15. YARIN HESAP VAR!

16. TASAVVUFÎ EĞİTİM



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smil’lâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn... Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh... Alâ külli hâlin ve fî külli hîn... Kemâ yenbagî li- celâli vechihî ve li-azîmi sultànih, ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ, ve tâci ruûsina, ve kurreti a’yuninâ muhammedini’l- mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l-cezâ... Emmâ ba’d;


Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Bugün size tasavvuf konusunu anlatmak istiyorum. Çünkü, bir müslüman için en önemli konulardan birisidir. Tarih boyunca da, günümüzde de, şarkta ve garbda; İslâm ülkelerinde ve İslâm ülkelerinin dışındaki İslâm’la ilgisi olmayan yerlerde dahi ilgi görmüştür. Roce Garudi meşhur Fransız filozofu, müslüman olmuş; kitabında tasavvuftan bahsederken, “Bir inanç destanı” diyor, destan diye isimlendiriyor tasavvufu.

Rusya’daki yetmiş yıllık bolşevik-ateist idareden sonra, biz orayı ziyaret ettiğimizde, hâlâ İslâm’ın canlı kalmış olduğunu gördük. Orada İslâm’ın bütün baskılara rağmen, devletin bütün gücüne rağmen ayakta kalması tasavvufla olmuştur. Bu konuda eserler yazılmıştır.

Türkiye’de de bolşevik ihtilâlinden aşağı kalmayacağını rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir uygulama olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarından Demokrat Parti’nin iktidara geldiği, biraz hürriyetin verildiği zamana kadar o kadar şiddetli bir devre geçmiştir ki, gazetelerde İslâmî konularda yazı dahi tefrika edilememiştir. “Tefrika edilen yazılar durdurulsun! Bu konuları derhal kesin!” diye Başbakanlık’tan yazı gönderilmiştir gazetelere... Ve okullarda İslâm’la ilgili bahisler atlanmıştır tarih kitaplarında. Romalıların, Yunanlıların, Avrupalıların tarihi okutulmuştur da, İslâm tarihi okutulmamıştır. Ama İslâm

402

Türkiye’de yine dip-diri kalmıştır, halkımız müslüman, mütedeyyin kalmıştır; sebebi yine tasavvufi kaynaklardır, odaklardır, dergâhlardır.


Batı’da da müslüman olanlar tasavvufla müslüman oluyorlar, Afrika’da İslâm’ın yayılması tasavvufla oluyor. İngilizlerin, Almanların arasında meşhur sofiler var, eser yazan şu anda yaşayan kimseler var. Bu konunun üzerinde durmak bizler için de son derece önemli. Çünkü öğrendiğimiz bütün bilgiler nihayet bilgidir, teoridir, teoriktir. Ama, teorinin pratiğe intikali, yâni ilmin amel haline dönüşmesi lâzım, kàlin hâle intikal etmesi lâzım!. Kàl, Arapçada söz demek, hal de, insanın durumu demek... Sözden öze doğru bilginin te’sir etmesi ve insanı müslüman etmesi ve müslümanca yaşatması lâzım.

Onun için tasavvuf çok önemli, bizim tarihimiz ve kültürümüz bakımından da vazgeçilmez bir konudur. Çünkü bizim tarihimiz, yâni bizim Türkiye tarihi, Osmanlı tarihi tasavvuf tarihidir. Osmanlı bir tasavvuf devletidir; padişahından çiftçisine, kazaskerinden yeniçerisine, ulemasından mollasına, talebesine kadar her yerde tasavvuf vardır. Çok yoğun bir tasavvufî hayatın müstesna misâlidir Osmanlı Devleti...

O bakımdan bu Orta Asya’da başlamıştır. Ortadoğu’da, Anadolu’da ve Balkanlar’da devam etmiştir. Bu konunun bahis konusu edilmesi gerekiyor.


a. Tasavvuf Nedir?


Tasavvuf konusunda tabii ilk söz fıkıh ilminindir. Yâni, “Tasavvuf nedir?” sorusuna, “El-cevab: Tasavvuf şudur.” diye bir cevap lâzım ilk önce... Hani her şeyi soruyoruz ya: “Bu haram mıdır, helâl mıdır? Doğru mudur, yanlış mıdır?” diye; ondan sonra, müftüler de fetvâ veriyor.

Sizin bu satılan kitaplar arasında da yer alan, Günümüzün Meselelerine Fetvalar diye bir kitap var. Kitabın yazarı Halil Günenç Hoca büyük bir hocadır, fakihtir; hem Hanefî fıkhını, hem

403

Şafiî fıkhını çok iyi bilen alim bir insandır, tanıdığımız bir kimsedir. Ona sormuşlar:

“—Nedir bu tasavvuf?” diye.

O da diyor ki:

“—Tasavvuf, İslâmî ilimlerden bir makbul, mu’teber, mecbûrî ilimdir.”

Yâni fetva böyle... Aynı şekilde tasavvuf konusunda bizim İslâm mecmuamızda röportaj yapmıştır kardeşlerimiz, büyük alim Muhammed Emin Er Hocayla... O da dört mezhebin fıkhını çok iyi bilen bir kimsedir. Arap ülkelerinde de okumuştur; çok alim, fâzıl, nazik, kibar, sessiz bir kimsedir. O da Tasavvuf ve Fıkıh diye bir yazı ile kendisiyle yapılan röportajlara verdiği cevaplarla, tasavvufun nasıl İslâmî bir ilim olduğunu ispat eden bir konuşma yapmıştır İslâm mecmuası röportajcısına... O da İslâm mecmuamızda vardır.


Bunları konuyu herkes bilsin diye söylüyorum. Çünkü, bana göre bugün mutasavvıfları, ortalıkta dolaşan tasavvufî bilgileri ve tarikatları üçe ayırmak lâzım:

1. Hakîkî tasavvuf, tahkîkî tasavvuf, gerçek tasavvuf, İslâmî tasavvuf.

2. Taklîdî tasavvuf. Yol doğru, esas sağlam, fakat temsil eden şahıslar cahil, takliden yapılıyor iş. Meselâ, Abdulkadir-i Geylânî Efendimiz’in Kàdirî Tarikatı hak tarikattır. Seyyid Ahmed el- Rufai Efendimiz’in Rufaiyye Tarikatı hak tarikattır. Ama İstanbul’da, Ankara’da, Türkiye’nin muhtelif yerlerinde bazı kimseler var; an’anevi olarak Kadiriye tarikatından el almıştır, Rufaiye tarikatından el almışlar ama; şu anda onu temsil edecek kuvvette değil başındaki kimseler, takliden gidiyor.


3. Bir de dejenere tasavvuf vardır. Yâni, İslâmî olmaktan çıkmış, gayr-i İslâmî bir duruma manzaraya bürünmüştür. İçinde içki vardır, haramlar vardır, itikadda bozukluklar vardır; bu da dejenere tasavvuftur. Dejenere tasavvuf, tasavvufun adını karartan bir çizgidir. Aslında tasavvuf değildir ama, adı tasavvuf

404

olduğu için yüz karası olmaktadır. Ve tasavvufa hücum edilmesine, tasavvufun dindarlar tarafından tenkid edilmesine sebep olmaktadır. Bazı ulema çıkıp aleyhinde konuşmaktadır: “Böyle tasavvuf mu olur?” diye. Çünkü bid’atlar vardır içinde, çünkü haramlar vardır, çünkü yalanlar yanlışlar, yanlışlıklar vardır. Ondan dolayı da haklı olarak tabii başta biz tenkid ederiz, ediyoruz zaten.

Bu dejenerasyona bir misal olarak: Cumhuriyet gazetesi bundan senelerce önce, Yugoslavya parçalanmadan çok yıllar önce, bir muhabirini Arnavutluğa göndermişti. Arnavutluk’ta o zaman Enver Hoca komünist rejimi vardı. Cumhuriyet gazetesi de solcu bir gazete, onun için Arnavutluğa gitti. Yâni çok katı bir komünizmin uygulandığı, ahalisinin %99’u müslüman olan bir

ülke... Ben de o yazıları takip etmiştim. Cumhuriyet gazetesinin muhabiri anlatıyor: Tekkenin başındaki adam —şeyh gûya— bu zata rakı ikram ediyor. Hoş geldiniz babında içki ikram ediyor, o da onu ballandıra ballandıra anlatıyor. Yâni şöyle rakı içtik, böyle şey yaptık filan diye.

E, İslâm’da içki haram:


إَنهمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسَرُ وَالأَْنصَابُ وَالأَْزْلََمُ رَجْسٌ مَنْ عَمَلَ


الشهيْطَانَ فَاجْتَنَبُوهُ لَعَلهكُمْ تُفْلَحُونَ (المائدة:٠٩)


(İnneme’l-hamru ve’l-meysiru ve’l-ensàbü ve’l-ezlâmü ricsün min ameli’ş-şeytàni fectenibûhu lealleküm tüflihûn) [İçki, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.] (Maide, 5/90)

İçki haram! Bu nedir? Tabii, bu bir dejenerasyondur.


Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz; bu Bektâşî Tarikatı’nın kendisine bağlandığı, bağlılık iddiasında bulunduğu Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz ne diyor Makàlât isimli kitabında? Diyor ki:

“—Bir kuyunun içine bir damla içki damlasa, kuyunun suyu

405

murdar olur. Dışarı çekip, çekip, çekip, suyunu temizlemek lâzım, boşaltmak lâzım. O dışarı çektikleri suyu döktükleri yere, tabii bir serinlik, ıslaklık olacak; orada ot bitse, o otu koyun yese, takvâ ehli insanlar o koyunun etini bile yemezler.” diyor.

Tabii, fıkıh bakımından yerde pislik bile olsa, pislik ota intikal etmez; otu yiyen koyunun etine intikal etmez. Ama, bu sözde ne var? İçkinin doğru olmadığını gösteren bir mübâlağa sanatı var. Yâni, “O koyunun etini bile yemeyecek kadar içkiden kaçınır takvâ ehli insanlar.” diyor, Hacı Bektaş-i Veli.


E, Bektâşî Tarikatı’ndan Arnavutluk’taki Bektâşî tekkesinin

şeyhi kendisi de içki içiyor, gelenler de içki sunuyor; fotoğraflarını da çekmişler, Cumhuriyet gazetesinde ben de görmüştüm. Yâni ben bunu bir iftira olarak değil de, kendim de tasavvuf erbabı olduğum için hayret ederek görmüşüm ve hafızama nakşetmişim, böyle bir hadiseyi. Bu nedir? Bir dejenerasyondur. Dejenerasyon ne demek? Bir şeyin bozulması demek, aslî hüviyetini kaybetmesi demek.

Hacı Bektâş-ı Velî de böyle bir durum yok. Çünkü Hacı Bektâş- ı Velî, “Kuyuya içki damlasa, suyu çekilse, ot bitse, oradaki otu yiyen koyunun eti bile yenmez.” diye içkinin bu kadar aleyhinde söz söylüyor. Öbürü de içkiyi içiyor. Demek ki aslından sapma ve bozulma olmuş; yâni dejenerasyon olmuş.


Başka bir misal: Bizim Kayserili bir tüccar ihvanımız var, İstanbul’da bir iş hanında güzel bir dükkânı var girişinde; toptan imalat, konfeksiyon, kadın konfeksiyonu yapıyor. Yanlarında da bir başka müessesede aynı handa bir genç varmış; böyle cübbeyle geziyormuş, sakallıymış, beş vakit namaz olduğu zaman merdivenlerden; paldır küldür, paldır küldür iniyor. Tamam, bizim genç camiye gidiyor, namazı camide kılıyor, geliyor. Handaki başka genç arkadaşlara te’sir ediyor:

“—Gelin, gafleti bırakın, şeytana uymayın, namaz kılın, namaza başlayın!” filan diye onları da doğru yola çekiyor, beraber namaza gidiyorlar.

406

Sakallı... E güzel, tamam, Allah razı olsun! Bak, İslâm için çalışan bir genç ne güzel, etrafındaki insanları da doğru yola çekiyor.

Sonra bir zaman gelmiş, sakalı kesmiş. Sakalı kesmek haram İslâm’da, bütün mezheplere göre haram. Yâni bir mecburiyet olursa, hani askerdir, memurdur, polistir, yasaktır, mecburiyettir filan ayrı. Mecburiyetse, mecburiyeti koyana vebal gider. Amma, mecburiyet yoksa sakalı kazımak doğru değildir, haramdır. Sakalı bırakmışken kazımış, cübbeyi çıkartmış, namazı bırakmış.

“—E, namaz?” Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.


إَنه الصهلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمَنَينَ كَتَابًا مَوْقُوتًا (النساء: ٠١٣)


(İnne’s-salâte kânet ale’l-mü’minîne kitâben mevkùtâ) “Hiç şüphe yok ki, namaz mü’min kulların üzerine belirli zamanlarda yapmaları gereken farz bir ibadettir.” (Nisâ, 4/103)

Bunu yapacak! Bunu ihmal etti mi, Allah’ın emrini ihmal etmiş oluyor. Kur’an-ı Kerim’deki;


أَقَيمُوا الصهلاَةَ وَآتُوا الزهكَاةَ (البقرة:٠١١)


(Ekîmu’s-salâte ve âtü’z-zekâh) [Namazı kılın, zekâtı verin!] (Bakara, 2/110) emirlerine asi olmuş oluyor, bir farzı terk etmiş oluyor.

Hayretler içinde kalmışlar bunlar; çağırmışlar sormuşlar:

“—Yahu sen ne oldun böyle? Sakalı kestin, cübbeyi çıkarttın, namazı terk ettin, camiye gitmiyorsun, değiştin?”

Meğer bir yeni şahsa, şeyh denilen bir kimseye intisab etmiş, ondan sonra değişmiş. “Allah Allah, bu ne biçim şey, bu ne biçim iş? Tarikata girince ibadetinin, takvâsının artması gerekirken, bu çocuk niye bu hale geldi?” diye merak ediyor bizim hacı

kardeşimiz.

407

Bir gün bu genç demiş ki:

“—Üsküdar’da filanca mahallede bu akşam ihvanın toplantısı var, bizim efendi konuşma yapacak; siz de buyurun, gelin!”

“—Olur, gelirim, hemen geleyim!” demiş.

O gittikten sonra tezgâhtarı bizim hacı kardeşimize demiş ki:

“—Ağabey, sen gelirim dedin ama gitme oraya! Biliyorsun her çeşmeden su içilmez. Bu adam bu çocukcağızı baştan çıkarttı, namazını bıraktırdı, sakalını kestirtti, doğru yoldan saptırttı; sen bunun sohbetine gitme!”

Demiş ki:

“—Biliyorum, o adam kimdir diye merak ettiğim için, özellikle onun için gidiyorum. Bir bakayım kim bu adam ki, bunu böyle baştan çıkarttı.”


O akşam iki üç arkadaşıyla beraber özel arabaya binmişler, Üsküdar Salacak’taki o tarif edilen adrese tam gelmişler, camiden akşam ezanı okumuş. Tereddüt etmişler: “Camiye mi gidelim, eve mi girelim? Ev de şuracıkta, cami de şuracıkta, ikisi de yakın...” Demişler ki: “Şimdi camide cemaat azdır, altı yedi kişidir; evde ise kalabalık çoktur, ihvan toplanmıştır hepsi; eve gidelim!”

Eve gitmişler. Hakîkaten içerisi tıklım tıklım dolu, kalabalık, büyük izdiham var. Girmişler, bir şahıs konuşuyor: Allah’ın sevgisinden bahsediyor, muhabbetullahtan bahsediyor... Oturmuşlar; konuşmuş, konuşmuş, konuşmuş... Ohh, Yâni ezan yeni okundu, içeri yeni girdiler ama saate bakıyorlarmış:

“—Allah Allah! Yâhu vakit sıkışmağa başladı, yatsının vakti yaklaşıyor, akşamın vakti daralıyor; bunlarda hiç öyle bu konuşmayı da bırakacak gibi bir hal yok!”

Ölçmüşler, biçmişler, yutkunmuşlar, sonunda demişler ki:

“—Yâhu namazı kılmayacak mıyız? Vakit geçiyor, yatsının vakti yaklaşıyor?” filan demişler.

Adam konuşmayı kesmiş, şöyle bir bakmış. “Nereden getirdiniz bu ham ervahı?” gibilerden...

“—Abdest alacağız!” filan.

Demiş:

408

“—Götürün abdest alsın!”


“Şimdi bizi aldı lavobaya götürdü; Eh, işte orada yüznumarada abdestimizi aldık lavobadan, o da aldı, aldık geldik.” diyor. Sormuş adam konuşmasını kesmiş:

“—Ne yaptınız?”

“—Abdest aldık baba!” demiş.

Baba diyor, şeyh demiyor baba diyor.

“—Evlâdım, insan topraktan yaratılmıştır, topraktır. Toprak suyla pek oynamaya gelmez, çamur olur demedim mi ben size?”

İnsan topraktan yaratılmış, abdest alırsa çamur olurmuş, almayın diyormuş daha önceden. Allah Allah, bu ne biçim laftır, şaka mıdır, gerçek midir bilmiyor. Yutkunduk diyor, neyse diyor baktık onlar yine devam ediyorlar; biz sıkışık vakitte akşam

namazını kıldık. Sonra sormuş:

“—Ne yaptınız?” “—Akşamı kıldık işte, el-hamdü lillah, tekabbelallah...” demişler.

“—Biz burada aşkullahtan, muhabbetullahtan bahsediyoruz, siz orada namaz kılmağa kalkıyorsunuz; öyle şey olur mu? Ben yirmi beş yıl önce bir namaz kılmıştım, hadi siz de kılın bakalım!”

Yirmi beş yıldır adam namaz kılmadığını kendi ağzıyla söylüyor, namaz kılanları hor görüyor, abdest almayla alay ediyor. Bu nedir? Bu sapıklıktır. Neden sapıklıktır? Çünkü abdest almak Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın emridir:


واذا قمتم الى الصلوة فاغسلوا وجوهكم وايديكم (المائدة:٦)


(Ve izâ kumtüm iles salâtı fağsılû vücûheküm ve eydiyeküm...) ayet-i kerimesiyle farzdır. Eli, yüzü, ayakları yıkamak, başa mesh etmek, namaz kılmak farzdır. Yirmi beş yıldır namaz kılmadığını

ve kılmayı uygun görmediğini söylüyor adam. Bu nedir? Bu İslâm

409

değildir, bu dejenerasyondur, bu işin rayından çıkmasıdır, sapıklıktır, yanlışlıktır. Binâen aleyh, tabii tasavvuf değildir aslında bu; hakikîsi değil, taklidîsi değil, dejenerasyondur. Tasavvufun adına gölge düşüren bir şeydir.


Bir de bunun dışında gayrimüslimlerin mistisizimleri vardır, mistikleri vardır. Hint mistikleri vardır, Yunan mistikleri vardır, Hıristiyan mistikleri vardır; o da tasavvuf değildir, o da İslâm’dan önceki dinlerin uygulamalarıdır.

Yogiler vardır, çivi üstünde yatıyorlar, ipe tırmanıyorlar, kobra yılanı oynatıyorlar, çıplak geziyorlar... vs. Bunun dinle, imanla, İslâm’la, Allah’ın rızasıyla, bizimle ilgisi yoktur; bu da ayrı bir şey tabii.


Şimdi Ankara’da iki tane genç yan yana yürüyorlarmış, Kızılay’da. Bir arkadaş anlatmıştı, benim çok hoşuma gitti. Birisi ötekisine sormuş, demiş ki:

“—Yarın öleceğini veya üç gün sonra öleceğin sana bildirilse, mâlûm olsa ne yaparsın üç günde?”

Hani rüyada bildiriyorlar veyahut herhangi bir şekilde belli oluyor, üç gün sonra ölecek. Ne yapardın? Arkadaşı şöyle bir düşünmüş:

“—Mutasavvıf olurdum, gider mutasavvıf olurdum.” demiş.

Neden? Biliyor ki tasavvuf takvâ yoludur, Allah’ın rızası yoludur; iş ciddiye bindi, arkasından ölüm var, daha fazla yaşama ihtimali kalmadı tabiî... E, madem öyle iş ciddiye bindiği zaman mutasavvıf olurdum diyorsun, mâdem iş ciddiye bindiği zaman doğru yolu buluyorsun; neden önceden mutasavvıf olurdum demiyorsun?


b. Tasavvuf Su kadar, Hava Kadar Gerekli!


Almanya’da Münih’te, vaaz verdim bir ay kadar önce bir camide... Bana birileri geldiler, gerçi ben bir hadis-i şerif okudum ama onlar her halde benim adımı ve meşrebimi bildikleri için

410

sordular:

“—Hocam, tasavvuf lâzım mı insana; tasavvufsuz olmaz mı?”

Şöyle biraz durdum; ne söyleyeyim, ne söyleyeyim, ne söyleyeyim diye biraz düşündükten sonra dedim ki:

“—Tasavvuf insana su kadar, hava kadar, gıda kadar gereklidir. O kadar önemlidir ve o kadar gereklidir!”

Tabiî, şaşırdı. “Ben mutasavvıf değilim, müslümanım da, yâni şimdi su kadar, hava kadar, gıda kadar gerekli nasıl oluyor?” filân diye tereddüt etti, haklı olarak aklına tereddüt geldi. O zaman ben biraz izahat verdim ona, o izahatı size de vermek istiyorum:

Tasavvuf bir müslümana, Allah’ın rızasını arayan, cenneti isteyen hakîkî bir mü’mine; su kadar, sudan fazla, hava kadar, havadan fazla, gıda kadar, gıdadan fazla, hattâ hayattan daha önemli bir ihtiyaçtır. Çünkü nasıl olsa öleceğiz; ölünce Allah’ın huzuruna sevdiği kul olarak gitmek mecburiyeti vardır, onun için o kadar önemli!.

Hayat bile önemli değil, insan ölebilir ama Allah’ın sevdiği kul olarak ölünce seve seve ölüyor. Şehid olacağım diye seve seve ölmeye davulla bayram ederek gönderiyorlar. Çanakkale Harbi’nde bizim köyümüzden amcalarımızı, dedelerimizi harbe öyle uğurlamışlar. Davullar çalarak köyün çıkışından uğurlamışlar; vedalaşmışlar, helâllaşmışlar, “Şu musafaha ettiğimiz ellerimiz yarın kıpkırmızı kan olacak!” diye bildikleri halde, Allah yolunda şehid olacağız diye sevinerek gitmişler. Çünkü cennete gideceğini bildikten sonra, ölüm de önemli değil insan için; şeksiz şüphesiz böyle...


Şimdi neden sudan da önemli, havadan da önemli, gıdadan da önemli onu anlatayım: Biliyorsunuz Cebrail AS hadis-i şerifi var, Hazreti Ömer RA rivayet ediyor. Meşhur hadis-i Cibrîl derler buna: Bir gün Peygamber SAS Efendimiz ashabıyla böyle otururken bembeyaz elbiseli, tertemiz giyimli bir şahıs geldi. Geldi geldi Rasûlüllah’ın yanına oturdu, diz çöktü, dizini Rasûlüllah’ın dizine değdirdi. Baktılar sahabe-i kiram, yabancı; tanıdıkları bir kimse değil, Medine’den değil... Çünkü, Medine zaten ne kadar

411

nüfus? Şimdikinin onda biri değil, ellide biri değil; küçük, herkes birbirini bilir. Bu beldeden değil, yabancı, dışardan gelmiş muhakkak; ama üzerinde de seyahat emaresi yok. Elbiseleri tertemiz, ne toz olmuş, ne ter olmuş, ne buruşmuş, ne kirlenmiş, ne saçı başı dağılmış, tertemiz.

“—Allah Allah! Bu evinden yepyeni giyinmiş, donanmış, gelmiş gibi ama buralı değil; yabancı ama, üzerinde seyahat izi yok! Buna şaşırdık.” diyor Hazreti Ömer, rivayet eden hadis-i şerifi.

Gelmiş, Rasûlüllah’ın dizinin dibine kadar da sokulmuş, dizini de dizine değdirmiş, böyle ağzının içine girecek nerdeyse... Demiş ki:

“—(Yâ rasûla’llah, ahbirnî ale’l-islâm) Ey Allah’ın Rasûlü, İslâm’ı bana anlat!”

Peygamber SAS Efendimiz de İslâm’ı anlatmış. “İmanı bana anlat!” demiş; imanı anlatmış. İslâm’ın beş şartını, amentüyü öğretmiş. Şimdi, Efendimiz cevap veriyormuş, bitirince cevabı, diyormuş ki:

“—(Sadakte) Doğru söyledin.”

“—Allah Allah!” diyorlarmış dinleyenler. “Bu ne samimiyet; hem soru soruyor, hem de sorunun cevabı verildiği zaman, doğru söyledin diyor. Bu ne biçim iş? Bilmiyorsa niye doğru söyledin diyor, biliyorsa niye sordu? Bu Rasûlüllah’tan da mı bilgili?”

Çünkü, sahabe-i kiram Peygamber SAS Efendimiz’e öyle hürmet ederlerdi ki, mescide geldiği zaman yüzüne bakamazlardı; böyle başları önlerinde eğik dururdu. Rivayet ediliyor ki bazı sahabiler:

“—Rasûlüllah’a saygımdan, yüzüne doyasıya bakamadım!” diyor.

Kaldırıp başlarını bakamazlardı. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz’le, Ömerü’l-Fâruk Efendimiz bakabilirlerdi samimiyetten dolayı, başkaları bakamazdı. Soru soramazlardı; “Dışarıdan bir yabancı gelse de, soru sorsa da, biz de dinlesek!” diye bir yabancının, pervasız bir kimsenin gelmesini beklerlerdi.


Şimdi soruyor, cevabı alıyor, (Sadakte) “Doğru söyledin!” diyor.

412

Sonra üçüncü soru olarak:

“—Peki ihsân nedir yâ Rasûlallah?” diye sordu.

İhsân, kelime olarak hüsn kelimesinden, güzellik kelimesinden geliyor; bir şeyi güzel yapmak demek... Güzel yapmak ama, neyin güzel yapılması: İbadetin, kulluğun güzel yapılması.

Bu hususta SAS Efendimiz şöyle buyurdu:53


اْلإَحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ الِلّهَ كَأَنه كَ تَرَاهُ، فَإَنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ، فَإَنههُ يَرَاكَ (خ. م. ن. ه. حم. خز. حب. ش. حل. عن أبي هريرة؛ م. د. ت. ن. ه. حب. ق. عن عمر)


(El-ihsânü en ta’büda’llàhe keenneke terâhu) “İbadette ihsan mertebesi, Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni görüyormuş gibi ona ibadet etmektir. (Fein lem tekün terâhu, ve innehû yerâke) Çünkü, her ne kadar sen onu görmüyorsan da, o seni görüyor.”

Görünüyorsun, huzurundasın, onun tarafından görülmektesin. Binâen aleyh, sen de ibadeti o şuurla, onu görüyormuş gibi yaparsan; işte o zaman ibadetin tadı olur, namazın tadı olur, işte ibadeti güzel yapmak bu ihsan...

“Allah-u Teàlâ Hazretleri güzel yapmayı, kaliteli yapmayı her işte emretmiştir bize!” diyor Peygamber Efendimiz. Yâni namazı güzel yapmak, orucu güzel tutmak, zekâtı güzel vermek, sözü



53 Buhàrî, Sahîh, c.I, s.27, no:50; Müslim, Sahîh, c.I, s.39, no:9; Neseî, Sünen, c.VIII, s.101, no:4991; İbn-i Mâce, Sünen, c.I, s.25, no:64; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.426, no:9497; İbn-i Huzeyme, Sahîh, c.IV, s.5, no:2244; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.I, s.375, no:159; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.VI, s.157, no:30309; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.VI, s.528, no:117222; Ebû Hüreyre RA’dan.

Müslim, Sahîh, c.I, s.36, no:8; Tirmizî, Sünen, c.V, s.6, no:2610; Ebû Dâvud, Sünen, c.II, s.635, no:4695; Neseî, Sünen, c.VIII, s.97, no:4990; İbn-i Mâce, Sünen, c.I, s.24, no:63; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.I, s.389, no:168; Beyhakî, Sünenü’l- Kübrâ, c.X, s.203, no:20660; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.VI, s.528, no:11721; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.VIII, s.383; Beyhakî, el-Erbaùne’s-Suğrâ, c.I, s.61, no:23; Hz. Ömer RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.44, no:5249; Keşfü’l-Hafâ, c.I, s.57, no:140; Câmiu’l- Ehàdîs, c.X, s.494, no:10108.

413

güzel söylemek, kurbanı güzel kesmek; her şeyde ihsân vardır. Yâni vazifeyi güzel yapmak...


Evet işte ihsân, kulluğu güzel yapmak; bunu sordu. Dördüncü sorusunda:

“—Kıyamet ne zaman kopacak yâ Rasûlallah?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz de ona buyurdu ki:

“—Bu konuda soruyu soran senden, soru kendisine sorulan ben daha bilgili değilim.” dedi, o kadar cevap verdi. “Kıyametin ne zaman olduğu belli değil, ben de bilmiyorum, sen de bilmiyorsun amma, şartları vardır, alâmetleri vardır: Ahlâk bozulacak, dejenerasyon olacak, kötülük olacak, dindarlık zayıflayacak, kötülükler artacak...” diye kıyametin alâmetlerini saydı.

Yâni kıyametin yakın olduğunda İslâm zayıflayacak, iman görünmeyecek, insanların ahlâkı bozulacak, kötüler başa geçecek, iyiler ayaklar altında kalacak, sevaplı işler horlanacak, günahlı işler alkışlanacak, işlenecek. Bunları böyle söyledi, bitti. Ondan sonra, “Pekiyi, Allaha ısmarladık!” dedi, gitti bu şahıs. Peygamber Efendimiz o gittikten sonra dedi ki:

“—Bunun kim olduğunu bildiniz mi, ashabım?”

Dediler ki:

“—Bilemedik yâ Rasûlallah! Çok enteresan bir şahıs, geldi sokuldu yanınıza, soru sordu; sorunun cevaplarında, ‘Evet doğru cevap verdin!’ dedi, bilemedik.”

“—Bu Cebrâil Aleyhisselâm’dı. (Etâküm yuallimüküm dineküm) Size dininizi öğretmek için geldi, böyle bu soruları sordu, gitti.”


Meleklerin insan suretine girip de görünmesi, Peygamber Efendimiz’in zamanında olmuştur. Bir seferi işte budur, böyle bir insan şeklinde gelip, konuşup gitmiştir. Bazen gelirdi, başkaları görürlerdi; Dihyetü’l-Kelbî şeklinde, ekseriyetle o simada görünüp gelirdi.

Bazı kereler geldiğinde göremezlerdi insanlar. Meselâ, bir keresinde Cebrâil AS geliyor; Peygamber Efendimiz’in yanında

414

Ebû Bekr-i Sıddîk var, diyor ki:

“—Yâ Ebâ Bekir, Cebrâil geldi sana selâm söylüyor, Allah’tan selâm getirdi.”

Peygamber Efendimiz görüyor, Ebû Bekir Efendimiz görmüyor. Bazen görünmez ama, bazı kereler de böyle bir hikmete mebnî görüldüğü olmuştur.


Şimdi bizim konumuzu ilgilendiren taraf nedir burada? İhsân, ibadeti ihsân makamında yapmak, Yâni Allah’ı görüyormuşçasına yapmak. Onun için tasavvufa, bu hadis- i şeriften alınarak ihsân yolu denmiştir. Yâni Allah’a, Allah’ı görüyormuş gibi hâlisâne ibadet etmek yolu. Tasavvuf nedir? İhsân yoludur; yâni ibadeti en güzel tarzda yapmak yoludur.

Ayet-i kerimede buyuruyor ki Allah-u Teàlâ Hazretleri:


وَمَا خَلَقْتُ الْجَنه وَالإَْنسَ إَلَه لَيَعْبُدُونَ(الذاريات:٦٥)


(Ve mâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ li-ya’budûn.) “İnsanları ve cinleri ben sadece ve sadece bana ibadet etsinler diye yarattım; başka bir maksatla yaratmadım, bana güzel ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor.

Binâen aleyh, yaratılmamızın sebebi, Allaha ibadet etmek... Hayatımızda asıl görevimiz, Allaha ibadet etmek... Ama, ibadeti nasıl yapmak? İhsân makamında yapmak, yâni en güzel tarzda yapmak; vazife bu.

Görevimiz profesörlük değil, görevimiz ticaret değil, görevimiz askerlik değil... Görevimiz ne: Bütün müslümanların asıl görevi, Allah’a güzel kulluk yapıp, şu hayatı güzel bir kul olarak yaşayıp, geçirmek. Nereden belli? Bu ayet-i kerimeden belli... O halde asıl işimiz nedir? Hepimizin asıl mesleği, kadın erkek, büyük küçük asıl işimiz nedir? Allah’a güzel ibadet etmek; işimiz bu!.

“—E öteki işlerle niye meşgul oluyoruz?” Biz hayatımız boyunca yatıyoruz, kalkıyoruz, işe gidiyoruz, geliyoruz; arabaya biniyoruz, “Allah’a ısmarladık!” diyoruz, sabah

415

gidiyoruz, akşam geliyoruz... vs. Bunlar detay, bunlar teferruat... Bunları yaparken bile günümüzün her anında, her saatinde Allah’a güzel kulluk edeceğiz. Sözümüz güzel olacak, düşüncemiz güzel olacak, niyetimiz güzel olacak, işimiz güzel olacak, ticaretimiz güzel olacak, memurluğumuz güzel olacak, her şeyimiz güzel olacak!.


c. Tasavvuf ve Memuriyet


Memurluk deyince, bir mutasavvıf, böyle takvâ ehli, ihsan yolunun yolcusu bir insan nasıl memurluk yapar? Bir arkadaş, Asım Köksal var İslâm tarihini yazan, o anlatmıştı da, size nakledeyim:

İstanbul Defterdarlığına yeni defterdar geliyor, oturuyor makamına, koltuğuna... Herhalde Osmanlıların son devri, işte 1900’lerin başlarındaki yıllarda, ya da Cumhuriyetin ilk yıllarında olmuş bir hadise... Oturuyor makamına, daha kimseyle tanışmamış; İstanbul defterdarı... Defterdarlığın şimdiki adını bilmiyorum, yine defterdarlık mı, muhasebe müdürlüğü mü? Yâni yüksek bir makam.

Bakmış saat dört civarında muavini binadan çıkmış. Kendisinin cam var önünde, masasının yanında cam var, kapıdan gireni çıkanı da görüyor. Aaa, merdivenlerden inmiş muavin, gidiyor. Zili çalmış müstahdemi çağırmış:

“—Bu bizim muavin böyle mesai saatinde nereye gidiyor? Binadan dışarıya çıkıp gidiyor, nereye gidiyor bu? Git çağır!” demiş.

Müstahdem biliyor nereye gittiğini de, hık mık etmiş. “Git çağır!” deyince, gitmiş, paldır-küldür, paldır-küldür merdivenlerden inmiş, yetişmiş muavine; demiş ki:

“—Defterdar beyefendi zât-ı âlinizin nereye gittiğini sordu, efendim geri dönmenizi söyledi.” “—Evlâdım, camiye gidiyorum, hemen gelirim camide namaz kıldıktan sonra...”

Paldır küldür geri gelmiş müstahdem, nefes nefese, selâm

416

vermiş:

“—Efendim camiye gidiyormuş, namaz kıldıktan sonra gelecekmiş.”

“—Ne? Git, hemen gelsin. Ne demek mesai saatinde?”

Koşmuş paldır küldür, paldır küldür, paldır küldür... Bu da takip ediyor artık. Masadan kalkmış, nereye gitti diye sokağın ötesine doğru bakmış. Yetişmiş sokağın ötesinde muavine; demiş ki:

“—Efendim defterdar bey kızdı, mesâi saatinde namaz mı olurmuş? Çabuk çağır, gelsin dedi.” “—Namazdan sonra dedik ya be adam!.” demiş, o da müstahdeme bağırmış.

Sertliğe sertlik... Namık Kemal’in bir şiiri var:


Bizden kelâm-ı tünd işidir tünd söyleyen,

Düşmez suâl-i hasma mugayir cevabımız.


diyor. Bu da bir beyit Yâni. “Bizden, sert söyleyen sert cevap alır. Düşmanın vaziyetine ters düşmez bizim vaziyetimiz, onun davranışına uygun cevabı veririz.” diyor. O da, “Namazdan sonra dedik ya be adam, git!” demiş. O da azarlamış oradan, adam iki arada gelmiş.

“—Ne dedi?”

“—Namazdan sonra dedi.”

“—Ufff... Ufff...” diye artık böyle eli arkada volta atıyormuş, bir o tarafa bir bu tarafa yürüyormuş.

Ötekisi namaz kıldı; bu burada köpürdü, taştı böyle... Mayası fazla gelmiş pasta gibi kaptan dışarıya düştü. Namazı kılmış, sakin bir şekilde... Bu pencereden görüyor geldiğini, “Şimdi gel de ben sana gösteririm, seni çiğ çiğ yiyeceğim!” filan diye düşünüyor.

Ötekisi gelmiş, kapıyı çalmış, içeri girmiş, böyle bir heybetle demiş ki:

“—Beni istemişsiniz müdür bey!”

Ama gayet ciddi, gayet sakin böyle. Onun o ciddiyetinden afallamış, Yâni sanıyor ki korkacak, “Affedersiniz müdür bey!”

417

diyecek bilmem ne... Öyle bir durum yok. “Beni istemişsiniz müdür bey, buyurun!” demiş. Tabii muavin ya... O da müdür ya...

“—Beni istemişsiniz müdür bey, buyurun!”

“—Ama be birader, olmaz ki! Yâni böyle memurluk amirlik olmaz ki! Benim sözümü dinlemedikten sonra, benim müdürlüğümün ne kıymeti var? Sana iki defa müstahdem gönderdik gel diye arkandan, gelmedin be birader! Yâhu böyle olur mu?” demiş.


Yâni azarlayacaktı, belki bağıracaktı, ayağının altına alacaktı, belki çiğ çiğ yiyecekti ama; yiyememiş, işte ancak böyle söyleyebilmiş. O da gayet sakin demiş ki:

“—Efendim ben size niye itaat edecekmişim?”

Hoppalaa... Şaşırmış şimdi bu soru karşısında, ne demek istedi diye.

“—Ben müdürüm demiş, sen de benim muavinimsin; bana itaat edeceksin!” demiş.

“—Niye itaat edecekmişim?” demiş tekrar. Bu sefer cevap verememiş, şaşırmış.

“—Bakın, ben size izah edeyim:” demiş.

Ama gayet ciddi... Yâni karşı taraf hele biraz daha sertelsin, ne olacak belli olmaz. Gayet ciddî demiş ki:

“—Efendim ben Allah’ın kuluyum; binâen aleyh Allah’a itaatle vazifeliyim, Allah’a itaat etmem lâzım benim! Allah’a itaatımı ben nasıl belli edeceğim? Rasûlüllah’a itaat ederek, Kur’an-ı Kerim’e itaat ederek, Allah’ın emirlerini tutarak belli edeceğim. Allah’a itaatim başka nasıl belli olacak benim, nasıl Allaha itaat etmiş olacağım? Tabii, ne emretmişse yapacağım. Namaz kıl demiş; namaz kılacağım. Rasûlüllah şöyle buyurmuş; tutacağım. Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmuş; dinleyeceğim.

Rasûlüllah’a itaat etmem neden gerekiyor? Çünkü Allah’ın Rasûlü, Allah göndermiş. Allah’ın elçisi olduğundan, Rasûlüllah’a itaat etmem lâzım!”

“—E halifeye niçin itaat ediyorum?” Halife demiş o zaman, demek ki Osmanlıların sonu veyahut Cumhuriyetin ilk yıllarında

418

henüz daha hilafetin kaldırılmadığı zaman... “Ee, niye halifeye itaat edeceğim? Çünkü Rasûlüllah’ın vekili; Rasûlüllah’a vekâleti dolayısıyla, ondan itaat ediyorum.

Rasûlüllah’ın vekili olan halife de, halife-i müslimîn de, bütün devlet dairelerine bin parça olup da gidecek değil ya... Vekiller tayin ediyor.”


Bakın, eskiden bakanların adı vekil idi. Mantık bu, yâni halifenin o konudaki işlerine bakacak vekili... Nâfi’a vekili, maarif vekili, evkaf vekili, yâni halifenin o konudaki işlere bakmakla vazifeli vekili deniliyordu. Sonra vekili nazıra çevirdiler. Nazır, bakan demek. E bakar, öküz gibi de bakar insan, insan gibi de bakar; bakmaktan bir şey olmaz ki, onun anlamı kalmıyor.

Nazır bakıyor, gözü olan herkes bakıyor; bakar bile bakıyor. Bakar ne demek? Bakar, öküz demek... O da bakıyor, onun da gözü var. Sinek de bakıyor, balık da bakıyor. Hattâ, balığın gözü bizim gibi tek bakmıyormuş, üç tarafı birden görüyormuş; bir baktığı zaman her tarafı görüyormuş. Fish eye denilen objektifler varmış, çok geniş bir alanın fotoğrafını çekiyormuş.

Vekilin anlamı var, yâni vekilü’l-halîfe, Allah’ın halifesinin vekili; bunun anlamı var. Nazır yaptılar, herkes bakıyor, anlamı kalmadı. Nazırı da Türkçeleştireceğiz diye bakan yaptılar. Tamam herkes yine bakıyor. Ne olacak, sabah akşam bakıyor.


Gelmiş bizim bir beldeye Avrupalının birisi... Evlerde su yok, aşağıdan kadınlar taşıyorlar testilerle suyu... Öbür tarafa bakmış şırıl şırıl billur gibi bir derenin suyu akıyor. Yarım- yamalak Türkçesi varmış sormuş:

“—Bu dere buradan akar mı?”

“—E, akar.” “—Siz de buradan ona bakar mı?”

“—Bakar.”

“—E bakın bakalım! Dere oradan akıyor, siz de buradan bakıyorsunuz; hanımlar da zavallılar bakraçlarla suyu aşağıdan yukarıya taşıyor. Yapın bir tesis, evin içinde şaldır şaldır aksın!”

419

Bak, hepimizin şimdi odasında, yanında musluk var, şaldır şaldır sular... Su diye bir problem yok burada. Az kullandın, çok kullandın, bitti, bitecek diye bir şey yok... İstanbul susuzluktan kırılıyor. Buralarda, Avustralya’nın her yerinde halletmişler bu işi. Geçen seneler biz gezdik dağlarda, bayırlarda, sekiz tane, on tane baraj yapmışlar; barajların her birini altlarından birbirleriyle tünellerle bağlanmışlar. Yâni Snow Mountains’in üzerine yağan bütün yağmurların hiç bir damlasını kaçırmıyorlar; reservoir’lardan, barajlardan birbirleriyle bağlantılı şebekelere, oradan da suyu ihtiyaç yerlerine götürüyorlar.

Yâni Avustralya suyu çok bol olan bir yer değil ama; bütün ahaliye su sağlanıyor. E, İstanbul da susuzluktan kırılıyor. Üç tarafı deniz, haftada bir su verilen yerler var, su olmayan yerler var, düzensizlik oldu mu işte...


Neyse, hikâyeden hikâyeye geçiyoruz ama, hepsi faydalı. Yâni ben sana niçin itaat ederim sorusunun cevabını veriyor şimdi:

“—Allah’a itaatle vazifeliyim, Allah’a itaatimi de Kur’an-ı Kerim’e, Rasûlüllah’a, rasûlünün halifesine itaatle göstereceğim. Halife de her daireye kendisi yetemediği için vekiller tayin ediyor, vekiller de her işi kendisi göremediği için müdürler tayin ediyor. İşte İstanbul Defterdarlığı Maliye Vekâleti’nin bir şubesi oluyor. Ben Allah’a itaat etmem gerektiğinden, Rasûlüllah’a itaat etmem gerektiğinden, halifeye itaat etmem gerektiğinden; vekile itaat ediyorum. Vekile itaat etmem gerektiğinden, defterdara itaat ediyorum. Mekanizma bu, defterdar bey mekanizma bu!.

Ammâ, Allah emredince, o zaman aradaki bu teferruatın hepsi bir tarafta kalır, ben Allah’ın sözünü dinlerim!” demiş.


Allah emrediyor, nida ettiriyor: “Hayye ale’s-salâh!” diyor. Minareleri yüksek yapmışlar, merdivenlerden tıpış tıpış müezzinler çıkıyor, dört bir yana bangır bangır bağırıyor: (Allahu ekber) “Yâhu başka büyük var sanmayın, başka büyük makam düşünmeyin, en büyük olan Allahtır. (Hayye ale’s-salâh) Gelin namaza! Ne oyalanıyorsunuz? (Hayye ale’l-felâh) Namaza gelin de

420

kurtulun, dünya ve ahiret saadetine erin, kurtulun, felâh bulun!” diye bağırıyor.

Dâvet var, Allah’ın emri var; (Hayye ale’s-salâh) “Kalkın, müslümansanız gelin!” deniyor. “Haaa, o davet olunca ben öyle vekil, defterdar, bakan, halife malife tanımam; o zaman oraya giderim, o zaman aradaki detayın hükmü kalmaz. Asıl mercî emredince, sonradaki detayın hükmü kalmaz. Benim anlayışım budur müdür bey! Eğer bu anlayışı kabul etmiyorsa aklınız, —

anahtarı cebinden çıkartmış, trak masanın üstüne bırakmış— buyurun masamın anahtarları, odamın anahtarları bunlardır; Allah’a ısmarladık!” demiş, vurmuş kapıyı trak diye, çıkmış.


Adam şaşırmış kalmış. Bunca yıllık ömründe hiç böyle, bu kafada bir memur görmemiş. Bir de diğer görevlileri çağırmış, gelmiş oturmuşlar defterdar beyin karşısına...

“—Yâhu, şu bizim muavin nasıl bir adamdır? Yâni, aklı yerinde midir, biraz kontaklık var mıdır, nasıl bir adamdır bu, deli mi, divâne mi? Müdürden korkmuyor, defterdardan korkmuyor, halifeden korkmuyor, filan.. Biraz bir şeyi var mı filan... Nasıl çalışması?” “—Aman efendim, derya gibi bir adamdır. Bilgisi son derece ileridir, çalışması son derece güzeldir, ahlâkı bir tanedir. Sabah namazını kılar evinde; herkesten önce, müstahdemlerden önce buraya gelir, masasının başına oturur; defterleri, kâğıtları, evrakı incelemeye, halletmeye koyulur, masasına şu kadar evrak yığılmış olsa; çalışır, çalışır, çalışır, çalışır... En son evrakı halletmeden evine gitmez.” demişler.

Neden? “E, yarına belki sağ çıkmam belki ölürüm. Yarına iş kalmasın, Allah bana sormasın; Allah’ın kullarının bana yüklenmiş olan vazifesini, ödevini güzel yapmış olayım, bitireyim, sıfırlıyayım!” diye dokuz, on, on bir neyse... Bu iş bitinceye kadar çalışırmış. “El-hamdü lillâh işi bitirdim, artık bir sorgum- sualim, mes’uliyetim kalmadı. Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.” der, kalkar evine öyle gidermiş. Ama, bu arada da öğlen ezanı okununca, öğle namazına; ikindi ezanı okununca, ikindi namazına; akşam ezanı

421

okununca akşam namazına gidermiş ama; mesainin evvelinde geliyor, mesainin sonrasında gidiyor, ötekilerden çok daha fazla çalışıyor.

“—Dairemizin temel direğidir, bu giderse daire çöker; o kadar bilgili bir kimsedir.” demişler.

“—Yâ, öyle mi, hay Allah, demek acaip bir insan. Pekiyi ses çıkartmayayım.” demiş, ses çıkartmamış.


Ama gün geçtikçe bakmış ki adam arif, tasavvuf erbabı adam, Allah’tan korkan insan; başka kimseden korkmuyor. Maaşı Allah mı veriyor, müdür mü veriyor insana? Geçimini müdür mü sağlıyor? Hiç kimseden korkmuyor. Çok sevmiş tabiî, bilgisinin genişliğine hayran olmuş, ahlâkının güzelliğine. Aradan seneler geçmiş de, kendisini daha yüksek bir makama tayin etmişler; nazlanmış defterdar bey, gitmem demiş.

“—Bir şartım var!” demiş.

“—Nedir şartın?” demişler.

“—Vekâletten şartım, benim muavinim olan filanca beyefendinin defterdar olmasıdır. O defterdar olmadıkça, buradan başka yere gitmem!” demiş.

“—Olur, pek âlâ, yapalım!” demişler.

O da onu çağırmış:

“—Ben tâyinen, terfîan başka bir yere gidiyorum ama, dayattım, senin defterdar olmanı rica ettim. Sen de yükseleceksin, terfi edeceksin; bu makama sen geleceksin, ben istedim.” demiş.

“—Aman beyefendi, zaten devletin bana verdiği şu vazifeyi yapamamaktan ödüm patlıyor benim, zar zor yapabiliyorum. Şurada da emekliliğime az bir zaman kaldı. Beni yakmayın ateşlere, istemem böyle bir görev!” demiş, kabul etmemiş.

İşte mutasavvıf müslüman memurun anlayışı, işte mutasavvıf ticaret erbabının anlayışı, işte mutasavvıf takvâ ehli askerin anlayışı, işte Allah’tan korkan halifenin anlayışı... Kendi işini görürken devletin mumunu yakmazmış, üflermiş, kapatırmış; kendi mumunu yakarmış. Devlet işini yaparken Hazreti Ömer, devletin mumunu yakarmış, kendi mumunu söndürürmüş. İşte,

422

Allah’tan korkan insan...


d. Güzel Kulluk


Bizim asıl görevimiz ne halifeliktir, ne müdürlüktür, ne şudur, ne budur... Ne ticarettir, ne Allah bize Avustralya’ya gelin diye emretti, ne ille bu ticareti yapın diye emretti, ne işçilik yapın diye emretti; bir şey emretti kadın-erkek hepimize:

“—Bana güzel kulluk edin!”

Vazifemiz o, asıl iş o, onu yapmamız lâzım! Onu yapmıyoruz, başka işlerle oyalanıyoruz, o işte kusurlu kalıyoruz. Asıl yapmamız gereken işi yapmayıp, bizden beklenen asıl görevi yapmayıp, üstümüze görev olmayan şeylerde geziyoruz. Hatta, eğlencelerle vakit geçiriyoruz, oyunlarla vakit geçiriyoruz.

Tabii asıl işimiz Allah’a güzel kulluk etmek. Bunun altını çiziyorum, Kur’an-ı Kerim’den ayet-i kerimeyi okudum; asıl işimiz Allah’a güzel kulluk etmektir. Tabii bu ihsân, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek, tasavvufun öğrettiği bir ibadet şeklidir.


Hatem-i Esam Hazretleri’ne soruyorlar:

“—Namazı nasıl kılarsın?”

Bir namaz tarifi yapıyor, hayran kalıyor insan. Ben mecmuada neşrettim, diyor ki:

“—Güzelce abdestimi alırım, ondan sonra namaz kılacağım yere edeple gelirim ve kıldığım namazın en sonuncu namazım olduğunu düşünürüm. Ben bu namazı kıldıktan sonra Azrâil canımı alacak diye düşünürüm. Karşımda Kâbe-i Müşerefe’yi göz önüne getiririm; o nazlı, güzelim Kâbe-i Müşerrefe’yi... Sağ yanımda cennet, sol yanımda cehennemi düşünürüm. Ayağımın altında Sırat köprüsü olduğunu düşünürüm. Allah-u Teàlâ

Hazretleri’nin bana nazar ettiğini, ben ‘Allahu ekber’ deyince onun huzuruna girdiğimi düşünürüm. Son namazımdır diye, hayata veda ediyorum diye, Allah’ın divanına çıkmışım diye ürpererek, gözyaşlarıyla namazı öyle kılarım.” diyor.

423

E, işte büyük insanların ibadeti... Ehl-i dünya ise:

“—Efendim kime ne borcum vardı, kimden ne alacağım vardı? Hanım sabahleyin neyi tembihlemişti, listede neler eksik kaldı; neler çok, neler az? Tarlada neler yapacaktık, sarı öküzün hastalığını nasıl tedavi edeceğiz? Veterinere mi gideceğiz, kasaba mı vereceğiz?” diye düşünür.

E, sen namaz mı kılıyorsun, kafan neyle meşgul? Namazdan başka her şey, namaza layık olmayan her şey aklımızda, Allahu ekber diyoruz. Herkes kendine göre bir şey düşünüyor namaz içinde... Yâni namazdan gayri her şeyi düşünüyor.

İhsân, yâni ibadeti Allah’ın gördüğünü bilerek Allah’ı görüyormuşçasına yapmak; bu tasavvufun öğrettiği bir şeydir. İşte mutasavvıfın namazı, meselâ Hatem-i Esam Hazretleri’nin namazı...


e. Nefsi Terbiye Etmek Lâzım!


Sonra, insanoğlunun nefsi var ve bu nefis insanlara kötülük emr eder. Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:


إَنه النهفْسَ لأََمهارَةٌ بَالسُوءَ إَلَه مَا رَحَمَ رَبِّي (يوسف:٣٥)


(İnnen nefse le-emmâretün bis-sûi illâ mâ rahime rabbî) “İnsanın nefsi insana kötülükleri çok emr eder, Allah’ın korudukları müstesna...”


قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكهاهَا (الشمس:٩)


(Kad efleha men zekkâhâ) “Kim bu nefsi temizleyebilirse, bu kötülüklerden kurtarabilirse, o felâh bulmuştur.” (Şems, 91/9)

Veyahut başka bir ayet-i kerimede:


قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكهى (الَعلى:١٤)

424

(Kad efleha men tezekkâ.) [Doğrusu temizlenen felâha ermiştir] (A’lâ, 87/14) Bu da kendisini temizlemek demek, yâni yine aynı kapıya çıkıyor. Demek ki, nefsi temizlemek felâh bulmanın sebebi oluyor. Felah bulmak için nefsi temizlemek lâzım!


وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسهاهَا (الشمس:٠١)


(Ve kad hàbe men dessâhâ) [Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.] (Şems, 91/10)

Nefsi temizleyemedi mi mahvoluyor, perişan oluyor, ziyana uğruyor, iki cihanda berbat oluyor hali... Ayet-i kerimeyle böyle bildiriliyor.

O halde ne yapmamız lâzım? Kur’an-ı Kerim’in bu ayetlerini, bu sûrelerini okuduğumuz zaman ne yapmamız lâzım? “Vay, eyvah; felâh bulmamız için bu nefsi terbiye etmemiz lâzımmış, terbiye etmezsek mahv olacakmışız. Eyvah!. O zaman şu nefsi nasıl terbiye etmemiz gerekiyorsa, terbiye edelim!” dememiz lâzım değil mi? Mü’min isek, Kur’an-ı Kerim’i okuyunca, felâh bulmanın yolu bu olduğundan böyle yapmamız lâzım!


Binâen aleyh nefsi terbiye etmek, tasavvufun işi, tasavvufun konusu... Nefis nasıl terbiye olur? Şu bizim içimizden bize vesvese veren nefsimiz:


وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوَسُ بَهَ نَفْسُهُ (ق:٦١)


(Ve na’lemü mâ tüvesvisü bihî nefsühû) [Ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz.] (Kaf, 50/14) Bize nefsimiz neler vesvese veriyor, neler fısıldıyor içimizden; Allah hevâ-yı nefsimizi, arzularımızı, isteklerimizi biliyor.

Tamam, bunu terbiye etmemiz lâzımmış. Ne olacak terbiye edersek? Nasıl terbiye olacak, hangi yolla terbiye olacak? E, uzun

425

bir iş bu, böyle burada hemen bir soruda, bir cümleyle bu sorunun cevabı verilemez; bu uzun bir iş... Çocuğu nasıl tahsilli, terbiyeli bir çocuk olarak yetiştirebilirim? Bu cevap burada hemen birden verilebilir mi? Bu çocuk ilkokula gidecek, ortaokula gidecek, liseye gidecek, üniversiteye gidecek; çok çalışkan olacak, uğraşacak, didişecek, seneler geçecek de; ondan sonra senin istediğin bir insan olacak. Pattadak olmaz ki bu, kolay bir şey değil ki...

Haa, nefis terbiyesi de öyle. Bilgi böyle zorsa, terbiye daha zordur. Bilgi nihayet kafa gücüne, hafıza gücüne dayanır; ezberletirsin, ezberler, herkes ezberliyor. Teypler bile ezberliyor bak, bizden daha iyi. Ne dersek ezberinde, biz unutuyoruz bunlar, şıp diye ezberliyor; bacak kadar, bacak kadar bile değil; karış kadar makine bizden daha iyi. Ezberlemek bir şey değil. Hadi bakalım, yapsın bakalım bizim yaptığımız şeyleri?


Terbiye önemli. Bilmek önemli değil, terbiye önemli! Tâlim var, terbiye var; bilgi var, eğitim var. Tâlim öğretmek, herkese öğretirsin. Bizim komşu, köpeğini köpek okuluna gönderdi, öğretti bir şeyler geldi. Köpek tahsil gördü, geldi. Mümkündür, her canlıya bir şeyler öğretirsin. Balinalara, yunuslara bir şeyler öğretiyorlar, gösteriler yapıyor onlar da; mümkün... Her yaptığı gösteriden sonra birazcık, bir kaç tane balık atıyor ağzına mükâfat, başını okşuyor; yunus balığı onun her dediğini yapıyor.

“—Şu çemberden atla!” diyor, atlıyor.

“—Al beni sırtına!” diyor, alıyor.

“—Fırlat beni sahneye!” diyor, “Zzzzzıt...” bir fırlatıyor, suyun içinden adam ok gibi çıkıyor, “Vuuup... Tak!” sahneye ayaküstü iniyor. Kim öğretti buna? Terbiye, yâni eğitim. Her yunus balığı yapar mı böyle? Yapamaz, eğitimden geçecek.

Arslanı bile eğitiyorlar. Eline kırbacı alıyor arslan terbiyecisi, arslanı öyle terbiye ediyor ki...

“—Hırrrr, hırrrrr...”

“—Şırak şırak...”


Bilgi var, terbiye var; terbiye daha zor. Binâen aleyh, bu nefis

426

terbiye olacak. Nasıl olacak? E biraz uzunca... Şair demiş ki:


Bir kaz aldım ben karıdan,

Boynu da uzundur borudan,

Kırk derviş kanın kurutan,

Kırk gün oldu kaynatırım, kaynamaz!


Köylü karısından kocaman bir kaz almış. Kazın boynu da borudan daha uzunmuş. Kırk tane dervişi bunu pişirin diye hizmetine koşturmuş; kırk gündür kaynatıyormuş bu kazı, kırk günde kaz kaynamamış.

Ne demek istiyor bu şair? Kırk günde bir kaz duman olur, hava olur, buhar olur gider. Kaz pişer, demek ki kaz değil bu. Kırk gün rakamından anlıyoruz ki, başka bir şey bu. Ne? Dervişi halvete sokmuş. Kırk gün halvette kalacak, tesbih çekecek, ma’rifetullaha erecek. Ama kaz gibi bir şey, kart kaz gibi bir şey... Kart kazın tencerede kaynayıp kaynayıp da pişmediği, lastik gibi olduğu; dişini bastırıyorsun hop geri geliyor, kesilmiyor. Kart kazın eti gibi; bu adam da halvete girmiş derviş olacak ama, kırk gün olmuş, kırk tane abdal hizmet ediyor, derviş evliya hizmet ediyor:

“—Bak şöyle yapacaksın, böyle çekeceksin tesbihi, gözünü böyle kapat! İşte şöyle düşün, böyle yap!. Abdestini güzel al, namazını şöyle kıl!” vs. vs.

Kırk günde hâlâ kaynamamış. O bazen kırk günde kaynamaz, bazen kırk yılda kaynamaz; bazen a’ma gelir a’ma gider. Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:


مَنْ كَانَ فَي هٰذَهَ أَعْمٰى فَهُوَ فَي اْلآخَرَةَ أَعْمٰى وَاَضَلُ سَبَيلاً (الإسراء:٢٧)


(Men kâne fî hâzihî a’mâ fehüve fi’l-âhireti a’mâ) [Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; (ve edallü sebîlâ) üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” (İsrâ, 17/72)

427

Dünyadayken kör olan, ahirette de kördür. Daha çok şaşırmış olacak, cennetin yolunu bulamayacak orda... Bu dünyadayken kör olan, ahirette de kör olacak ve daha da sapık olacak, yolunu daha çok şaşırmış olacak, nereye gideceğini bilemeyecek; kalacak karanlıkların içinde...

Bu ayet-i kerîmede ne denmek isteniyor? Bu dünyada kör olan, ahirette de kör mü olacak? Diyelim ki tanıdığım hafız Ali Efendi, Veli Efendi var. Ahmet, Hasan efendi var, anadan babadan a’ma doğmuş. Veyahut, küçükken bir salgın hastalık gelmiş, iki gözü iki yaşındayken hastalanmış, kör olmuş ama; aklı yerinde, hafız olmuş, büyümüş filân.. Şimdi bu a’ma hafız ahirette de a’mâ mı olacak?

Hayır! Eğer iyi bir kulsa cennete girecek, gözü de görecek, her şeyi güzel olacak. Bu dünyadaki dertler, a’za noksanlıkları, hastalıklar cennette olmayacak. Yaşlılık, bel ağrısı, romatizma, diş ağrısı, sırt ağrısı, göz kataraktı... vs. Cennette var mı böyle şeyler? Yok.


Peygamber Efendimiz akrabasından bir yaşlı hanımefendiye,

sahabeden bir kadına dedi ki:

“—İhtiyarlar cennete girmeyecek!”

O biraz üzülünce; yâni ihtiyar ya, kadıncağız kendisi... Askere alır gibi, Allah hep gençleri mi alacak cennete? Hayır.

“—İhtiyarlar cennete girmeyecek, çünkü gençleşecek!” dedi Peygamber Efendimiz.

Gayet güzel, gayet dinç, gayet mütevazin endamlı, hoş, güzel olarak girecek cennete... Bu dünyada a’ma olan, ahirette de a’ma olacaktan maksat: dünya körlüğü değil, gözlerin görmemesi değil, kalp körlüğü... Hakikatleri görmemesi, Allah’ın varlığını, birliğini anlamaması, müslüman olamaması, imana gelememesi... Bu dünyada a’ma olan, kâfir olan, ahirette de gözleri kör olacak.

Hattâ onlar, —başka bir ayet-i kerimden biliyoruz— dünyada gözleri aslında gördüğü için diyecekler ki... Hani ağacı gördüler, yeşili moru gördüler, manzarayı gördüler; keyfi, zevki, sefayı, çalgıyı, türküyü, gülü, bülbülü, şarabı, meclisi, eğlenceyi,

428

rakkàseyi, hànendeyi, sâzendeyi gördüler; barlara, pavyonlara gittiler, tiyatrolara gittiler, bu gözlerle gördüler. Gördüler ama mânevî gerçekleri görmediler, iman gerçeklerini görmediler; Allah’ın rızasının yolunu görmediler, cennetin yolunu görmediler. Ahirette gözleri a’mâ olarak haşr olunacak ve diyecekler ki:


قَالَ رَبِّ لَمَ حَشَرْتَنَي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصَيرًا (طه:٥٢١)


(Kàle rabbî lime haşertenî a’mâ ve kad küntü basîrâ) [Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, dünyadayken gözleri gören bir insandım.” (Tâhâ, 20/125)

Dünyada gerçekleri görmediğinden, imana gelmediğinden, kâfir ahirette a’mâ olarak haşrolunacak. Çünkü mânevî körlüğü vardı. Buradaki mânevî körlüğü orada hakîkî körlüğe döndü, mahvoldu.


Demek ki nefsin terbiyesi, ayıplardan kurtulması çok önemli. Felâh bulmak için nefsin kötülüklerden arınması lâzım. Bu arınma da tasavvufun metoduyla oluyor. Bu da kısa bir şey değil uzunca bir şey. Ya kırk gün, ya kırk yıl, ya bazen bir ömür boyu; işte görmeyen görmüyor.

Bazen de diyorlar ki:

“—Evliyâullahın kimisi vardır ki, bir bakışta karşısındaki insanı velâyet makamına çıkartır.”

O da çok süratli bir şekilde gerçekleşir, öyle olduğuna dair rivayetler de var ama nefsin bir terbiyeden geçmesi gerekiyor. Sonra ne oluyor nefis terbiyeden geçtiği zaman: Adamın iradesi kuvvetleniyor, kalbi nurlanıyor, o zaman kötülükler yapmayan bir insan haline geliyor. Kötü huylardan sıyrılıyor, güzel huyları benimsiyor.


f. Güzel Ahlâk


Demek ki, insanın iyi müslüman olması nasıl belli olacak?

429

Ahlâkından belli olacak. Şimdi biz iyi bir insan mıyız kötü bir insan mıyız? Bunun terazisi var mı; çıkalım tartılalım! Kaç kiloluk müslümanız, iyi müslüman mıyız, kötü müslüman mıyız? Ahlâkımız güzel ise, iyi müslümanız. Ahlâkımız kötü ise, kötü müslümanız.

“—Hocam ben namaz kılıyorum, hacca da gittim, Ramazanda oruç da tutuyorum, zekâtımı da veriyorum.” İyi ama, kötü huyların var. Yâni bunlardan biraz sevap alırsın ama, kötü huylarından kazandığın zararlar o kadar fazladır ki, bunlar onu korutmaz. Yâni, bunlardan onları affettirecek bir şey eline geçmez. Ne olması lâzım? Ahlâkın güzel olması lâzım.


Birçok kimse bu işi bilmiyor. Yâni müslümanım diyen birçok kimse, hatta dervişim, tasavvuf erbabıyım diyen birçok kimse bu işi bilmiyor. Onun için kavgalar, gürültüler, tatsızlıklar, tuzsuzluklar, geçimsizlikler, huysuzluklar, inatlar, kendini beğenmişlikler, çekişmeler, çatışmalar bundan oluyor. Neden? Huyu kötü; menfaatinden vaz geçemiyor, adaletli hareket edemiyor, kinini, hasedini kaldıramıyor... Huyu kötü, karşı tarafa zulmetmekten zevk alıyor... Huyu kötü, dünya menfaati için ahiret sevabını elden kaçırıyor... Huyu kötü, karısını dövüyor... Huyu kötü, anasına babasına itaat etmiyor çocuk... Huyu kötü, müşteriyi aldatıyor, yalan söylüyor, kandırıyor vs.

Neden? Huyu kötü, huyu kötü, huyu kötü...

“—E, nasıl olacak?” Huyları her bakımdan güzel olacak.

“—Nasıl güzel olacak?” Rasûlüllah Efendimiz gibi. Rasûlüllah SAS Efendimiz’in her huyu, her hali nasılsa; o güzel... Çünkü, o bize Allah’ın gönderdiği en güzel insan. O en güzel insanın huyu gibi huylarımızın olması lâzım. Onun gibi cömert olmamız lâzım, onun gibi merhametli olmamız lâzım, onun gibi vefalı olmamız lâzım, onun gibi tatlı dilli olmamız lâzım, onun gibi ganî gönüllü olmamız lâzım!. Onun gibi metanetli, sabırlı olmamız lâzım; şükürlü olmamız lâzım, hamd edici kul olmamız lâzım!

430

İşte, onun için diyoruz ki: Rasûlüllah Efendimiz’in sîretini okuyun, hadis-i şeriflerini okuyun!. Şu, şu, şu kitapları okuyun dedik ya ilk günlerde size, ondan dedik. O Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanılacak.

Bu güzel ahlâkla ahlâklanmak da muhterem kardeşlerim, bir eğitimle oluyor. Yâni bir ustabaşının, sanat okulundan mezun olan bir çocuğun neleri var: Bir nazarî dersleri var, bir de atölyeleri var... Bir doktor tıbbiyeden mezun, neleri var: Bir nazarî dersleri var, bir de laboratuarları var, tatbikatları var, intörnlükleri var. Yâni bütün tahsili bitiyor, son senesi intörn... Bütün kliniklerde dolaşıyor, şu kadar ay kalıyor; dahiliye, hariciye, cerrahiye, sinir hastalıkları, bevliye vs. vs. Hepsini dolaşıyor. Neden? Uygulama, tatbikat olsun diye.

İşte bu güzel ahlâkın öğretilmesinde de Peygamber Efendimiz’in metodu budur. Yâni sadece, “Yalan söylememek lâzım; yalan söylemek kötü huydur, doğru sözlülük iyi huydur. Merhamet etmek lâzım; merhametlilik iyidir, merhametsizlik kötüdür.” demek yetmiyor; bir de fi’len bunu göstermek lâzım geliyor, fi’len de yanlışları düzeltmek lâzım geliyor.

Tüfeği eline aldığın zaman komutan gelir, “Tetiği şöyle tutacaksın, ayağını şöyle yatıracaksın, gözünle şurdan bakacaksın!” der, yanlışını gösterir. Tüfeği nasıl tutup, nişanı nasıl alacağını gösterir. İşte bu uygulamalı eğitim metodu...


Peygamber Efendimiz’in eğitim metodu nedir? Sohbettir. Peygamber Efendimiz’in yanındaki müslümanların adı nedir? Sahabidir. Sahabi ne demek? Sohbetinde bulunan kimseler demek. Peygamber Efendimiz ümmetini nasıl yetiştirdi? Aralarına girerek yetiştirdi, halkla kaynaşarak yetiştirdi. Bir peygamberlik köşkü yaptırıp da, “Haftada bir benim karşıma gelin, şöyle yüzümü görün, ondan sonra kaybolun!” demedi. Halkın arasına girdi, kendi halini onlara gösterdi. Onların halindeki bozuklukları da düzeltti; “Şunu şöyle yapma, bunu böyle yapma, şu şöyle olacak, bu böyle olacak! Sen bunu böyle yaparsan olmaz!” dedi, en

431

sevdiği insana bile...

Bir misâl anlatalım: Allah şefaatlerine erdirsin, Bilâl-i Habeşî Habeşistan’dan gelmiş, saçları kıvırcık, rengi kara... Bizim tenimiz ak, akça pakça, onunki kara... Ebu Zerr-i Gıfârî Hazretleri ile biraz pembe renkli olmuş araları, toz pembe olmuş biraz. Ebu Zerr-i Gıfârî de açmış ağzını, yummuş gözünü... Ne demiş buna? “Seni kara kadının oğlu seni!” demiş. Yâni, çok da fazla bir şey dememiş.

Peygamber Efendimiz’e böyle dediği ulaşınca, Ebû Zerr-i Gıfârî Hazretleri’ni çağırmış, demiş ki:


اعيَّبته بامَّه؟ انت رجلٌ فيك شئٌ من الجاهلية


(Eayyebtehû bi-ümmihî) Anasının rengi kara diye mi onu ayıpladın ya Ebâ Zer? Onun anasının rengi, teninin rengi kara diye mi onu ayıpladın? (Ente racülün fîke şey’ün minel cahiliyyeh) Sen içinde cahiliyye adetlerinden İslâm öncesi adetlerinden bir kötü adet kalmış bir kimsesin!” dedi. “Cahiliyye devrinden senin içinde bazı kalıntılar kalmış. Müslüman olmuşsun ama, cahiliyye devrinin bazı kötü huyları senin içinde kalmış. Anasının renginden dolayı ayıplamak İslâm’da var mı?” dedi.

Rengi ne olursa olsun, ister kara olsun, ister ak olsun, ister sarı olsun; sarı ırk var, beyaz ırk var, kara ırk var, hangi ırktan olursa olsun. Allah insanların dışına bakmıyor, kalbine bakıyor, imanına bakıyor, niyetine bakıyor. Onun için karalık ve aklık önemli değil, takvâ önemli.


إَنه أَكْرَمَكُمْ عَنْدَ الِلَّ أَتْقَاكُمْ (الحجرات:٣١)


(İnne ekremeküm inda’llàhi etkàküm) “Allah indinde en makbulünüz, takvâsı en yüksek olandır.” (Hucurat, 49/13)

Bilâl-i Habeşî, rengi kara olabilir ama üstün bir sahabi olabilir; “Sende bir cahiliyye adeti kalmış dedi.

432

İslâm öncesi devrinin kalıntısı nedir? Renkten dolayı bir insanı hor görmek, ırktan dolayı bir insanı küçümsemek, fakirlikten dolayı küçümsemek... Bunlar cahiliyye adetidir, İslâm’da yoktur. Fakire tepeden bakmak yoktur İslâm’da... Zenginin soyluluğu yoktur, soyluluk imandadır, takvâdadır, İslâm böyle. Sende cahiliyye devrinin kötü huylarından bir kalıntı kalmış dedi, azarladı Ebu Zerr-i Gıfârî Hazretleri’ni.

O da gitmiş ne yapmış? Hatasını anlamış. Büyük insanlar hatasını anladığı zaman dönerler. “Hata yaptım, Rasûlüllah beni ayıpladı.” demiş, gitmiş ayaklarına kapanmış Bilâl-i Habeşî Hazretleri’nin. Yere başını koymuş, “Sen şu kara ayaklarınla bas bakalım benim şu yanağıma!” demiş özür dilemiş.

Yâni, ne yapıyor Rasûlüllah Efendimiz? En sevdiği sahabi bile olsa, bir hatası olduğu zaman; “Yok, olmadı, yanlış yaptın! Bunun böyle yapmaman lâzımdı.” diye söylüyor.

Kızı Fatımatü’z-Zehrâ’ya diyor ki:

“—Kızım, aman Allah’a güzel kulluk etmeğe dikkat et; babanın Peygamber olması seni kurtarmaz!” diyor.


Onun için, fi’len terbiye, içine girerek yaşam içinde terbiye İslâm’ın metodudur, Peygamber Efendimizin metodudur. Sohbet metoduyla terbiye etmek diyoruz biz buna, tasavvuf bunu yapıyor. Derviş var, şeyh var, beraber bir arada bulunuyorlar, beraber oturuyorlar, kalkıyorlar, namaz kılıyorlar... Bir kusurunu gördüğü zaman söylüyor, Rasûlüllah’ın sahabesini terbiye ettiği gibi terbiye ediyor. Böylece iyi huylar, kötü huylar ortaya çıkıyor.

“—E, Hocam biz de dervişiz, siz de şeyhsiniz. Biz böyle bunları tam görmedik.” Tamam, ben iyi şeyh değilim de ondan. Neden: Söyleyemiyorum, senin şu kusurun var diyemiyorum. Sevdiğimden söyleyemiyorum, yüzüm tutmadığından söyleyemiyorum, biliyorum söyleyemiyorum. Olmaz, darılsa da söylemesi lâzım! Söyleyemiyorum kalıyor.

Hocamız cennet-mekân derdi ki:

“—Ben size tam şeyhlik yapsam, başımda bir taneniz

433

kalmazdı, hepiniz dağılır giderdiniz.” Neden? Darılırlar. Zamane dervişleri nazlı derviş; bir kusurunu söyledin mi, fırt kaçıp gidiyor. Giderse gitsin ama, mahvoluyor. Yâni, tasavvufî terbiyeyi görmeyince mahvoluyor. Onun için biraz idare etmek gerekiyor.


Nasıl idare edecek? Peygamber SAS Efendimiz Hazretleri hadis-i şerifinde buyurmuş ki:


امرت بمضارة الناس كما امرت باقامة الفرائض


“—(Ümirtü bi-mudàratin-nâsi kemâ ümirtü bi-ikàmetil-farâid) Farzların yerine getirilmesiyle emr olunduğum gibi, Allah tarafından şu farzları yap diye emr olunduğum gibi, insanları haline göre idare etmekle de emr olundum.”

Adam sinirli, doğruyu söylersen küsüp gider. Küsmemesi lâzım, küstürmeden zamanını kollamak lâzım. Onun için, bizim mürşidlerimiz demişler ki:

“—Bir insanın bazen bir kusurunu düzeltmek için on yıl bekleriz.”

Neden? E, söylesem şimdi anlamayacak. Şöyle bir münasip zamanını yakalayayım diye.


g. Tütün İçen Hoca


Bir hikâyesi vardır, birisi anlatmıştı, benim hoşuma gitmişti, size de ben anlatayım:

Bir beldede Allah’ın sevgili bir evliyası varmış, ama yaşı genç. Allah’ın vazifeli mürşid-i kâmil evliyasından bir mübarek zat ama yaşı genç; kimse de bunun Allah’ın sevgili kulu olduğunu filân bilmiyor. O beldede çok büyük bir alim varmış, koca kavuklu, koca cübbeli, koca şöhretli, koca konaklı, koca kalabalıklı bir büyük zatmış yâni... Ama ders veriyormuş konağında, fıkıh dersi veriyormuş; herkes toplanıyormuş geliyormuş, dinliyorlarmış.

434

Aman ne derya gibi bilgiler vs.

Ama, tütün müptelâsıymış adam. Tütünü kuruttururmuş, kıydırırmış, koyarmış çubuğa; çakmağı varmış tütün içermiş. Tütün içince de ağzı leş gibi kokarmış. Öksürürmüş, tıksırırmış filân...


Tabiî, tütün doğru bir şey değil. İslâmî bakımdan doğru bir şey değil. İlk çıktığı zaman bütün alimler ittifakla haram demişler. Mekke’de yazılmış bir kitap elime geçti, Mekke’deki dört mezhebin kadısına soruyorlar:

“—Efendim, böyle duhan diye bir şey çıkmış, ne dersiniz?” Araplar duhan diyorlar tütüne, tedhin diyorlar sigara içmeğe... (Memnûu tedhîn) yazıyorlar oraya. Bir sigara resmi var, üstünde şöyle bir çarpı işareti var, yâni “Sigara içmek yasak!” demek... İngilizcesi ne: No smoking. On yedinci yüz yılda çıktı biliyorsunuz. Binaltıyüzlü yıllarda Amerika’dan getirmiş birisi tütünü... Amerika’da, kovboy filmlerinde görmüşsünüzdür, kovboy ağzında böyle geviş getirir güya; tütün çiğniyor. Kumar oynuyorlar, karşı tarafa kızdığı zaman plup tükürüyor, tabancasını çekiyor: Güm... Güm... Güm... O onu deviriyor, o onu deviriyor, filmlerde görüyorsunuz.

O tütünü getirmişler bizim Balkanların vadilerine, Vardar vadisine, Yenice vadisine ekmişler. Selanik’ten bir Amerikanvari adet olarak gelmiş. Ne biçim şey bu böyle, ne oluyor? Bir ot kurutuluyor havada. Yâni, nedir bu?

Bütün alimler demişler ki:

“—Haramdır, yasaktır!”

Dört mezhebin alimleri de haramdır demiş. Ama, sonra millet devam etmiş. “Ne olacakmış, hakkında hadis yok, ayet yok!” filân diyerek devam etmiş, yayılmış. Zamanla teknoloji ilerlemiş; Malboro’su çıkmış, Palmal’ı, bilmem nesi çıkmış. İşte ıvırı zıvırı, şu kadar da para... “Parasını el alır, dumanını yel alır, derdi de içine kalır.” diye tekerlemesi var.


İçmemesi lâzım ama, bu fakih de —hani o büyük alim—

435

içiyormuş. Yâni o da alışmış, hem de fakih; içiyor. Şimdi bu zat-ı muhterem mürşid-i kâmil genç, bilinmeyen mechul evliyâ, onun derslerine bir müddet devam etmiş. “Yâhu bu böyle büyük alim, bu sigarayı içiyor, melekler yanına gelemiyor; durum iyi değil filân...” diye düşünmüş. Bir gün, “Madem bu fakihtir, bir soru olarak sorayım!” demiş:

“—Efendim, dinimizde duhanın, sigara içmenin fıkıhta hükmü nedir?” filân diye bir soru sormuş.

Hemen herkes ayağa kalkmış:

“—Hööööt, bilmem ne! Vay, sen taş mı atıyorsun alimimize, hocamıza? Sen iğnelemek istiyorsun onu, ondan iyi mi bileceksin? O büyük alim, haddini bil edepsiz, otur, bilmem ne...” filân demişler, gürültü, patırtı etmişler.

Peki demiş susmuş, gık dememiş. Bakmış ne alimde bu işi anlayacak hava var, ne etrafındaki insanlarda; susmuş, tamam. Ama bu kusur devam ediyor, o da o kusurun ondan gitmesini istiyor. Seneler geçmiş aradan, o onun dersine devam ediyor, irşad vazifesine sağda solda devam ediyor, kimse bilmiyor. Mechul bir evliya...


Bir zaman gelmiş, o büyük alim hacca gitmeğe karar vermiş. “Tamam, bu önümüzdeki sene hacca gidelim inşaallah!” diye hazırlıklara başlamışlar. Efendi Hazretleri, konak ahalisinden hizmetçiler... Develer, katırlar, mallar, mülkler... Seyahata çıkacak, hacca gidecek diye.

Bizim bu gizli mürşid de bir gün kapısını çalmış, demiş:

“—Efendi Hazretleriyle görüşmek istiyorum!”

Demişler ki:

“—Efendi Hazretleri meşgul; büyük alim, öyle görüşemezsin!”

Demiş:

“—Çok mühim bir şey söyleyeceğim.”

“—Yâhu bize söyle...”

“—Yok, kendisiyle görüşeceğim!”

Gitmişler;

“—Efendim, aşağıda yapışkan bir adam var kapıda, ille sizinle

436

görüşmek istiyor.” demişler.

Demiş ki:

“—Evlâdım, ben size her zaman söylemiyor muyum: Para istiyorsa açıkça sorun, cebine biraz bir şeyler koyun, hayır verin, adamı memnun edin, kapıdan gönderin. Beni böyle meşgul etmeyin!” filan...

“—Efendim, söyledik ama, para da istemiyor, ille sizinle görüşmek istiyor.”

“—Allah Allah, acâib; gelsin bakalım!” demiş,


Şimdi bu adam çıkmış, tanımıyor kimse... Çıkmış:

“—Es-selâmü aleyküm!” demiş, hürmet etmiş. “Bu sene hacca gideceğinizi duydum efendim!” demiş.

“—Evet evlâdım. İşte Allah’ın bu da bir emridir, inşaallah bu sene nasib olursa niyetlendik, hacca gideceğiz, o emri de yerine getireceğiz.”

“—Efendim, bir ricam var!” demiş.

“—Buyur evlâdım...”

“—Beni de ne olur kafilenizde götürün hacca, kabul buyurun ben de geleyim; size iyi hizmet ederim efendim!”

“—Evlâdım, benim hizmetçilerim var kâfi miktarda... Yâni, konağımın ahalisi var, kâhyam var, seyislerim var, hayvanlarıma bakan insanlar var, her şey var... Hizmetçilerim her şeyim tamam!”

“—Efendim ne olur beni de alın! İşte ben de sizinle hac etmek istiyorum, hizmetinizde de bulunurum.” “—Eh, peki sen de gel bakalım! Yâni dokuz kişi olacağına, on kişi olsun. On kişi olacağına, on bir kişi olsun, ne olacak? Sen de gel!” demiş.


Tamam, seyahat günü geldiği zaman yola çıkmışlar. Bu gizli mürşid, mürşid-i kâmil bir yol arkadaşlığı yapmış ki o alime, öyle güzel hizmet etmiş ki, soğuk yerlerde abdest alacağı zaman suyu ısınmış olarak ibrik-leğen karşısında, havlusu önünde lep demeden leblebiyi anlıyor, hizmetini yapıyor... vs.

437

Alim çok memnun olmuş,

“—Yâhu, iyi ki demiş bu garibana da gel bizim kafilede demişiz; hem ona da bir hac ettirmiş oluyoruz, sevabını alıyoruz, hem de iyi güzel bir insan!” demiş.

Yalnız o ilk günde hizmetçiler bunu çekmişler demişler ki:

“—Bak sen bizim kafilede geliyorsun ama, Efendi Hazretleri’nin ince tabiatı vardır, alışkanlıkları vardır, adetleri vardır. Onlar çok önemli... Onları, o hizmetleri güzel yapabilecek misin? Geceleyin teheccüd namazına kalkar, suyu ısıtmak lâzım. Efendim, cuma günleri gusül abdesti alır, şöyle olur, böyle olur... Haftada şu kadar değişir, çoraplarını böyle ister, bilmem ne...”

“—Tamam yaparım, yaparım!” “—Haaaa... bir de Hoca Efendinin duhan merakı vardır.” Sigara değil de çubuk içiyorlar onlar o zaman; uzun çubuk, çubuk tüttürüyor. O çubukla içerlermiş eskiden; uzun sigara ağızlığı... “Bak, o sigara ağızlığını her gün temizleyeceksin, siyahlarını, zifirlerini sileceksin; tütünü havalandıracaksın,

438

kokulandıracaksın!”

“—Tamam tamam, yaparım, her şeyi yaparım!” demiş, girmiş kafileye.


Yolda da hizmeti güzel yapıyor, hakikaten çubuğunu hazırlıyor; kavını, çakmağını da getiriyor adamın önüne koyuyor, o da tüttürüyor. Her gün hangi vakitte keyfi istiyorsa, mükeyyefat ya bu... Keyfi ne zaman istiyorsa çubuğunu tüttürüyor.


İster zengin olsun ister fukara,

Yemekten sonra yak bir sigara…


derler. Yalan, yalan, tekerleme. Zengin olsun fakir olsun, sigara içmek lâzımmış... Hangi yalancı uydurmuş? Hadis-i şerifin sıhhatini soruyorlar da, böyle lafların sıhhatini hiç araştıran bile yok.

“—Tamam içmek lâzım, yak bir sigara!” “—Yanımda sigara yok...” “—Benden yak canım…” O zaman cömertlik başlıyor:

“—Benden yak!”

“—E, ben onu kullanamam.”

“—Senin istediğini alayım kardeşim, senin canın sağ olsun.

Pall Mall mı istiyorsun, şunu mu istiyorsun; ne istersen alayım!”


Şimdi yollar uzamış, günler geçmiş, Medine-i Münevvere’ye yaklaşmışlar. Bir konak kalmış, o konakta konaklayacaklar, hazırlıkları yapacaklar, ondan sonra Medine... Oradan kalktılar mı, develer tıngır tıngır, çanlar löngüdük, löngüdük; ondan sonra Medine’ye gidecekler. Tabii orda herkes elbiselerini değiştirmiş, gusül abdesti almış, güzel kokular sürünmüşler, yeni elbiselerini giymişler, Peygamber Efendimiz’in şehrine girecekler biraz sonra... Medinetü’n-Nebî SAS’e gidecekler, heyecandan ölecek herkes; herkes bir hazırlık içinde... Alim Efendinin çadırına gelmiş bu gizli mürşid, demiş ki:

439

“—Efendim bir mâruzatım var!”

“—Buyur evlâdım.” demiş.

Böyle yüzüne bakarken gülümsüyor, memnun, çok güzel hizmet etmiş, hayran kendisine...

“—Efendim, bundan sonra artık başka konak yok; buradan kalkınca, Peygamber Efendimiz’in şehrine mi gireceğiz?” “—Evet, oraya gireceğiz. İşte, Allah’a çok şükür buraya kadar geldik, nasib etti. Bundan sonra kalkıp gidince, Medine’ye gireceğiz. Seniyyetü’l-Vedâ’da şöyle tepeye çıktık mı, karşımızda Kubbe-i Hadrâ, Mescid-i Nebi görünecek...”

“—Yâni Peygamber Efendimiz’in şehrine girerken böyle gusül abdesti alınıyor sünnettir diye, güzel kokular sürülüyor sünnettir diye, değil mi efendim? Her şey sünnete uygun yapılmağa çalışılıyor değil mi efendim?” “—Evet tabii evlâdım, sünnete uygun yapılmağa çalışılıyor. Efendimiz’in şehrine giriyoruz, kolay mı sünnete uymak.

“—Efendim pek âlâ, o halde şu tütün kesesini, şu kav, çakmak, çubuk takımını buraya kadar taşıdım; ben size işte acizane hizmet ettim. Şimdi Peygamber Efendimiz’in şehrine girerken bunları siz taşıyın! Ben bu şehre bunlarla girmek istemiyorum, bundan sonra siz taşıyın efendim!” demiş, bırakmış çubukları elinden...

Alim bir çubuklara bakmış, kava, çakmağa, tütün kesesine; bir onun yüzüne bakmış. Bir ona bakmış, bir ona bakmış, düşünmüş kalmış. Sünnet mi bu? Sünnet mi bu tütün içmek, bu mükeyyefat sünnet mi? Herkes koku sürünüyor, misvaklanıyor... Nedir yâni bu, sünnet mi? Değil. Adam sünnet değil diye, bid’at diye, mekruh diye, haram diye torbasıyla teslim ediyor sahibine...

“—Al sen içiyordun, haydi bakalım Peygamber Efendimiz’in türbesine elinde tütünle, çubukla git bakalım! Karşısında ‘Es- salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ rasûla’llah!’ de bakalım haydi, çubuğunla sigaranla...”


“—Al bakalım, sen taşı!” deyince; bir torbaya bakmış, bir onun yüzüne bakmış:

“—Aaaa!. Dur yahu, sen senelerce önce konağımda tütün

440

haram mı, helâl mı diye söyleyen şahıs değil misin?” demiş.

Tebessüm etmiş;

“—Evet efendim o kimseyim. Yâni, senelerce önce söylemiştim.” demiş.

“—Amma inatçıymışsın be! Ama haklıymışsın, şimdi benim de cesaretim yok! Böyle tütünle, çubukla, bu takım taklavatla, böyle bid’atle, mükeyyefatla Rasûlüllah’ın şehrine girmeğe benim de cesaretim yok!” demiş, savurmuş atmış.

Tütüne de tevbe etmiş ve ondan sonra sigarayı bırakmış.


Bu hikâyeyi niçin anlattık, sebebi neydi bu hikâyenin anlatılmasının? Yâni bir insanın bir kusurunun düzeltilmesi için zaman gerekiyor, demirin erimesi gerekiyor. Evet, işte terbiye böyle oluyor, uzun oluyor, uzun sürüyor. Bazen de kusurları söylemenin zamanı bekleniyor. “Demir tavına gelsin de, erisin de ondan sonra dövelim, şekil verelim!” diye beklemek gerekiyor. Ondan sonra sonuç böyle oluyor.

O bakımdan, bu eğitimin yapılması lâzım! Ama, bunları anlatacak zaman yetmedi. İnşaallah bir müsait zamanda geriye kalan kısmını da anlatırız da; bu eğitimin önemini herkes bilir, kıymetini anlar, ona göre tedbirini alır.


31. 12. 1994 - Warrnambool

Victoria / AVUSTRALYA

441
17. SORULAR