EBÛ OSMÂN EL-HÎRÎ HZ. (1)

20. EBÛ OSMÂN EL-HÎRÎ HZ. (2)



Eùzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Alâ külli hâlin ve fî külli hîn... Ve’s-salâtü ve’s- selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ilâ yevmi’d-dîn... Emmâ ba’d!..

Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn, değerli kardeşlerim!

Evliyaullah ve sàlihlerin, mübarek alim ve ârif kulların hayatlarıyla ilgili Tabakàtü’s-Sùfiyye kitabını okumağa devam ediyoruz. Söz sırası Ebû Osman el-Hîrî Hazretleri’nde...


Bunların okunmasına, izahına geçmeden önce Peygamber SAS Efendimiz’in ruh-u pâkine bizden bir hediye-i Kur’âniye olsun acizâne, muhibbâne; sonra Peygamber Efendimiz’in âline, ashâbına, etbâına, evliyâullah, mürşidîn-i kâmilîn ve evliyâ-i mukarrabînin ruhlarına, sâdât u meşâyih turuk-u aliyyemizin ervâhına hediye olsun diye;

Bu diyarları Allah rızası için cihad edip fethetmiş olan fatihlerin, şehidlerin, gazilerin, mücahidlerin ruhlarına hediye olsun diye; bu diyarlarda medfun bulunan enbiyaullah, evliyaullah sahabe-i kirâm, şehidler, gaziler, mücahidlerin ruhlarına hediye olsun diye;

Uzaktan yakından buraya zahmet edip, gelip dolduran, şereflendiren siz kardeşlerimizin ahirete göçmüş olan bütün müslüman âbâ ü ümmehât, ecdâd u ceddâd, akraba u taallukàt, ihvân u evlâd u zürriyyâtlarının ruhlarına hediye olsun diye;

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi sevdiği kullarından eylesin, ömrümüzü rızasına uygun geçirmemizi nasib eylesin, imtihanı başarmamızı nasib eylesin, Rabbimizin huzuruna sevdiği, râzı olduğu kullar olarak varmamızı nasib eylesin diye, bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerif okuyalım, öyle başlayalım:

……………………


a. Ebû Osman-ı Hîrî Hakkında

549

Geçen hafta bu zât-ı muhteremin hayatı ile ilgili bilgiler vermiştik. Kitabın 170. sayfasında, kaldığımız yerden okuyoruz:


وأسند الحديث.


(Ve esnede’l-hadîs) Ebû Osman el-Hîrî Hazretleri hadis de rivâyet etmiştir. Kendisi hadisle meşgul olmuştur. Hadis de nakletmiş, rivâyet etmiştir. Bunun misali:


٠ - أخبرنا سعيد بن عبد الله بن سعيد بن اسماعيل، قال: وجدت فى كـــتـاب جدِّى، أبى عـثمان، بخـطِّ يده: حدثــنى أبو صالح حمدون القصَّار صاحبنا، قال: حدثنا محمد بن يحيى النيسابورىُّ؛ حدثنا قتيبة؛ حدثنا عبثر؛ عن أشعث؛ عن محمد؛ عن نـافـع، عن ابـن عمـر، قـال: قـال رســول الله صلى الله عليه و سلم: من مات و عليه صوم شهر رمضان، أطـعم عـنـه ولـيـُّه كلَّ يـومٍ مسكـيـنـًا (ورأيـت أنـا هذا الحديـث بخط أبى عثمان فى كتابه)


TS. 171/1 (Ahberanâ saîdü’bnü abdi’llâhi’bni saîdi’bni ismâîl, kàle: Vecedtü fî kitâbi ceddî ebî usmân, bi-hattı yedihî) İsmâil oğlu, Said oğlu, Abdullah oğlu Said’den işitmiş müellifimiz. O da demiş ki: “Ben dedem Ebû Osman el-Hîrî’nin eliyle yazılı bir kitapta gördüm ki, bu Ebû Osman-ı Hîrî Hazretleri şöyle söylemiş:

(Haddesenî ebû sàlih hamdûn el-kassàr sàhibenâ, kàle) Bana arkadaşımız Ebû Sàlih Hamdûn el-Kassâr söyledi. (Haddesenâ muhammedü’bnü yahyâ en-neysâbûrî) Bize Muhammed ibn-i Yahyâ en-Neysâbûrî söyledi.

(Haddesenâ kuteybeh) O Kuteybe’den dinlemiş. Bu Kuteybe, Benî Sakif kabilesinin mevlâsı olan, meşhur hadis alimlerinden

550

birisi. (Haddesenâ abseru) Ona da hadisi Abser isimli şahıs rivayet etmiş. O mübarek de kimmiş, bakalım aşağıya:


عبثر-كجـعفـر - بن القاسم الزبيدى، أبو زبيد الكوفى. ممن رووا

عنه قتيبة ابن سعيد. كان ثقةً. و مات سنة تسع وتسعين ومائة.


(Abser keca’fer) Ca’fer okunuşu gibi okunacak diye. (Abseru’bnü’l-kàsım ez-zebîdî ebû zebîdini’l-kûfî) Bu Kûfe şehrinden.

Kûfe, biliyorsunuz Bağdat’a yakın bir eski şehir ki, Arap fatihler kurdular. Irak’ı fethedince, Bağdad’ın yakınında bir ordugâh kurdular. Etrafını dairevî olarak çevirdiler, orası Kûfe şehri oldu, Bağdat ile Basra arasında. Sonra Kûfe’den sonra Bağdat’ı kurdular, daha büyük bir şehir olarak. Sonra Samerra şehrini kurdular.

551

Samerra şehrinin bir minaresi var, müezzin oraya binekle çıkar. Yâni yürüyerek değil de, binerdi dıgıdık dıgıdık neyse, takır tukur nal sesleriyle müezzin ezan okumaya öyle çıkardı. Etrafını dönerek çıkılan muazzam bir minare. Muazzam bir cami, stadyum gibi… Neden? Namaz kılan insan çok... Geniş alana kocaman cami yapmışlar. Yıkılmış, harab olmuş. Yâni keşke korunabilseydi.


Şimdi bizim kendi hudutlarımız içinde neresi var? Harran var. Harran Üniversitesi diye üniversite de kuruldu. Münbit bir ova, yerin otuz metre derinliğine kadar hep böyle pamuk gibi toprak... Gayet münbit. İşte o barajın suları oraları sulayacak, bereket fışkıracak, fışkırıyor.

O Harran şehrini Moğollar mahvetti. Çok güzel bir şehirdi orası. Büyük alimler yetişiyordu. Moğollar geldiler, yaktılar, yıktılar. Ben Harran’ı ziyaret ettim. Keşke bundan sonra, düşünüyorum, keşke ziyaretleri videoya alsaydım da, ondan sonra size de gösterseydim filân, televizyonlarımızda gösterseydik.

Şimdi bir hakikati açıklıyorum burada. Harran’da büyük bir harabe var. Çok büyük bir harabe, stadyum gibi bir şey… Ben onun sağını, solunu, her tarafını gezdim. Ben de Romalılardan

552

kalma bir harabe sandım. “Hipodrom mudur, başka bir şey midir?” filân diye. Sonra bu tarafta gittim baktım, çok küçük bir duvarı kalmış. Oraya geldim, baktım ki yazılarından, Harran’ın Ulu Camisiymiş orası. Bilmeyenler bilsin, duymayanlar duysun, öğrenmeyenler öğrensin...

Bir de arkasında yüksek kule gibi bir şey var. Orada işte astronomi alimleri oradan göğü seyrediyorlarmış filân diyorlar. O da aslında, o Harran ulu camisinin minaresi. Başka bir şey değil. Ama çok muhteşem bir cami. Kesme taşlardan çok muazzam bir yapı, ibretli bir yapı, çok büyük bir sanat eseri... Eğer o duvarlar yıkılırsa, millet sanacak ki Romalıların hipodromu... Değil! Müslümanların camisi… Camisi ama, Moğollar taş üstünde taş bırakmamış, harap etmişler.


Evet, işte hani Kûfe şehrinden bu sözler çıktı, Kûfeliymiş bu Abser isimli şahıs. Yemenli Zebid kabilesi var, Zebîdî, Yemen’den gelme kendisi. Oradan Kûfe’ye göçmüş, bu da Zebîdîymiş. Künyesi Ebû Zebîd zaten.

(Mimmen rûvâ anhu kuteybetü’bnü saîd) Saîd oğlu Kuteybe’nin kendisinden hadis rivayet ettiği bir kimseydi. (Kâne sikaten) Güvenilen bir Alim idi bu zât. (Ve mâte senete tis’in ve tis’ìne ve mieh) 199 hicrî-kamerî senesinde vefat etti. [Mîlâdî 815 yılı.]

Böylece, aslında konumuz hep Osman el-Hîrî idi. O bir hadis rivayet etmiş O hadisi kimlerden duyduğunu yazdığı için, biz de kimlerden duyduğunun hayatını burada görmüş olduk ama, bir şeyi gönlümüze güzelce yazıyoruz: Eski insanlar, eski alimler, büyük alimler böyleydiler. Hiç boş söz söylemezlerdi. Boş söz söylenmezdi. Söylediği sözleri nereden aldıklarını söylerlerdi, yazarlardı. Kimden o bilgiyi aldıklarını, bize böyle uzun uzun kaydederlerdi. Buna ne denir? İsnad denir. Yâni, sözünü senedle söylemek. Senediyle, kimden duydu, kimden duydu, kimden duydu diye, sened zinciriyle söylemek.

Bu İslâm alimlerine mahsus çok şerefli bir usüldür. Bunu Avrupalı alimler, Yunanlı alimler, Romalı alimler hiç yapmamışlardır. Bir Romalı tarihçiyi alırsın, bir Yunanlı filozofu alırsın, bir kitap yazmış. Ne mâlum?.. Ne mâlûm onun yazdığı?.. Hiç bir şey mâlûm değil. Hiç bir şey böyle incelemeye tâbî değil. Hepsi havadadır. Yalan olabilir, yanlış olabilir, eksik olabilir,

553

kusurlu olabilir.

Ama İslâm alimleri öyle değil. İslâm alimleri sözün sorumluluğunu anlamışlardır, boşuna konuşmamışlardır. Allah’tan korkmuşlardır, hak sözü söylemişlerdir. Hakkı söylerken de, isbatla söylemişlerdir. Bunu öğrenin!..


Onun için, bugün birisi çıkıyor, zibidi, İslâm alimlerin tanımayan, İslâm âlemini tanımayan eski insanların ilim yolunda ne kadar ciddî olduğunu bilmeyen bir insan:

“—Efendim onlar yanlıştır, ben şöyle düşünüyorum da, benim kanaatim...”

Hadi oradan! Terbiyesiz, küstah, edepsiz, cahil... Hiç bir şeyden haberi yok. Bak bir laf söyleyecek, bir hadis söyleyecek, ne kadar ön bilgi veriyor. Sen böyle yapıyor musun?.. Senin bu sözden haberin var mı?.. Yok. Bak burada ne kadar şey yapmışlar.

(An eş’as) Abser, yâni ez-Zebîdî, Zebîd kabilesinden Kûfeli olan Abser, Eş’as’tan işitmiş. Eş’as kimmiş onu da okuyacağım:


أسـعـث بن سوار الكندى التوابيتى الأفرق الأثـرم، قاضى الأهـواز. كوفى يروى عن الحسن البصري وابن سيرين. وثقة بعضهم وضعفه اۤخرون . توفى سنة ست وثلاثين ومائة .


(Eş’asü’bnü suvvâr el-kindî el-tevâbîtî, el-efrak el-esrem, kàdi’l- ehvâz) Ehvaz şehrinin kadılığını yapmış olan Suvvâr oğlu Eş’as el- Kindî imiş. Kindî de Kinde kabilesine mensub demek. Tevâbîtî imiş bir nisbesi de...

(El-efrak el-esrem) Bu ef’al veznindeki sıfatlar, umumiyetle insanların vücutlarıyla ilgili bir sıfatı bildirir. Ama ben bu sıfatları ne mânâya geldiğini bilmiyorum. Efrak, fark kelimesinden geliyor, belki saçları böyle ikiye ayırırdı tarakla ortasından. Fark etmek, saçı ikiye ayırmak manasına... Böyle saçı ikiye ayrılmış adam diye, efrak belki öyle saç taramak olabilir, ondan denmiştir. Bir de el-esrem sıfatı var. Onu da bilmiyorum, ona da bakmak lâzım!

Bu Araplar, burnu biraz kalkık oldu mu, bir isim verirler.

554

Yüzü biraz kırmızı oldu mu, bir başka isim verirler. Kaşı şöyle olursa, bir isim verirler. Kaşları yakın olursa, uzak olursa... Çok ince teferruatla ad takarlar.

Bizim Türkçede, bazı şeyler söyleyeyim meselâ bu konuda: Çakır... Ne demek? Gözleri yeşilimsi. Topal, topal adam... Ne demek?.. Demek ki bir ayağında biraz kusur varmış. Aksak Timur, ne demek? Bir ayağı ötekinden kısaymış. Böyle böyle çalkalanarak yürüyormuş demek. Hah, Türkçede de var demek ki böyle sıfatlar. Araplarda da var. İsmine girmiştir bazen. Nasıl “Aksak Timur” diyorsa, nasıl “Topal Ahmet” diyorsa, nasıl “Kör Ali” diyorsa filan... Böyle esrem ve efrak...

Biriniz bilâhare baksın da, bize sevabına “O sıfatlar bu mânâya geliyormuş” desin. Hem gençler bu kelimeleri öğrenmiş olur, hem de öğretmiş olur. Biz onun talebesi oluruz, o bizim hocamız. Sevap, karşılıklı. Camide ticaret yasak ama, sevap ticareti var... Biz şimdi ne yapıyoruz: Ben okuyorum, sevap kazanıyorum; siz dinliyorsunuz sevap kazanıyorsunuz. Her şey sevap... Oturmak sevap. Bir namazdan bir namazı camide beklemek çok sevap, namaz kılıyormuş gibi sevap.

Güzel işler yapıyoruz el-hamdü lillâh. Allah bizi güzel yoldan, güzel işlerden, salih amellerden ayırmasın... Kötü yollara düşürmesin, kötü işler yaptırmasın...


Eş’ası da öğrendik. (An muhammed) O da Muhammed isimli alimden duymuş bu hadisi. Bu Muhammed kim? Muhammedler çoktur. Peygamber Efendimiz’i sevdikleri için, hep o ismi vermiştir babalar çocuklarına... Bu Muhammed kimmiş? Diyor ki:


محمد هذا إمَّا أن يكون محمد بن سيرين وهو الأرجح؛أو محمد بن عبد الرحمن بن أبى ليلى، و على ذلك فستترجم لهما معًا:


(Muhammed hâza immâ en yekûne muhammedü’bnü sîrîn) Bu Muhammed, ya bu Muhammed ibn-i Sîrîn’dir, hadis alimlerinden. Muhammed ibn-i Sîrîn, aynı zamanda rüya tabirlerinde kitap

555

yazmış olan çok büyük bir alim. Ya o Muhammed ibn-i Sîrîn’dir, (ve hüve’l-ercah) daha çok bende beliren kanaat, olsa olsa bu Muhammed budur diyor. (Ev muhammedü’bnü abdi’r-rahmâni’bni ebî leylâ) Ya da Muhammed ibn-i Abdi’r-Rahmân ibn-i Ebî Leylâ’dır. (Ve alâ zâlike fesetütercem lehûmâ meà) Herkes için o zaman iki ihtimal var diyor, önce birincisinin hayatını veriyor:


٠ - محمد بن سـيـرين الأنصـاري - مولاهم - أبو بكر الـبصري؛ إمام وقـتـه. كان ثقةً مأمونًا عاليًا، رفـيعًا فقـيهًا، إمام كــثير الـعلم. لم ير فى وقته أورع منه. روى عن جلة الصحابة والتابعين. ومات سنة عشرين ومائة.


1. (Muhammedü’bnü sîrîn en-ensàrî —mevlâhüm— ebû bekr el- basrî; imâmü vaktihî) Yâni, Muhammed ibn-i Sîrîn neymiş?.. İlimde zamanın önderiymiş. (Ve kâne sikaten me’mûnen àliyen) Güvenilen bir insandı, itimatlı bir insandı, emniyetli bir insandı, yüksek bir insandı. (Refîan fakîhan) Kadri yüce bir insandı, dînî bilgisi çok yüksek bir insandı. (İmâmen kesîri’l-ilmi) Birçok ilmi bilen bir önder idi. Her ilmin önderlerinden... (Lem yüra fî vaktihî evraa minhu) Onun zamanında, ondan daha takvâlı bir insan görülmemiştir.

Muhammed ibn-i Sîrîn kimmiş? İşte böyle pek çok ilimde önder olan, zamanında ondan daha takvâlı insan bulunmayan bir kimseymiş.


(Ve revâ an cilleti’s-sahàbeti ve’t-tâbiîn) Tâbiînin ve sahabe-i kiramın büyüklerinden hadis rivayet etmiştir bu Muhammed ibn-i Sîrîn. Sahabeyi de görmüş, yani kendisi tâbiînden. Tâbiînden de, bazılarından hadis almış bir muhterem zât.

(Mâte senete işrîne ve mîeh) Muhammed ibn-i Sîrîn, 120 hicrî- kamerî senesinde vefat etmiştir. Birçok ilimde imam makamına geçmiş, önder olmuş bir kimsedir.

Şimdi ben sizin caminizde geçtim, akşam namazınızı size kıldırdım, imamlık yaptım. O devirde imam demek bu mânâda

556

değil... O devirde imâmü’l-müslimîn dersen, müslümanların başkanı demek, reis-i cumhuru demek. Ya da, filanca ilmin imamı dedin mi, yâni ondan daha önde kimse yok, en alim kimse demek. Şimdi imam kelimesi ucuzladı, çoğaldı, kıymeti biraz düştü. O devirde çok yüksekti, sultan gibiydi yâni mânâsı.

İkinci ihtimale göre:


٠- محمد بن عـبد الـرحمن بن أبى لـيـلى الأنـصــارى، أبـو عـبد

الرحمن. قاضى الكوفة، وأحد الأعلام، يروى عن نافع؛ ومحله الصدق. شغل بالقضاء فساء حفظه. وكان فقيهًا صاحب سنة، جائز الحديث. مات سنة ثمان وأربعين ومائة.


2. (Muhammedü’bnü abdi’r -rahmâni’bni ebî leylâ el -ensàrî, ebû abdi’r -rahmân ) Ebû Leylâ’nın oğlu Abdurrahman’ın oğlu Muhammed Ebû Abdurrahman ise, ensardan, yâni Medine’nin yerlilerinden idi. ( Kàdi’l -kûfeh ) Kûfe kadısıydı bu da. ( Ve ehadü’l -

a’lâm ) Çok alimlerden bir tanesiydi. A’lâm , dağ gibi adam demek. Alem, yâni böyle her yerden görülen, bayrak gibi, dağ gibi adam demek. Böyle bir kimseydi.

(Yervî an nâfi’ ) Tâbiînden Nâfi’den rivayet ederdi. ( Ve mahallühu’s -sıdk) Yeri doğru sözlülerin arasında idi. ( Şeğale bi’l -

kadài fesâe hıfzuhû ) Kadılıkla meşgul oldu ğu için, hafızası son zamanlarında biraz bozuldu, fenalaştı.

(Ve kâne fakîhan sàhibe sünnetin câize’l -hadîs ) Fıkıh ilminde ileriydi, fakihti, sünnet sahibiydi; yâni sünnet -i seniyyeye uyan bir kimseydi. Sözü caiz olan bir kimseydi, yâni sözü kabul edilir bir kimseydi. ( Mâte senete semânün ve erbaîne ve mîeh ) 148 kamerî senede öldü. Allah rahmet eylesin...


Bu Muhammed, ( an nâfi’) Nafi’den işitti. Nafi’ kimdir? Burada onun için not koymuş ama, yer kalmadığından öteki sayfaya da yazmamış. Onu artık önümüzdeki derste anlatalım! Nafi’ tâbiînin büyük alimlerinden birisidir. Burada vefatıyla ilgili bilgi yok. Tarihî kitaplardan bakmak lâzım!

557

b. Oruç Borcuyla Ölen Kimse


(An ibni ömer) Nafi’ İbn-i Ömer’den rivayet etmiş ki: (Kàle rasû’lüllàh SAS) Bakın şimdiye kadar beş satır okudum, daha hadise yeni geliyoruz başına. Yani, “Ben bu hadisi duydum, size anlatıyorum.” derken adam, sözünün doğruluğunu anlatmak için ne kadar gayret sarf etti, gördünüz mü? Anlayın işte İslâm alimlerinin tekniğini buradan anlayın!

Ne demiş Peygamber SAS Efendimiz:


مَنْ مَاتَ وَعَلَيْهِ صَوْمُ شَهْرِ رَمَضَانَ، أَطْـعَمَ عَنْهُ وَلِـيـُّهُ كُلَّ يـَوْمٍ

مِسْكِيـنـًا (السلمي عن ابن عمر)


(Men mâte ve aleyhi savmü şehri ramadàn, et’ame anhu veliyyühû külle yevmin miskînen.) Hadis burada bitti. Ne demek:

(Men mâte) “Her kim ki vefat etmişse, ölmüşse...” Nasıl? (Ve aleyhi savmü şehri ramadàn) “Boynunda Ramazan orucunu tutma borcu varken vefat etmişse...”

Nasıl olur bu?.. Ramazan’a erişti ama, Ramazan’ı tutacak durumu yoktu, öldü. Şimdi ne yapacak bu adam. Ramazan’a girdi, Ramazan geldi, Ramazan geçti. Adamcağız öldü. Ramazan’ı tutamadı. Neden? Hastaydı, mazereti vardı. “Ramazan orucu boynundayken ölen bir kimse...”

Buradaki ve ile başlayan cümle hal cümlesi, vâv-ı hâliye derler buna. (Men mâte ve aleyhi savmü şehri ramadàn) “Boynunda Ramazan orucu borcu varken bir kimse ölmüşse; (et’ame anhu veliyyuhû) onun velisi olan kişi onun nâmına, (külle yevmin) her gün (miskînen) bir fakiri, miskini doyurur.” Otuz gün için, yirmi dokuz gün için, neyse, Ramazan kaç gün tuttuysa, bir miskini doyurur.

Ne olur? Vefat edenin orucunun fidyesi olur. Orucunun borcunu öylece kapatmış olur.


Evet, muhterem kardeşlerim! Bir insan ibadetlerini yapmadığı zaman, ibadetlerinin nesi gerekiyor? Kendisi tarafından yapılması

558

gerekiyor. Zamanında yapılmamışsa, kaza edilmesi gerekiyor. Yâni ödenmesi gerekiyor. Ya da böyle yapamamış, hastalık sebebiyle tutamadı işte orucu, kaza etmesi de mümkün değil... Ramazan’da tutamadı, iyileşmedi ki, ondan sonra ödesin... Ödemesi de olmadı. Ne yapacak?.. “Velisi, onun nâmına, tutamadığı her gün için bir fakiri doyurur.” diyor.

Veli ne demek?.. Onun işlerini yüklenmiş olan kimse demek. Adam öldü. Adamın borçlarını ödeyecek, alacaklarını alacak vs. işini görecek bir kimse. Yâni işlerini görmekle görevli olan yakını, onun nâmına her gün için bir miskini doyurur.

Bu nedir?.. Oruç tutmanın farz olduğunu gösteriyor. Zaten Kur’an-ı Kerim de gösteriyordu, orucun farz olduğunu ayetten biliyoruz:


يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمْ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ


مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ (البقرة:٧٨٠)


(Yâ eyyühe’llezîne âmenû kütibe aleykümü’s-sıyâmü kemâ kütibe ale’llezîne min kabliküm lealleküm tettekùn) [Ey iman edenler! Sizden önceki geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı; umulur ki müttakîlerden olursunuz.] (Bakara, 2/183)

Bunu anlıyoruz, farz oruç tutmak...

“—E tutamayan bir insan, ne yapalım hastaydı, kurtuldu mu?” Hayır, tutacaktı. Hastalıktan dolayı tutamadıysa, gitsin bir

fakire onun velisi, parasını versin. Borcu öyle düşecek.

Görüyorsunuz, ibadetler ne kadar ciddidir. İbadetleri vaktinde yapın! Mazeret dolayısıyla yapamadığınız ibadetler varsa, oruç gibi; o zaman da onların yerine, sıhhatli olduğunuz zaman kendiniz öderseniz ödeyin!..

Ödeyemeyecek durumda iseniz, halâ ödeyememe durumunuz devam ediyorsa, o zaman fidye verin! Yâni, “Her günün orucu için bir miskini, fakiri doyuracak kadar sadaka verin!” diye hüküm çıkıyor buradan. Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş diye, hüküm çıkıyor, aziz ve muhterem kardeşlerim!

559

ورأيت أنا هذا الحديـث بخط أبي عثمان في كتابه.


(Ve raeytü ene haze’l-hadîse bi-hattı ebî osmân fî kitâbihî) Köşeli parantez içinde, böyle bir yazı da eklemiş kitabı neşreden şahıs buraya. Bu ne demek?

(Ve raeytü ene) “Ben de gördüm; (hâze’l-hadîs) bu hadisi (bi- hatt-ı ebî osmân) bu mübarek evliyadan Ebû Osman-ı Hîrî’nin el yazısıyla yazılmış olarak, ben de gördüm bunu. (Fî kitâbihî) Kendisine mahsus kitabında, kendisinin yazmış olduğu kitabında, bu hadisi ben de onun el yazısıyla gördüm.”


Şimdi burada gelelim şimdi kendi ilim, irfan, medeniyet tarihimize ait bir bilgiye: Eski eserler matbaa yokken elle yazılırdı. Elle yazılmış esere mahtùta denilir, Arapçada. Basılana da matbûa... Nüsha-yı matbûa, basılı nüsha demek. Basılı olmayan kitaplara da, elle yazılana da nüsha-i mahtùta derler, hı harfiyle, tı harfiyle. Yâni, elle yazılmış nüsha demek.

Bilin ki, elle yazılmış nüshalar medeniyetimizin çok kıymetli eserleridir. Çok kıymetlidir bunlar... Babanızdan, dedenizden, kütüphanenizden elyazması böyle mahtùta eserler kalmış olabilir. Bunların gâvurcası, İngilizce manuscript’tir, Almancası handschriftlich’tir, Fransızcası manuscrit’tir... Yâni, hepsi el yazması demek. Bunlar kıymetlidir, bunların kıymetini bilin! Toprağa gömmeyin!

Kimisi toprağa gömüyor. “Ben bunları okuyamıyorum!” diyor, kazıyor mezar gibi, toprağa gömüyor.

Ya, mahvettin ortalığı! Ne yaptın sen?.. Bunları alacaktın, bir kütüphaneye götürecektin, bir alime verecektin. Ne yaptın sen?..

“—İşte hocam sayfaları dağılmış da, biraz da kargacık burgacık yazılar...”

Sen onun kıymetini bilemezsin. Erbabı bir baksın bakalım! Kaç milyon edecek, kaç milyar edecek?.. Para edecek mi, etmeyecek mi?.. Tabii herkeste çok bulunan bir kitapsa, az para eder. Ama nadir bir şey şeyse, paha biçilemeyecek kadar çok kıymetli olabilir.


Bu da Ebû Osman’ın hattıyla yazdığı, kendi eliyle yazdığı

560

kitapta, bu hadisi görmüş. Kim görmüş? [Ve raeytü ene haze’l- hadîse bi-hatti ebî osmân, fî kitâbihî.] Köşeli parantez içinde...

Köşeli parantez, bir eser neşredildiği zaman, o eserde olmayan bir ilâve yapıldığı zaman konulur. Bu duruma göre, bu eseri neşreden Prof. Nureddin ibn-i Şüreybe herhalde Mısır’da bunun elyazması nüshasını, kütüphanede bir yerde gördü de, onun için böyle demiş olabilir. Ya da, köşeli parantez burada yanlış kullanılmıştır, “Ben de bu hadisi, kitabında onun hattıyla yazılmış olarak gördüm.” sözü, müellif Ebû Abdurrahman es-Sülemî’ye aittir.

İki ihtimal var: Ya kitabın yazarı Sülemî, “Ben de gördüm bu hadisi, onun kitabında eliyle yazdığını” demektir. Ya da, şimdi bizim bu asrımızda bu kitabı güzel kitap diye neşreden Mısırlı alim de, bunu kütüphanede görmüştür de, o da köşeli parantez içinde diyor ki:

“—Tamam, ben de bunu gördüm. Aradan bu kadar asır geçmesine rağmen ben de gördüm, tamam!” demiş oluyor.

Evet, bugün biraz ilmî bir ders oldu. Ama bu bilgiler de çok lâzım, bunları bilmeniz gerek... Bunlar her yerde bulunmaz. Yâni kıymetli bilgilerdir. Bilgilerin kıymetli olduğunu da bilin!..

Allah hepinizden razı olsun... Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlenizi cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...

Fâtiha-i şerîfe mea’l-besmele!..


07. 09. 1996 - İstanbul

561
21. EBÛ OSMAN EL-HÎRÎ HZ. (3)
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.2