlaşabiliriz; "Neyi tenkid ediyor?" filân diye sorup, belki aynı noktaya gelebiliriz.

Bu mesela tarihte de olmuş. Doktor kardeşimiz Ali Kemal Belviranlı bey Niyazi-i Mısrî'den bir fotokopi takdim etmişti. Baştan sona şeriat redifli, şeriatı medh ü senâ eyleyen bir şiir... Tabi burada tarikat, hakikat tabirleri geçiyor. Bir kaç beyti söylüyorum:

Tarîkat kâribanının önünce,
Delîl ü müktedasıdır şerîat.

Şeriatten velî yad olmaz asla;
Velînin aşinâsıdır şerîat.

Yad, yabancı demek. Daha aşağıda:

Şerîatsız hakîkat oldu ilhâd,
Hakîkat nûr u ziyâsıdır şeriat.

314

Cihana bir velî hiç gelmez illâ,
Elinde ânın asâsıdır şeriat.

Bu tarîkat, şerîat, ma'rifet, hakîkat terminolojisinin çatışması o zaman da var ki; yâni, hakîkat ehliyiz biz deyip, şerîati inkâr eden insanlar var ki, bu şiirle şerîati medh ü senâ eylemiş. Tabii haklı olarak ötekilerin mülhid olduğunu, ehl-i ilhâd olduğunu ifade eylemiş.

Tabii Halil Gönenç Hocamız çok güzel ifade etti; İslâm'da ulûm-u şer'iyyenin isimlendirilmesi sonradandır. Peygamber Efendimiz zamanında fıkıh kelimesi yoktur, ilm-i fıkıh diye geçmez; ama fıkıh ahkâmı olarak, namaz nasıl kılınacak, abdest nasıl alınacak, zekat... vs. hepsi vardır. Yâni, kelimenin üzerinde durmamak lâzım; özü var mı, yok mu diye bakmak lâzım. Bu bakımdan başka hangi isimlerle isimlendirilmiş. Fıkıh ikiye ayrılır. Birisi, "mâ lehû ve aleyhi"; kulun lehine ve aleyhine olan ahvali, ahkamı bilmek... Kadrosu, malûm fıkıh kitapları... "Fıkh-ı zahir" dersek buna, bir de "fıkh-ı batın" var. Bu da gönlün ahvalini, ahkamını incelemek... Çünkü bazı fiiller yapıldığı halde gönül uygun şartlara sahip değilse, o fiiller kabul olmuyor. Meselâ, Allah ihlâssız ameli kabul etmeyeceğini bildiriyor. Peygamber Efendimiz SAV, hadis-i şeriflerinde bildiriyor. Amel zahiren var ama, ihlâs olmayınca amel makbul değil. Riya ile yapılan bir amelin kabul olmayacağını biliyoruz. Ortalıkta bir amel-i salih görünüyor şeklen ama, riyâ ile yapıldığı için sevabı yok...

315

Hadis-i Şerifler var: "Nice oruç tutan insan vardır ki, akşama kârı aç ve susuz kalmaktan ibarettir!.. Nice Kur'an okuyan insan varki, Kur'an-ı Kerim onun hançeresinden aşağıya gönlüne inmez, nüfuz etmez!.. Nice namaz kılan insan vardır ki, kıldığı namaz onu Allah'a yaklaştırmaz, aksine uzaklaştırmağa yarar!.." hadis-i şerifleri var.

Demek ki kalb dediğimiz --Türkçesi, tam gönül-- et parçası olan şey değil. Terminoloji, çıktığı fiilin manâsı bakımından da aynı. Arapçada kalb, tekallüb etmekten, dönüp durmaktan, bir halden bir hale geçmekten dolayı o şekilde isimlendirilmiş. Türkçede de köngül, gönül aynı kökten, aynı manâdan çıkmış. Kalb kelimesini tam gönül diye söylemek lâzım ki, et parçası olan yürekle karıştırılmasın.

Tabii, gönüldeki duygularla ilgili ilim, "ilm-i ahvâl-i kulûb" denilebilir. Halil Gönenç Hocamızın ifade ettiği gibi, "ilm-i ahlâk ve terbiye"; yâni kulların güzel bir ahlâka sahip olmasını, Allah'ın istediği şekilde terbiye olmasını anlatan ilim... "ilm-i irşâd"; fetva karşılığında "takvâ yolu", yâni "azimet yolu" kelimeleri ile de ifade edilebilir... "İrfan yolu", "şeriatın batınî şartlarını inceleyen ilim" gibi isimler düşünülebilir. Hatta Ebul Haseni Nedevî diyor ki: "Tasavvuf deyince, tarikat deyince şimdi, o kadar çeşitler karşısında itiraz edenler de çıktı. Bunu yeni bir terminolojiyle isimlendirelim; bunu doğrudan doğruya hadis-i şeriflere, Kur'an-ı Kerim'e dayalı olarak yeniden tarif edelim; eski münakaşaları da kapatmış olalım!" diye teklifi de var Ebul Haseni Nedevî'nin; Allah razı olsun...

316

Şimdi tasavvufta tabii, mertebeler sıralanmış... Meselâ, Yunus'ta görüyoruz. Yunus, Orta Asya tasavvufunun yetiştirdiği, Anadolu'ya gelmiş, onu en güzel temsil eden kimselerden birisi... Yunus'ta diyorum, daha başka kimseler de var; Mevlânâ'da da var. Yunus'la Mevlânâ; ikisinin terminolojisi çok benziyor. Birisi tabii Farsçaya dayalı, birisi Türkçe'ye dayalı; ama incelenirse, birbirine çok benziyor. Şimdi müminleri dört tabakada mütalâa ediyor; o tasavvufî zevk ve anlayış... Şerîat tabakası, tarîkat tabakası, ma'rifet tabakası, hakîkat tabakası... Buna dört kapı diyor: şerîat kapısı, tarîkat kapısı, ma'rifet kapısı, hakîkat kapısı... Şeriat ehline, abidler diyor; tarikat ehline, zâhidler diyor; ma'rifet ehline, arifler diyor; hakikat ehline de, aşıklar diyor. Onun için, kendisine de Aşık Yunus diyoruz. Yâni makamların en yükseği aşkullah, muhabbetullah makamı olduğu zevkinde ve şevkinde oldukları için böyle diyorlar.

Tabi burada şerîatı küçümseme yok ama, şerîatın esrarına nüfuz mertebeleri olarak... İşte şeriat erbabı abidler namaz kılarlar vs. ama, o kadar. Ondan öte işin derinliğini pek kurcalayıp, o derinliğe dalmazlar. Zahidler de gece gündüz ibadet ederler, dünyayı terk etmişlerdir, ellerinde asâ gezerler ama, o da tam istenilen merhale değil. Bunlar geçilebilen merhaleler tabii, kapı diyor. Eşikte oturmaz ki insan, geçecek öbür tarafa... Üçüncüsü marifetullah yâni Allah'ı bilme. Zaten tasavvufun çok güzel tarifleri var. Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi'nin ve Dede Ömer-i Rûşenî Hazretleri'nin çok güzel tarifleri var. Oradaki tariflerin medlülleri, neye delâlet ettikleri incelenirse iki husus görülüyor:

317

1. Tasavvufun ahlâkî bir davranış tarzı ile yaşamak olduğunu; yâni, mutasavvıfın belli güzel ahlâka hakîkaten sahip olmuş, onu hazmetmiş insan olarak o yönüyle tanıtıldığı.

2. Allah'ı bilme Marifetullah, Allah'ı bilme, tanıma seviyesinde olması, irfan seviyesi yönünden tarif edildiği.

Meselâ:

Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır.
Gül-i gülzâr olup, hâr olmamaktır.

Bir tarif; o şiirin içinde çok güzel tarifler arasından bir tarif... "Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır." Yâni herkesle dostluk edecek, sevecek herkesi; ama, kimseye yük olmayacak, kimsenin sırtından geçinmiyecek, kimseye ağırlık vermeyecek, bâr olmayacak. Gül-i gülzâr, gül bahçesinin gülü olacak ama; hâr olmayacak, diken olmayacak. Bir ahlâkî duruma işaret ediyor bu tarif...

Tasavvufda tezelzül, yâni mütevazılık. Huşu-u meskenet, sabr u tahammül, haşyetullah... Huşulu olmak, boynu bükük olmak, mütevazi olmak, meskenet ehli olmak... Sabretmek, tahammül göstermek...

Tasavvuf külli geçmekdür özünden;
Dahi incinmemekdür el sözünden.

Birisi birşey söylerse incinmeyecek, tahammüllü olacak, sabırlı olacak. Bunlar hep güzel ahlâkı, tasavvufun o yönünü anlatan şeyler.

318

Tasavvuf kalbi hakka bağlamaktır;
Yüreğin aşk oduyla dağlamaktır.

Bu Allah'la ilgili.

Tasavvuf bilmedir edbarı kalbi,
Eridüb koymaya kalbinde havfi.

Düşüver aşk oduna bî tekellüf,
Yanıp küllü kül olmaktır tasavvuf.

Demek ki muhabbetullah bahis konusu... İnsan Allah'ı seven, Allah'a aşık olan bir kimse haline gelecek; o en yüksek seviye olarak ifade edilmiş... Kur'anî bir hakîkat mi?.. Evet, Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor ki:

(Bismillahir rahmanir rahîm. Yâ eyyühellezîne âmenû men yertedde minküm an dinihî fesevfe ye'tillâhi bi kavmin yuhibbühüm ve yuhibbûnehû) Yâni "Ey iman edenler, siz İslâm'ın kadrü kıymetini bilmeyip de İslâm'dan irtidat etseniz, dönseniz, bundan Allah'a bir zarar gelmez. Allah öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever; onlar Allah'ı severler." Muhabbet... Yuhibbûnehû, Allah'ı severler. Sonra, Kehf Sûresi'nde:

(Bismillahir rahmanir rahîm. Vasbir nefseke meallezine yed'ûne rabbeküm bi gadâti vel'aşiyyi yürîdûne vechehû, velâ ta'dü aynâke anhüm, türîdü zînetel hayâtid dünya.) Zenginler veya münafıklar, imanı zayıf kimseler demişler ki: "Ya Rasülallah, bu sefil fakir kimselerle oturmaktan rahatsız oluyoruz." Çünkü giyimleri bile tam değil. Giyim bulamıyorlar, kestikleri kurbanın postunu terbiye edip, yıkayıp onu bürünüyorlar... Öyle ki, yağmur yağdığı zaman, mescid ağıl gibi kokarmış. Pislikten değil, yün post giymiş olmaktan, posta bürünmüş olmaktan... Beyzadelerin canı sıkılıyormuş bundan, bu kokudan vs.den veyahut kendileri zengin diye... Demişler ki, "Bize ayrı meclis tertib eyle! Seninle ayrı bir mecliste oturalım, senin sohbetinden istifade edelim yâ Rasülallah!" Ayet-i kerime onun üzerine nazil oluyor: "Ey Rasülüm sen Rablerini gece gündüz anıp, dua edip, onun vech-i pâkini isteyen, onun zatına talib olan kimselerle beraber oturmaya devam et! Onların yanında bulunmaya sabreyle!.. Dünya hayatının zinetini dileyerek, onlardan gözünü başka taraflara çevirme!.."

319

Tabii Peygamber SAV'in, Abese Suresi'nde olduğu gibi gönül kazanma çalışması var. Yâni, insanları İslâm'a ısındırmak için onlara hediyeler vermiş, iltifat eylemiş.

(İza etâküm kerîmü kavmin, feekrimûh.) "Yâni bir kavmin muteber bir şahsı gelince, ona güzel muamele edin, hürmet edin, izzet edin!" buyurmuş. O da oradaki insanlar itibarlıdır, eşraftandır, İslâm'a gelirlerse faydalı olurlar diye, belki onların davetine razı olabilirdi. Bir de onların hatırına bir meclis kurabilirdi. Ama Allah-u Teâlâ Hazretleri yasaklıyor: "Şu beni gece gündüz anıp, sadece benim zat-ı pâkimi isteyenlerle beraber ol! Onlara yüz verme!.." diye ilâhî talimat geliyor. Tabi bu yûrîdûne vechehû; vecih malûm çehresi demek insanın, yüzü demek... Ama, ayet-i kerimelerde vecih zat manasına da kullanılıyor.

(Ve yebka vechi rabbike zülcelâli vel ikrâm) Yâni, "Rabbinin zatı kalacak; herşey fani, her şey yok olacak ama, sadece Allah'ın zatı kalacak." Demek ki, tağlib suretiyle, yâni insanın çok görülen uzvu cebhesi olduğundan, sadece yüz demekle insanın zatına da değinmeğe, böyle kullanılmağa başlanmış Arap dilinde...

320
321 ilâ 340. sayfalar
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.2