9. EBÛ HAFS EL-HADDÂD (5)

10. EBÛ HAFS EL-HADDÂD (6)



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn... Emmâ ba’d:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin selâmı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikrâmı, in’âmı dünyada, ahirette üzerinize olsun...

Tabakàtü’s-Sùfiyye isimli, çok değerli, tasavvuf büyüklerinin hayatlarını anlatan kaynak eseri okumaya devam edeceğiz. 121. sayfanın 32. paragrafına gelmişiz, oradan devam edeceğiz.


Fakat bu mübareklerin hayatlarını, mübarek sözlerini okumaya, izaha geçmeden önce, başta Peygamber SAS Efendimiz’in ruhu pâkine hediye olsun diye; sonra onun mübarek âlinin, ashâbının, ezvâcının, ihvânının, etbâının ruhlarına hediye olsun diye; sair enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullah u mukarrabînin ruhlarına ve hâssaten sâdât ve meşâyih-ı turuk-u aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye; ve bu eseri yazan Sülemî Hazretleri’nin ve eserde isimleri geçen mübarek eşhâsın ruhlarına hediye olsun diye;

Bu diyarları fetheden Fatih Sultan Muhammed Hàn’ın ve diğer fatihlerin, şehidlerin, mücahidlerin, gazilerin ruhlarına hediye olsun diye; cümle hayrât ü hasenât sahiplerinin ve hàssaten içinde şu dersi yaptığımız bu camiyi binâ ettiren, inşâsına, imarına az çok yardımcı olan bütün hayır ve hasenât sahiplerinin ruhlarına; ve uzaktan, yakından bu güzel kitabın mevzûlarını dinlemek üzere buraya gelmiş olan siz kardeşlerimizin de. ahirete göçmüş olan bütün geçmişlerinin, müslüman ecdâd u ceddât ve akrabâ u taallukàtının ruhlarına hediye olsun diye;

Biz de okuduklarımızdan istifade edelim, şu okuduğumuz güzel bilgiler Rabbimizin rızasını kazanmamıza vesîle olsun; Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri dünyada ve ahirette bahtiyâr

287

eylesin diye, bir Fâtihâ, üç İhlâs-ı Şerif okuyalım, ruhlarına hediye edelim, öyle başlayalım! Buyurun:

.......................................


a. Güzel Huy ve Cömertlik


Müellif diyor ki:


١٥- سمعت أبا الحسن بن مقسم يقول: سمعت المرتعش، يقول: سمعت أبا حفصٍ، يقول: إنى لا أدَّعى الخلق، لأنى أحسُّ من

نفسى سرعة الغضب، و إن لم اظهره. ولا أدَّعى السخاء، لاأنى

لست اۤمن من نفسى أن تلاحظ فـعلـه، أو تلتفـت إليه، أو تذكر عطاءه وقتًا ما.


TS. 121/32 (Semi’tü ebe’l -haseni’bne miksem, yekùl ) Bu zâtı duydum ben, şöyle söylüyordu: ( Semi’tü’l -mürteişe, yekùl ) O da Mürteiş’in şöyle söylediğini duymuş: ( Semi’tü ebâ hafsin, yekùl ) Bu Ebû Hafs el -Haddâd en -Neysâbûrî, tercüme -i hâlini anlattığımız şahıs şöyle diyormuş:

(İnnî lâ eddei’l -huluk, li -ennî ühissü min nefsî sür’ate’l -gadab, ve in lem uzhirhu. Ve lâ eddei’s -sahâ, li -ennî lestü âmenü min nefsî en tülâh iza fi’lehû, ev teltefite ileyhi, ev tezküre atâehu vakten mâ. )

(İnnî) “Hiç şüphe yok ki ben, ( lâ eddei’l -huluk ) güzel huylu olduğumu ileri süremem, iddia edemem. Böyle bir şeyi kendime uygun görmüyorum, kabul edemem böyle bir şeyi, güzel huyluyum diyemem kendi kendime... ( Li-ennî ühissü min nefsî sür’ate’l -

gadab ) Çünkü bakıyorum kendime, çabuk hiddetleniyorum. Madem çabuk hiddetleniyorum, güzel huylu sayılmam! ( Ve in lem tuzhirhu ) Her ne kadar bu kızgınlığımı, gazabımı dışarıya vurmuyorsam da, ızhar etmiy orsam da, kızıyorum ya; demek ki güzel huylu değilim.”

(Ve lâ eddei’s -sahâ ) “Cömert olduğumu da iddia edemem, ileri süremem, söyleyemem, onu da kabul edemem. ( Li-ennî lestü âmenü min nefsî en tülâhiza fi’lehû ) Çünkü, bir cömertlik

288

yaptığım zaman, kendi nefsimden emin değilim. O yaptığı cömertliği görmesinden, (ev teltefite ileyhi) veya bu cömertliğe yönelmesinden, teveccüh etmesinden; (ev tezküre atâehu vakten mâ) yahut da bir zaman gelip de yaptığı bu cömertliği, ikramı hatırlamasından emin olmadığımdan, kendimi cömert de saymıyorum.”


Muhterem kardeşlerim! Arapçasını okuduk, tercümesini de kısaca yaptık. Güzel huylu olmak, hulük-u hasen sahibi olmak, çok kıymetli bir şey. Allah-u Teàlâ Hazretleri İbrâhim AS’a buyurmuş ki:

“—Yâ İbrâhim, ahlâkını güzel eyle! Çünkü sen ahlâkını güzel edersen, güzel ahlâklı kimse olabilirsen, sana benim ikramlarım fevkalâde büyük olur. Seni hazîre-i kudsime —yâni dergâh-ı izzetimin en şerefli yerine— dahil ederim, seni civarıma alırım. Yâni, seni kendime yakın kul yaparım.” diye, daha başka böyle şeyleri saymış.

Güzel huylu olduğu takdirde vereceği mânevî makàmàtı ve ikrâmâtı saymış.

Güzel huylu olmak çok önemli... Hepimizin güzel huylu olmak için, şöyle bir azim ve gayret ve çalışma içinde olmamız lâzım! Çünkü, insanların ekseriyetle cennete girmesinin sebebi güzel huydur. Eğer bir insan ibadet ehli ama kötü huyluysa, huyu güzel değilse, o zaman o kötü huyundan dolayı fevkalâde kayıpları olduğundan, cehenneme bile düşebilir.


Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

“—Müflis kimdir biliyor musunuz?”

“—Biliyoruz yâ Rasûlallah, sermayesini kaybeden, dükkânında malı kalmayan, borca batan insan müflistir.”

“—Evet dünyada bu böyle ama, benim kasdettiğim bu değil. Asıl müflis o kimsedir ki, ahiret gününde, mahkeme-i kübrâda, terazinin başına, amellerin tartıldığı mîzânın başına dağlar gibi sevaplarla gelir, yığılmış sevaplarla gelir. Fakat muhakeme olur.

Birisi gelir, der ki:

‘—Yâ Rabbi, bu bana dünyada şöyle bir kötülük yapmıştı.’

‘—Pekiyi, al sevabından!’

Başka birisi gelir der ki:

289

‘—Yâ Rabbi, bu dünyada benim kalbimi kırmıştı...”

‘—Pekiyi, al sevabından!’

Başka birisi der ki:

‘—Yâ Rabbi, dünyada bu bana şöyle etmişti, böyle etmişti...’

‘—Al sevabından!.. Al sevabından!.. Al sevabından!..’


Sevapları biter, sevapları bittikten sonra başka gelen şahıs:

‘—Yâ Rabbi bu bana böyle etmişti...’

E ne olacak, sevabı yok? ‘—Peki, sen günahlarından o miktar, alacağın sevap kadarını buraya bırak!.. Hafifle sen, sana öyle faydası olsun, bu da cezasını çekmiş olsun.’

Bir miktar günah oraya bırakılıyor. Arkasından bir daha geliyor, bir daha geliyor, onlar da günahlarını bırakıyorlar, bırakıyorlar, bırakıyorlar... Sonunda muhakemesi bittiği zaman, dağlar gibi günahla baş başa kalıyor. Halbuki mizanın başına dağlar gibi sevapla gelmişti.

Neden?.. Evet, namaz kıldı, hacca gitti, zekât verdi filan ama, sadece bunlardan ibaret değil hayat. Müslümanın hayatının her safhasında, herkesle iyi olması lâzım! Karısıyla, ailesiyle iyi olması lâzım! Kadınsa, kocasıyla iyi olması lâzım!.. Komşusuyla iyi olması lâzım! Ticaretinde dürüst olması lâzım! Muamelesinde dürüst olması lâzım! Arkadaşlarına iyilik yapması lâzım! Kimseye gıybet etmemesi lâzım! Kimsenin aleyhinde konuşmaması lâzım!

Kimseye zararının dokunmaması lâzım!.. vs. vs.

Bunlar yapılmadığı zaman, bunların her birinden kötü puan alınıyor. Bu kötü puanlar da birikiyor... Evet, ibadetler yaptığı zaman iyi puanlar, sevaplar alınıyor ama, ötekilerden de kötü puanlar alınıyor. Binâen aleyh, iyi huylu olmak çok önemli, fakat kolay değil. Ve insanın kendisiyle bayağı bir mücadele vermesi lâzım, savaşması lâzım kendi kendisiyle. Kendi kendisini yenmesi lâzım!


Şimdi bu mübarek zât ne diyor bakın:

“—Ben kendimi güzel huylu sayamıyorum.”

İstiyor güzel huylu saymayı ama, ölçüyor kendisini, “Ben güzel huylu değilim galiba?” diye o karara varıyor.

Neden o karara varıyormuş?.. Çünkü kendisinde çabucak

290

sinirlenme görüyormuş. “Her ne kadar dışarıya vurmuyorsam da, ben bunu hissediyorum. Demek ki güzel huylu değilim.” diyor. Derecesine bak mübareğin.

Yâni dışarıya vurmuyorsun işte ne güzel, içinde ne fırtına geçerse geçsin, kızıp da gidip ötekisine vurmuyorsun ki, yumruk atmıyorsun ki, canını yakmıyorsun ki, dışarıya vurmuyorsun işte, içinde tutabiliyorsun. Hayır, istiyor ki, huyu o kadar güzel olsun ki, kızmasın bile, kızmak bile olmasın. Kızıyor, dışarıya vurmuyor ama, “Madem ki kızıyorum, o halde güzel huylu değilim!” diyor. Yâni kendilerini kontroldeki azimlerine bakın ve güzel huyu nasıl anladıklarına bakın!..


Hacda bir arkadaş anlatmıştı:

“Benim babam bir şeyhe bağlıydı, Allah rahmet eylesin... O şeyh bir gün ihvanıyla oturuyormuş. Otururken, bir adam gelmiş rap rap rap, bir kağıt getirmiş. Şeyh efendi kağıda bakmış:

“—Bu iş olmaz.” demiş.

Adam da:

“—Mutlaka olacak!” demiş.

Şimdi, şeyh efendiye karşı böyle söyleyince, ihvân şöyle bir toparlanmışlar:

“—Şu adamı dövelim, atalım, bir şey yapalım!” filan diye.

Bakmışlar gözünün içine, yâni şeyh efendi bir işaret etse, tamam; onu dışarıya çıkaracaklar, terbiyesini verecekler. Öyle yapmamış şeyh efendi, başını eğmiş şöyle aşağıya, bir müddet böyle durduktan sonra başını kaldırmış, demiş ki:

“—Gazaplanan, sinirlenen kaybetti; sinirlenmeyen kazandı.” demiş.

Bu kadar. Bak kendisine birisi karşı çıkıyor, sert muamele yapıyor, kendisine layık olmayan bir muameleyi yapıyor, davranışına bak. Gayet sakin, sinirlenmiyor, parlamıyor.

Halbuki ekseriyetle kavgalar neden çıkar? Ufacık yan bakmadan, ufacık söz atmadan, ufacık omuz vurmadan, ufacık bir şeylerden çıkıyor. Yâni sinirlenmeyecek hale gelmek. Sinirleniyor ama dışarıya ızhar etmiyor, onu bile kâfi görmüyor. Sinirlenmeyen hale gelecek. Madem ki gazab kötü bir şey, o halde kızmayan bir insan olacak. Lokum gibi olmak istiyor yâni.

291

“—Cömerdim de diyemem, çünkü cömertlik yaptığım zaman kendimden emin değilim. Cömertlik yaptım diye seviniyorum, cömertliğimi beğeniyorum, cömertliğimi hatırımdan atamıyorum.”

Böyle cömertlik mi olur? Verecek, unutacak, iyilik yaptığını düşünmeyecek. Mademki düşünüyor, mademki hatırlıyor, kendisinden emin değil, hatırlarım diye düşünüyor. “Ben bu adama bir iyilik yapmıştım bir zamanlar.” filan diye...

Bak, biz başa bile kakarız değil mi?

“—Utanmıyor musun ben sana şu zamanda şöyle iyilik yaptım.” deriz.

Bakın bu zat, hatırlarım diye, (ev tezküre atâehu vakten mâ) “Nefsim, belki yaptığı iyiliği bir zaman gelir de hatırlar, bundan emin değilim.” diye, kendisini iyi huylu saymıyor.

İşte bu insanlar muhakkîk, bunlar gerçek evliya, bunlar büyük zâtlar... Neden?.. Bak, kendisini nasıl kontrol altına alıyor, huylarını nasıl takip ediyor ve kendisini nasıl kifayetli görmüyor. Kızıyor da, kızgınlığını dışa vurmuyor; onu kâfi görmüyor. Kızmayacak. Cömertlik yapıyor, sağa sola veriyor, ona buna veriyor, veriyor ama verdiğini unutamadığı için, hatırında tuttuğu için, nefsi ondan hoşlanıyor diye vermekten, o zaman ben cömert sayılmam diyor. Büyüklüğe bakın!


b. Dış Edebinin Güzelliği


٥٥- قال، وقال أبو حفصٍ: حسن أدب الظاهر عنوان حسن أدب الباطن، لأن النبىَّ صلى الله عليه وسلم، قال: لو خشع

قلبه لحشعت جوارحه.


TS. 122/33 (Kàle, ve kàle ebû hafs) Yine aynı râvi, Ebû Hafs’ın şöyle bir sözünü de naklediyor: (Hüsnü edebi’z-zâhiri unvânü hüsni edebi’l-bâtıni, li-enne’n-nebiyye salla’llàhu aleyhi ve sellem, kàl: Lev haşea kalbühû, lehaşeat cevârihuhû.)

Burada el-haşeat gibi yazılmış, bir elif fazladır, yanlıştır, kitabı olanlar onu düzeltsinler. Çünkü biz bu kitabı güzel kitap diye medhettik, hatalarını da söyleyelim, eksiği olmasın. Ebû Hafs-ı

292

Haddâd buyurmuş ki:

(Hüsnü edebi’z-zâhiri) “İnsanın dış davranışlarındaki edeb, güzellik, zahirî edebinin güzelliği, (unvânü hüsni edebi’l-bâtın) içinin de edeble dolu olduğunun işaretidir.” Oturuşu güzel, konuşması güzel, ayakta durması güzel, büyüklere sevgisi, saygısı güzel, küçüklere sevgisi güzel; tamam… Yâni, bu zahirde görülen şeyler neyin alâmetidir? Kişinin içinin de, mânevî bakımdan güzel olduğunun alâmetidir.

(Li-enne’n-nebiyye salla’llàhu aleyhi ve sellem, kàl:) Çünkü, Peygamber Efendimiz [namazda sakalıyla oynayan] birisi hakkında dedi ki:



لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوارِحَهُ (الحكيم الترمذي عن أبي هريرة)


(Lev haşea kalbühû lehaşeat cevârihuhû) “Şu adamın eğer kalbi huşûlu olsaydı, âzâları da huşûlu olurdu. Namazda orasıyla, burasıyla oynayıp meşgul olmazdı.

Mademki âzâları huşûlu değil; boyun bükmüş, Allah’a yönelmiş, kendinden geçmiş, ”mest olmuş değil; âzâları bir şeylerle meşgul; demek ki, kalbi de huşûlu değil... Neden?.. Dış içle alâkalıdır. Dışı öyle olunca, içinin de öyle olduğu anlaşılıyor.


Tabii ben buraya ilave olarak bir şey söyleyeceğim. Büyüklerimizin başka bir sözünden faydalanarak söyleyeceğim onu. Diyor ki büyüklerimiz:


العلم بالتعلُّم، والحلم بالتحلُُّّم.


(El-ilmü bi’t-teallümi) İlim nasıl öğrenmekle elde edilirse; gidersin, uğraşırsın, ezberlersin, hocanın önünde okursun, dinlersin, derslere devam edersin... (El-ilmü bi’t-teallümi) Taallüm ede ede, talebelik yapa yapa ilim sahibi olursun.

(Ve’l-hilmü bi’t-tehallümi) Halim selim olmak da nasıldır? Yâni bak bu beğenmedi ya kendisini, “Kızıyorum ızhar etmesem bile” dedi ya. Halim olmak nasıldır? Önce halim gibi davranırsın, halim gibi davrana davrana, yavaş yavaş halim olursun. Halim

293

gibi davrana davrana, gerçekten halim olursun zamanla...

İçinin edebinin güzel olmasını istiyorsa insan... İstiyoruz tabii, içimiz de güzel olsun. Kalbin, gönlün edeplerine de riâyet etsin, niyetlerinin edeplerine de riâyet etsin! Yâni içi pırlanta gibi olsun insanın… Bunu istiyorsa, dışından başlasın; o dışındaki güzellik içine doğru intikal eder.

Onun için, Peygamber Efendimiz SAS, namaza durulduğu zaman safların arasına girer, safları düzeltirdi, boşlukları durdururdu, geride duranı öne alırdı, öne geleni biraz geriye iterdi. Neden?.. İşte böyle böyle alışır. Dıştaki intizamdan, yavaş yavaş gönlü intizama girer. Dıştaki edeplere riâyet etmekten, yavaş yavaş içteki edepleri de öğrenir insan. Onun için, hiç bir edebi ihmal etmemeli diye, kendim bunu ilave ettim. Kitabın burasında yok.


c. Bid’at Nedir?


١٥- قال، وسئل أبو حفصٍ: ما البدعة؟ فقال: الَّعدِّى فى

الاحكام، والتهاون بالسنن، واتباع الآراء والأهواء، وترك

الاقتداء والاتباع.


TS. 122/ 34 (Ve kàle) Yine aynı ravi diyor ki: (Ve süile ebû hafs) Ebû Hafs’a sordular ki, soruldu ki kendisine (me’l-bid’atü) “Bid’at nedir?” diye soruldu.

Bu soru çok soruluyor. Bid’at, kelime olarak bir şeyi yeni ortaya çıkartmak demek. Yoktu evvelce, bir şeyi ortaya çıkarttı. Bir şeyi ortaya çıkartmağa bid’at derler. Bid’atı çıkartana da mübdedi’ derler ayın ile. Mübtedi olursa hemze ile, başlayan demek, ibtida eden, başlayan demek, o ayrı. Bu mübtedi’ ayınla, bid’atçı demek. Bid’at ne demek?.. Olmadık bir şeyi ortaya

çıkartmak.

Dinde olmadık bir şeyi ortaya çıkartmak çok tehlikelidir, yasaktır. Çünkü dinin aslını kim öğretti bize? Kur’an-ı Kerim öğretiyor. Kur’an-ı Kerim’i kim öğretti bize? Peygamber Efendimiz öğretiyor. Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi ve Kur’an-ı

294

Kerim dinin aslıyken, insanın birisi pat diye dinde ortaya bir şey çıkartırsa olur mu? Olmaz! Herkes bir şey çıkartırsa curcuna olur.

Sonra hem hakkı ve salâhiyeti yok ki. Hüküm kimindir?

Allah’ındır. Söz kimindir?.. Allah’ındır. Emir kimindir? Allah’ındır. Her şey Allah’ındır. Biz ne yapıyoruz? Biz Allah’a itaat ediyoruz. Hepimiz müslüman olarak ne yapmışız? Kendimizi Allah’a teslim etmişiz. Onun için teslim eden kimse mânâsına müslim deniliyor bize. Biz, hepimiz kendi irademizi bırakmışız, kendi aklımızı, fikrimizi, irademizi, tercihimizi, niyetimizi, Allah’a teslim olmuşuz, “Yâ Rabbi ne emretmişsen onu yapmağa râzı oldum.” diye söz vermişiz. Bu demektir. Yâni gerçek pozisyonumuz budur.

“—Pekiyi Peygamber Efendimiz’e niye itaat ediyoruz?”

Çünkü Allah, Peygamber SAS Efendimiz’i bize elçi olarak göndermiştir, “Buna uyun!” demiştir. Peygamber Efendimiz’e uymamız, Allah’ın bize “Peygamber’e uyun!” demesindendir.


قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ(اۤل عمران: ٤٥)


(Kul in küntüm tuhibbûna’llàhe fe’ttebiùnî yuhbibkümu’llàh) (Âl-i İmrân, 3/31) Onun için Peygamber Efendimiz’e uyuyoruz. Binâen aleyh, Peygamber Efendimiz’in sünnetini tuttuğumuz zaman da, Allah’a uyuyoruz.

Bir kimsenin dinde herhangi bir şey çıkartmağa, usûl ortaya koymaya hakkı yoktur. Allah koymuştur dinini ve buyurmuştur ki Kur’an-ı Kerim’de:


اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمْ


اْلإِسْلاَمَ دِينًا (المائدة:٥)


(El-yevme ekmeltü leküm dineküm) “İşte bugün size dininizi ikmal ettim, tamamladım. (Ve etmemtü aleyküm ni’metî) Size olan nimetimi tamamladım, eksiksiz hepsini verdim. (Ve radîtü lekümü’l-islâme dînen) Sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.” (Mâide, 5/3) demiştir.

295

Dinde öğretilmemiş bir şey yoktur, eksik kalmış bir şey yoktur. Kemâle erdirmiştir Allah, Rasûlüyle her şeyi öğretmiştir, ondan sonra Rasûlünün vazifesi bitmiştir, Rasûlüllah ahirete öyle göçmüştür. Binâen aleyh herhangi bir dini konuda bir ukalâ çıkıp da yeni bir şey ortaya koyamaz. Koyarsa bid’at olur, bid’at da bid’atçı da cehennemdedir, bid’atlara uyan insanların da, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: Allah, farzını, nafilesini, haccını, zekâtını, namazını, orucunu, ibadetini, taatini kabul etmez. Neden?.. Rasûlüllah’a uymadı da bid’atçıya uydu, uydurma şeye uydu diye. Şimdi bid’at önemli olduğundan bid’at nedir diye soruyorlar. Bir de bu mübarek zât tarif etsin bakalım diye kendisine sormuşlar. Bize de çok sorulur. Bu gelen kâğıtların içinde hep bid’at nedir diye sorulur.


(Me’l-bid’atü) “Bid’at nedir?” (Fekàle) Buyurdu ki... Bid’atı birkaç cümleyle tarif etmiş:

(Et-teaddî fi’l-ahkâm) “Ahkâm-ı şerîate tecâvüz, hudûdu aşmak, haddini aşmak, ahkâm-ı ilâhîyi, ahkâm-ı şer’iyyeyi çiğnemek.” Bir.

(Ve’t-tehâvünü bi’s-sünen) “Rasûlüllah Efendimiz’in sünnetlerini işlemekte gevşek durmak.” Nasıl olacak? Sımsıkı tutacak sünnet-i seniyyeyi, ciddî bir şekilde uygulayacak.

(Ve’t-tibâu’l-ârâi ve’l-ehvâ) “Kişisel fikirlere ve nefsânî heveslere tâbi olmak.”


Şimdi kişisel görüşleri olanlar çok. Radyolarda, televizyonlarda, açıkoturumlarda, gazete köşelerinde ve sâirede... “Benim fikrim bu!” diyor.

A gözü kör olmayasıca! Senin fikrinin ne kıymeti var, sen bana Allah’ın fikrini söyle, Rasûlüllah’ın fikrini söyle! Ben senin fikrini istemiyorum ki…

“—Benim fikrim bu!”

Sen kimsin!

“—E ben doktora yaptım, doçent oldum, profesör oldum...”

Başına çalınsın! Senin bilgin olsa, edebin olsa, İslâm hakkında sağlam bir görüşün olsa, sen “Allah şöyle buyuruyor, Rasûlüllah şöyle buyuruyor diyecektin. Ben seni istemiyorum ki, ben sana

296

tâbi olmak istemiyorum ki... Sen kimsin?.. Ben Ali’ye, Veli’ye, şuna buna tâbi olmak istemiyorum ki. Ben Allah’ın rızasını kazanmak istiyorum. Sen bana Allah’ın rızasının yolunu göster.

“—Benim fikrim şu... Bana öyle geliyor ki... Ben onu öyle yapmayı seviyorum, böyle yapmayı sevmiyorum...”

Sen o zaman yeni bir din mi ortaya koyuyorsun? Koyamazsın! Herkes böyle yapmış olsaydı, böyle bir şeye dinimiz müsaade etseydi, ecdadımız müsaade etseydi, şimdiye kadar din darmadağın dağılır giderdi.


Ama bak namazları burada da böyle kılıyoruz, Mekke’de de böyle kılıyoruz, Afrika’da da, Malezya’da da, Avustralya’da aynı kılıyoruz. Neden? Sünnetlerle tarif edilmiş, sımsıkı. Aynı şekilde namaz kılıyoruz, aynı şekilde oruç tutuyoruz, aynı şekilde haccediyoruz vs. Neden? Bozulmasın diye. Din bozulmamış yâni.

Sünnete uyulduğu için bozulmamış. Yoksa herkesin fikrine kalsaydı, mahvolurdu ortalık... Hele cahilin fikrine kaldı mı?.. O zaman cahilin yaptığı tamamen büyük bir tahriptir, ona uymak da büyük deliliktir. Bak insanlar olmadık şeylere tapa tapa, olmadık insanların fikrine uya uya ne hale geldiler. Buyur İslâm’dan gayrı dinlerin hallerine bak!.. İşte Yunanlıların dinleri, işte Japonların dinleri, işte Afrika’daki putperestler, işte Güney Amerika’daki putperestler, işte hristiyan alemi, işte yahudi alemi. Ne olacak?.. Kendi fikrine, kendi keyfine uymayacak.

“Bid’at nedir? Allah’ın ahkâmına, şeriatin ahkâmına tecavüzdür; bir... Sünnetlerde gevşekliktir; iki... Kendi fikirlerine ve keyiflerine uymasıdır insanların; üç... (Ve terkü’l-iktidâi ve’l- ittibâ’) Ve Rasûlüllah’a uymayı, iktida etmeyi bırakmaktır; dört... Bid’at budur işte. Dört cümleyle tarif ediyor.

“Allah’ın ahkâm-ı şer’iyyesine tecâvüz, onları çiğnemek. Sünnetlerde gevşeklik. İnsanın kendi fikirlerine ve keyiflerine tâbi olması. Rasûlüllah’a iktidâ etmeyi, ona tâbi olmayı bırakmak. Bid’at bu...”


El-hamdü lillâh, biz neyiz?.. Biz Peygamber Efendimiz’in sünneti yolundayız. Rasûlüllah Efendimiz ne yaptıysa, onu araştırıp onu aynen yapmağa çalışıyoruz. Dünya üzerinde gelmiş geçmiş insanların içinde, Rasûlüllah’ın hayatı kadar bütün

297

teferruatıyla, en sağlam şekilde tesbit edilmiş ikinci bir insan yoktur. O kadar güzel tesbit edilmiş ikinci bir insan yok... O kadar, gecesi, gündüzü, uykusu, uyanıklığı, gece kalktığı zaman ne yaptığı, her şeyi; yüznumaraya girerken ne söylediği, ibadet ederken secdede ne dediği vs. her şeyi tesbit edilmiş.

“—E bazı ihtilaflar yok mu?” Var tabii. İnsanların akılları aynı olmadığından, hafızaları aynı kuvvette olmadığından, her şeyi tam en ince detayına kadar tek yapmak mümkün olmuyor, ufak tefek farklar oluyor. Sen genel manzaraya bakacak olursan, o zaman anlarsın.

Bizim hedefimiz nedir? Sünnet-i Seniyye’ye uymak, Peygamber Efendimiz’e uymak. Korkumuz nedir?.. Bid’at... Bid’attan kaçınmağa çok dikkat edeceğiz. Onlar da bid’attan korktukları için sormuşlar, o da böyle güzel bir şekilde tarif eylemiş.


d. Erenler Kimlerdir?


٣٥- قال، وسئل أبو حفصٍ: من الرجال؟ فقال : القائمون مع

الله تعالى بوفاء العهود. قال الله تعالى: رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا


اللَّهَ عَلَيْهِ (الأحزاب:١٥)


TS. 122/35 (Kàle, ve süile ebû hafs ) Buyurdu ki râvi: Ebû Hafs’a bir de şöyle soruldu: ( Meni’r -ricâl? ) “Kimdir er kişiler, erenler kimlerdir?” Ricâl , biliyorsunuz racül kelimesinin çoğulu . Racül de adam demek, erkek demek yâni. Ricâl, adamlar demek. “Adamlar kimdir?” Yâni adamlar kimdir ne demek? Allah’ın sevdiği adamlar kimdir demek. Yâni ricâlullah kimdir, Allah’ın sevdiği insanlar kimdir demek. Kısa kelimeyle soruyor.

(Fekàle ) Buyurdu ki: ( El-kàimûne mea’llàhi teàlâ bi -vefâi’l -

uhûd ) “Allah -u Teàlâ Hazretleri’ne kulluklarında ahidlerine vefâlı olanlardır. Ahidlerinde vefâ gösterenlerdir.”

Kimmiş ricâlullah, er kişiler, erenler, makbul insanlar ? Allah’ın sevdiği, gerçek mert kimseler kimmiş?.. Allah’a karşı kulluğunda vefalı olan, vefasızlık etmeyen, vefalı olandır. Allah’a verdiği ahidlerini, verdiği sözleri tutanlardır.

298

Biz Allah’a söz verdik mi?.. Bir kere ruhlar aleminde söz verdik, onun rabliğini kabul ettik, bu bir. (Elestü bi-rabbiküm) sorusuna. (Kàlû: Belâ) dedik. Bir kere Allah’ın varlığını, birliğini, Rabliğini anlamamız lâzım! İlk ahdimiz bu…

Ondan sonra müslüman olduk. “Nefsimi sana teslim ettim yâ Rabbi, senin emrine tâbî oldum yâ Rabbi!” dedik. Müslüman olmak bu demek…


أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ .


(Eşhedü en lâ ilâhe illa’llàh) “Şehâdet ederim ki Allah birdir, şerîki nazîri yoktur, (ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû) Muhammed-i Mustafâ da onun hem kuludur, hem rasûlüdür.” Tanrı filan değildir, hani gayr-ı müslimlerin dediği gibi Allah’ın oğlu filan değildir.

“Allah’ın hem kuludur, hem de Allah tarafından gönderilmiş has elçisidir.” dedin mi? Dedin... Allah’a tâbi oldun mu? Oldun… Kur’an’a tâbi oldun mu? Oldun... Rasûlüllah’a tâbi oldun mu? Oldun… Tamam. Ahdine vefâ et o zaman, vefâlı ol!.. Vefasız olma, dönek olma, bağlanmışken gevşeme, söz vermişken sözünü çiğneme, sözünde dur, Allah’ın yolunca yürü!


“Er kişi kimdir?” diye soruyarlar, “Erler, erenler kimlerdir?” Diyor ki: “Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne karşı ahidlerine vefâ ederek kulluk edenlerdir.” Delil olarak da şöyle buyuruyor: (Kàle’llahu teàlâ) Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teàlâ Hazretleri buyurdu ki:


رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ (الأحزاب:١٥)


(Ricâlün sadakù mâ àhedu’llàhe aleyh.) (Ahzab, 33/23) Peygamber Efendimiz SAS’in ashâbından bazı kimseler savaşta öyle kahramanca çarpıştılar ve şehid oldular, sonunda cennetlik oldular. Onlar hakkında Kur’an-ı Kerim’in bu ayet-i kerimesinde ne buyruluyor:

299

(Ricâlün) “O adamlar ki, (sadakù mâ âhedu’llahe aleyh) Allah’la yaptıkları ahdi yerine getirdiler, ahdi bozmadılar, sözlerinde sâdık oldular.” (Ahzab, 33/23) Söz vermişlerdi Allah’a, canlarını verdiler Allah yolunda...

İşte ricâl olmak budur. Allah’ın sevgili kulu olmak budur. Ahdine sâdık olmaktır. Ahdine vefâsız olup da, sözünden dönüp de, Allah’ın buyruklarını tutmayıp da, Kur’an’a uymayıp da, Rasûlüllah’a tâbi olmayıp da Allah’ın sevgili kulu olunur mu, er kişi olunur mu, eren olunur mu, evliya olunur mu?.. Olunmaz.

Eren, evliyâ, ricâl, mert, merdân, merd-i hüdâ olmanın şartı, Allah’a olan ahdine öyle sadâkàt göstermektir ki, yeri geldiği zaman seve seve canını vermektir. Canını veremez, malını veremez, rahatını bozamaz, tatilini ihmal edemez... Ne kadar istesen, gör bakalım tatilde müslümanların hallerini, bir araştır bakalım. Olmuyor işte.


Hocamız [Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri] minbere çıkardı:

“—Yâhu, bu deniz kenarlarında, bu plajlarda çok büyük günahlar vardır. Bu açılmak, bu saçılmak, bu çıplaklık Allah’ın gazabını çeker. Çoluk çocuğunuza dikkat edin, oralara gitmeyin! Oralarda yazlık diye tutuyorsunuz, keyif yapıyorsunuz; çocuklara sahip olamıyorsunuz. Onlar da açık saçık kadınları görüyorlar.

Erkeğe de haram! Erkeğin de giyimi şu kadar, o da haram... O helâl değil ki... Kadına bakmak da haram, erkeğe bakmak da haram!.. Götürüyorsun oraya çocuğunu, deniz kenarında yalı tutuyorsun, onları gösteriyorsun! Onlarla beraber denizde yüzdürüyorsun, sörf yaptırıyorsun, eğlendiriyorsun vs. E ne oluyor?”

Bunları böyle söylerdi, minberden inerdi. Gene herkes eski hamam eski tas, bildiğini yapıyor.

Er kişi kimdir? Allah’a verdiği sözde durur, ölmek pahasına bile olsa… Değil böyle keyfinden fedâkârlık bile yapamamak, malını verecek, canını verecek.


e. Îsar Nedir?


Sonuncu paragrafa geldik.

300

١٥- قال، وقال أبو حفصٍ: الإيثار: أن تقدِّم حظوظ الإخوان

على حظِّك، فى أمر اۤخرتك ودنياك.


TS. 122/36 (Kàle ve kàle ebû hafs) Aynı ravi hep bu sözleri nakletmiş. Ebû Hafs bir de şöyle buyurdu: (El-îsâru en tukaddime huzùza’l-ihvâni alâ hazzike, fî emri âhiretike ve dünyâke.)

Îsâr kelimesi hep geçti. Bu mübâreklerin hayatlarını okurken çok geçti geçtiğimiz haftalarda. Elif, be, te, se; îsâr, peltek se ile... Ne demek?.. Kendisine arkadaşını tercih etmek, arkadaşını öne almak. Kendisini geriye atmak, arkadaşının ihtiyacına öncelik tanımak demek.

(El-îsâr) Îsâr denilen şey nedir? (En tukaddime huzûze’l-ihvân) “İhvânın hazlarını, arzularını öne almandır; (alâ hazzike) senin arzunun önüne almandır.”

Sen bir şey istiyorsun, onlar başka şeyler istiyorlar. Tamam, önce onların istediği olsun. Îsâr bu işte. Gerçi sen onlarla hemfikir değilsin, gönlün başka şey istiyor ama, “Hadi bakalım, onların dediği olsun!” diyorsun. Îsâr bu işte. Arkadaşlarının hazlarını, arzularını kendi nefsinin hazzına tercih etmen, onlara öncelik vermen… Dedik ya hani kısaca: Yememek, yedirmek; giymemek, giydirmek...


Hangi konularda?.. (Fî emri âhiretike ve dünyâke) “Ahiret konularında da böyle, dünya konularında da böyle.” Ahiret konusunda îsâr nasıl olur?.. Şu imamın arkası, namaz kılanların içinde sevabı en çok alan kimsenin yeridir. Allah’ın ikramı imama gelir, imamdan imamın arkasına gelir, ondan sonra imamın arkasındakinin sağına soluna, sağına soluna gelir. Birinci saf bittikten sonra, ikinci safın ortasına gelir; ikinci safın ortasındaki şahsın sağına soluna, sağına soluna... Üçüncü safa, dördüncü safa...

Ortası sevaplı mı?.. İmamın arkası sevaplı, tamam… Herkes oraya cup, atlamağa çalışıyor sevaplı diye. Herkes orayı gözüne kestirmiş, camide en sevaplı yer orası diye orayı istiyor. Şimdi îsâr sahibi bir insan ne yapacak? “Buyur sen geç kardeşim!” diyecek. Kendisi oraya bir adım atsaydı tamam, en büyük sevabı o olacaktı.

301

Buyur kardeşim diyor, ne oluyor îsâr. Yâni ahiret konusunda, sevap konusunda kardeşini kendisine tercih ediyor. Kendisi sevap alacaktı, ona sevap aldırtıyor:

“—Hadi buyur, sen al!” diyor.

Aslında, öyle yapınca gene sevabı kendisi alıyor. Neden? Allah îsârı mükâfatlandırır da ondan… “Bak bu kulum kendisine kardeşini tercih etti.” der, ona gene mükâfatını verir. O da işin perde arkası…


Ama hem dünyevî konuda, “Al kardeşim ben yemeyeyim sen doy!” diyecek, “Ben giymeyeyim sen giy!” diyecek, “Ben ıslanayım, sen ıslanma!” diyecek, “Ben öleyim sen yaşa!” diyecek... Hem de ahiret konusunda... “Sevabı sen al, ziyanı yok, ben geride kalayım! Sen daha çok sevap kazan, ziyanı yok ben ikinci, üçüncü kalayım!” diyebilecek yâni. Îsâr budur.

Niye bunu tarif ediyor?.. Tasavvufta îsâr önemlidir, yüksek şahsiyetlerin huyudur ve dervişlerin bu huya sahip olması lâzımdır. Îsâr zihniyetine sahip değilse bir derviş, olgun derviş olamaz da ondan… Dervişin sahip olması gereken huylardan bir tanesi îsârdır. Kardeşini hem ahiret konularında, sevap konularında, hem dünya konularında, maddiyat konularında kendisinden öne geçirtiyor.


İki insan bir memuriyete talip olacaklar, iki kardeş. Ne yapacak?

“—Sen buyur, geç.” diyecek.

“—Güzel bir memuriyet, buyur sen geç.”

“—E sen ne olacaksın?”

“—Ben başka bir şeye bakarım kendime.” diyecek.

Bu Ebû Hafs-ı Haddâs Hazretleri bitti. Nişapur şehrinden Ebû Hafs-ı Haddâd. Ne kadar güzel sözlerini okuduk, ne kadar derin bir şahsiyeti olduğunu, ne kadar İslâm’ı candan yaşamak isteyen ve bunu gösteren bir kimse olduğunu gördük.

302
HAMDÛN EL-KASSÀR (1)
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.2