• /
  • Kütüphane
  • /
  • Peygamber Efendimiz SAS
  • /
  • 301 ilâ 320. sayfalar
281 ilâ 300. sayfalar

Bizim, bu gibi şeyleri ya perşembeden, ya da çarşambadan yapmamız lâzımdır. Cuma günü cemaat hacı halindedir. Hacı nasıl tırnağını kesemezse, tıraş olamazsa; cuma günü de cemaat bunları yapamaz, cumaya gelinceye kadar... Cumadan sonra serbesttir, keserse keser.

Onun için, "Yıkanmak cuma günü olur da, temizlenmenin cuma gününden evvel, perşembeden veya çarşambadan yapılması evlâdır." demişler.

560/1 (Kâne yekulü liehadihim ındel muâtebeti mâlehu teribe cebînüh.) Bir insana darılmak istedikleri vakitte, (teribe cebînüh) "Senin alnın yere sürünsün!.. Çok secde eylesin, çok namaz kılsın!" tabiriyle söylerlermiş.

"Alnın toprağa sürünsün!" demek, "Ona ibadetle dua etmek gibidir." demişler.

560/2 (Kân, yekumü izâ semias sârih.) Sârih, horozun ötüşü... Horoz ötüşlerinin vakitleri vardır. Sabah vaktinin horozu saatinde öter. Allahın kudreti işte... Her mahlûka bir kabiliyet vermiş Cenâb-ı Hak... Horoza da o kabiliyeti vermiş ki, sabahın erken vaktinde, "Sabah oldu!" diye müezzinlik vazifesini o yapıyor vesselâm... Cenâb-ı Peygamber de, o zaman kalkarlarmış, vakit oldu diyerekten...

301

Ahmed ibn-i Hanbel, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Neseî ve Abdülberr'in Hazreti Aişe validemizden rivayeti...

560/3 (Kân, yekumü minel leyl, hattâ tetefattara kademâh.) Allaaah!.. Cenâb-ı Peygamber, geceleri namaza kalkar, ayakta o kadar uzun dururlar idi ki; mübârek ayakları şişerdi.

Onun için, meselâ Elham'ı okur. Arkasından da "Kul eûzü"yü okur, "Kul hüvallah"ı okur; olur. Ama, uzun bir sûreyi okumak, Sûre-i Bakara'yı okumak, arkasından başka sûreyi okumak --10 sayfa, 20 sayfa-- kolay değil.

Bir seferinde durmuşlar namaza SAS Hazretleri... Sûre-i Bakara'dan başlamışlar. Arkasından birisi de ona uyarak namaza durmuş. --Nafile namazları kılarken de cemaat olmak câizdir. Birisi durmuş namaz kılıyor. Başka birisi de gelip, ona uydum diye niyet ederekten nafile namaz kılabilir. Her ikisi de sevap alırlar.--ÊSûre-i Bakara 48 sayfa... Birer dakika sürse, 48 dakika eder; yâni, bir saate yakın... Adam yorulmuş. "Şimdi bu, Amenerrasûlü'yü bitirince rükûa gider." diye düşünmüş. Bakmış ki, Âl-i İmran'a geçmiş. "Hadi bakalım, sabredeyim. Bu da bitince elbette rükûa gider." demiş. Sûre-i Nisâ'ya atlamış... "Kaçacaktım artık!" diyor. Tahammül olmuyor insanlarda...

302

Cenâb-ı Peygamber ise, böyle tahammülün fevkinde ibâdet ederken Sûre-i Tâhâ nazil olmuş:

(Tâhâ. Mâ enzelnâ aleykel kur'ane liteşka.) (Tâhâ:1-2) "Biz sana Kur'ân'ı kendine bu kadar meşakkat veresin diye indirmedik ki! Ne bu kadar kendini yoruyorsun?.."

Cemaat diyor ki: "Yâ Rasûlallah! Senin geçmişin de affolunmuş, geleceğin de... Neden bu kadar kendini yoruyorsun?.." Demiş: (Efelâ ekûnü abden şekûrâ?) "Ben Allah'ın nimetlerine karşı şükredici bir kul olmayayım mı?.. Beni affetti diyerekten, uzanıp da yatayım mı?"

Allaaah... Biz bu kadar günahlarımızla neler yapıyoruz yâ Rabbi!.. Rahmetin bol yâ Rabbi...

560/4 (Kân, yükebbiru beyne ad'âfel hutbeh) Bayram hutbelerini okurlarken, hutbe esnasında tekbir alırlarmış: "Allahu ekber... Allahu ekber..." Biz de yapıyoruz ya... Ama biz çıkarken yapıyoruz, bir de inerken yapıyoruz. Burda hutbelerin arasında tekrarlıyor tekbirleri... (yüksirüt tekbîr) Ve bunu çoğaltıyor. (fî hutbetil ıydeyn.) İki bayram hutbelerinde... Gerek ramazan bayramı, gerek kurban bayramı hutbelerinde, bunu böyle arttırıyorlar.

303

560/5 (Kân, yektehılü bil ismid ve hüve sâim.) Oruçlu oldukları halde, gözlerine sürme çekiyorlar.

"Gözlere sürme çekmek, gözleri cilâlandırır." derler. Rasûl-i Ekrem SAS yapmış, biz de yapabilsek iyi ama; bu ismid denilen sürmeyi bizim burada bulmak da mümkün değildir.

560/6 (Kân, yektehılü külle leyletin) Her gece gözlerine sürme çekerlermiş. (ve yahtecimü külle şehrin) Her ay hacamat olurlarmış. Çünkü, bizim kış gibi değil; orda kışın da sıcak havalar... Her ay hacamat mümkün oluyor.

Her ay hacamat ve her gün göz sürmesi... Allah, bizlere de nasib etsin...

560/8 (Kân, yüksirül kınâ') Ekseriyetle yüzlerini örterlerdi.

Arapların yüzlerini örtme şekli vardır. Böyle, çenelerinin altından kapayıp ancak gözlerini bırakmak, ağızlarını kapamak sûretiyle yüzlerini örterler. Sıcak havalarda havayı doğrudan doğruya teneffüs etmek insana zarar verir. O, ağzı kapayan örtünün altından olan teneffüsle, insan kendisini daha iyi muhafaza edebiliyormuş. Hem sıcağın hararetinden, hem de bu nefeslerin tasfiyesinden bunun faydası çok oluyormuş.

304

(ve yüksirü dühne re'sihî) Ve başına çok yağ dökerlermiş. Nasıl yağsa artık... Zeytinyağı meselâ, "Hem başı serin tutar, hem de muzır olan mahlûkları öldürür." derler. Sürerler onlar, nasıl sürerlerse... Orda vücudlarına da sürerlermiş. Bu yağ sürme, vücutları da hararetten muhafazaya vesîle olurmuş. Hangi yağ olursa olsun... Çiçek yağları var; meyvalardan, nebatlardan çıkan çeşitli yağlar var...

560/9 (Kân, yüksirüz zikr, ve yekıllül lağv, ve yütîlüs salâh, ve yukassirül hutbeh, ve kâne lâ ye'nefü velâ yestekbir, en yümşiye meal ermileti vel miskînü vel abd, hattâ yakdıye lehû hâceteh.)

Zikrullahı çok yaparlarmış. Zikirler mâlûm, Kur'an okumakla da olur, "Allah... Allah..." demekle de olur, başka kitaplar okumak sûretiyle de olur. Gönülden Allah-u Teâlâ'nın unutulmaması, çıkarılmaması... Gönülde Allah-u Teâlâ'nın muhafaza edilebilmesi zikrullaha bağlıdır. Zikrullah neticesinde, Allah-u Teâlâ'nın gönülde muhafazası mümkün olur.

(ve yekıllül lağv) Boş sözü kat'iyyen söylemedikleri gibi (ve yütîlüs salâh) namazı çok uzatırlarmış. (ve yukassirül hutbeh) Hutbeleri de kısa yaparlarmış. (ve kâne lâ ye'nefü...) Bu hadis uzun, bunu gelecek dersimize bırakalım.

Allah kusurlarımızı affetsin... Cenâb-ı Peygamber'in şefâatine nâil etsin inşaallah cümlemizi... Ve onun sünnet-i seniyyesine ittibâ da nasîb etsin hepimize...

El fâtiha!..

305

XI. DERS

29 Haziran 1975
Râmûzül Ehâdîs Dersi
Sayfa: 560/9 - 562/12

Euzübillâhi mineş şeytanir racîm.

Bismillâhir rahmanir rahîm...

Elhamdü lillâhi rabbil alemîn...Vel âkıbetü lil müttakîn...Ves salâtü, ves selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn...

İ'lemû eyyühel ihvân... Enne efdalel kitabi kitâbullah, ve enne efdalel hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem... Ve şerrel umûri muhdesâtüha... Ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh... Ve külle dalâletin fin nâr... Ve bissenedil muttasili ilen nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kaal:

560/9 (Kân, yüksirüz zikr, ve yekıllül lağv, ve yütîlüs salâh, ve yukassirül hutbeh, ve kâne lâ ye'nefü velâ yestekbir, en yümşiye meal ermileti vel miskînü vel abd, hattâ yakdıye lehû hâceteh.) (Revâhün neseî, vel hâkim, ved dâvut an ibni ebî evhâ, vel hâkim an ebî saidin sahîh.)

SAS Hazretleri'nin hayatındaki hallerini okuyoruz. Bugün son derstir. Altıyüz küsur hadis vardır. Şimdiki okuduğumuz derste de Cenâb-ı Peygamber SAS'in zikrinden bahsediyor: Cenâb-ı Peygamber Cenâb-ı Hakk'ı çok zikrederlerdi.

306

Mübarek vücud-u şerifleri nur idi. Gölgesi de olmazdı. Misk sürünmese de misk gibi kokardı.

Orta boyluydu. Uzunların yanında uzun olur idi. Ne kadar uzun bir adam olsa, onun yanında otururken, Peygamber ondan uzun görünürdü.

Yumuşak yerlere basarsa izi olmaz, taşlara basarsa ayakları iz ederdi. Müzede var, gidip görebilirsiniz.

Yüzü beyaz, müdevver; sakalı top sakal idi.

Vücud-u şeriflerine hiç bir sinek konmamıştır.

Def'-i hâcet ettikleri vakitte, kazûratını yer yutar, kimsenin görmesine imkân olmazdı. Bugün bizim evlerimizde bulunan helâ tertibatı, o gün yok idi. Helâ tertibatı olmadığı için herkes kırlarda hâcetlerini def ederlerdi. Sefer hallerinde de meselâ, ihtiyaçlarını def etmek için gittikleri vakitlerde yer yutmuş, kimse onu görememiştir.

Gayet mütebessim, fakir fukaranın son derece yardımcısı, fakir fukaranın babası idi. Onların hukuklarına çok riayet eder, onları son derece sevindirmeye çalışırlardı. İşte bu sırada da zikrullahtan hiç geri kalmadıkları gibi, boş sözü de söylemezlerdi. Ağızlarından boş söz kaçırmazlardı.

307

Bununla beraber, (ve yütîlüs salâh, ve yukassirül hutbeh) cuma günleri ve bayram günlerinde hutbeyi kısa okur, namazı uzun ederdi. Hatiplerin hutbelerinde kemallerine delâlet etmesi bakımından, "Hutbesi kısaysa, o hatip hatiptir. Hutbeyi uzun okuyorsa, o hatip hatip değildir." derler. Çünkü namaz başka, söz başka!.. Sözü söyleyeceksin burda saatlerce, namazı bir Kulhüvallahü ile bitireceksin; o olmaz! Divan-ı ilâhiyede uzun durmak, Kur'an'ı çok okumak lâzım. Hutbe, laftan ibaret... Her ne kadar ayet ve hadislerin izahı ise de, onu kısacık izah edersin.

Bizim devirlerimizde, eski devirlerde hutbeler üç veya dört cümleyi geçmezdi. Üç cümle, dört cümle 3-4 dakikadan ibaretti.

Bununla beraber (ve kâne lâ ye'nefü velâ yestekbir) kat'iyyen istinkâf etmez, çekinmez, büyüklük de taslamazdı. (en yemşiye meal ermileti vel miskîn) Dul kadınlarla ve miskinlerle yürümekten de çekinmezdi. "Sen kim oluyorsun, hadi miskin?.. Benimle gelecek adam mısın sen?.." Hayır, estağfirullaaah!.. (lâ ye'nefü velâ yestekbir) Kat'iyyen Cenâb-ı Peygamber böyle bir şey yapmamıştır.

308

(en yemşiye meal ermileti vel miskîn) Miskin, hiç bir şeysi olmayan zavallı bir adam; çıplak demek adetâ... Fakat, onunla beraber de yürürdü, Peygamber SAS. O, "Yâ Rasûlallah, sana bir işim var!" derse, "Pekiyi, gel söyle bakalım!" der dinlerdi. Öyle, "Gel makamımda söyle!" gibi şeyler değil, nerde rast gelirse...

(vel abd) Köleler, yâni hizmetkârlar... Onlarla beraber gitmekten kat'iyyen çekinmezdi. (hattâ yakdıye lehû hâcetehû.) O kölenin hacetini görünceye kadar, onun gittiği yere kadar giderdi. Ki, bu onun kemâlinin en büyük alâmetlerinden birisidir.

Bir insan büyüdükçe küçülmeli, daha mütevâzi olmalıdır. Büyümek sûretiyle yüksek bir makama sahib olmuş bir insanın, en küçük insanın derecesine kadar inebilmesi de, insanlığın ve islamlığın şerefidir. "Ben büyüğüm, büyük adamlarla görüşeyim. Kapıcıyı da tenbih edeyim ki, buraya herkesi sokmasın. Ancak kimler gelecekse, onlar gelsin..." Öyle değildi Peygamber Efendimiz... Ne kapıcısı vardı, ne bir şeysi vardı. Kendisi herkesin hacetini görürdü.

309

560/10 (Kân, yekrahü nikâhes sirr, hattâ yadrabe) Nikâh, iki kişinin alıp vermesinden ibarettir amma, bunun gizli olmasını Peygamber SAS hoş görmemiş. Ya?.. Mutlaka ilân olunacak, "Filân filânla evleniyor!" diye herkes bilecek onu... Hattâ def çalınacak. O def ilândır ki, o gün onlar evleniyorlar.

Yoksa, "Sen bana vardın mı?" "Vardım." "Ben de seni aldım mı?" "Aldın." "Sen de şahid misin?.. Bitti." Olmaz böyle şey! Herkesin bilmesi lâzım!..

560/12 (Kân, yekrahü en yerar racüle cehîran refîas SASt, ve kâne yuhibbu en yerâhü hafîdas SASt.) İnsanlardan bazı insan hilkat itibariyle konuşurken iri iri konuşur. Bunu sevmezmiş Rasûlüllah... İri iri, bağıra bağıra söylenen sözleri sevmezmiş. (ve kâne yuhibbu en yerâhü hafîdas SASt) Sesi kısa kısa, kimseyi taciz etmemek suretiyle, alçak sesle konuşulmasını severlerdi.

Bugün Araplarda da onu görüyorsunuz. Bazıları konuşurken, ne dedi diye duyamıyor bile insan... O ordan adet gelmiştir onlara...

560/13 (Kân, yekrahül keyy, vet taâmel harr) Key diyerekten, demiri kızdırıyorlar da, hastanın ağrıyan yerlerine değdiriyorlar, ona diyorlar. O sûretle ordaki hastalıklar iyi oluyormuş. O zamanki tedavi usûlü... Ama Cenâb-ı Peygamber, bunu hoş görmemiş; "Yapmayın bunu!" demiş.

310

(vet taâmel harr) Sıcak yemeği de hoş görmemişler. Sıcak yemek; o da faydalı olmuyor. (ve yekul) Buyurmuşlar ki, (aleyküm bil bârid) "Soğutun bunu!" (feinnehû zû berekeh) Soğuk olursa, bereketli olur. (elâ ve innel hârr, lâ bereketen leh.) Sıcakta bereket yoktur. Soğutun onu, tatlı tatlı yeyin. Hem yerken tad alırsınız, hem de vücutlarınıza faydalı olur. Bâhusus orası sıcak memleket olduğu için, yemek de sıcak olunca olmuyor.

560/15 (Kân, yekrahüt tesâübe fis salâh.) Namazda esnemeyi kat'iyyen sevmezlermiş. Esneme, uyku alâmeti, gaflet alâmetidir. Namazda böyle bir esneme oldumuydu hoş olmuyor. Peygamberlerden hiç bir peygamber esnememiştir. Bizim Peygamberimiz de esnememiştir hiç...

561/1 (Kâne yekrahü ref'as SASt indel kıtâl.) Muharebelerde böyle, "Heyyyt, bana çıkan var mı?" gibilerden meydan okurcasına bağıranları sevmezmiş. Muharebe meydanları ki, orda celâdet lâzım, gösteriş lâzım ama; orda bile yüksek sesle meydan okuyaraktan bağırılmasını sevmemişler, kerih görmüşler.

561/2 (Kân, yekrahü en yüral hâtem.) Mübarek parmaklarında yüzük var. Yüzüklerinde de "Lâ ilâhe illallah" yazılı... Onun için, onun başkaları tarafından görülmesini istemezlermiş, avuçlarının içine çeviriverirlermiş.

311

561/3 (Kâne yekrahü en yatae ehadün akkıbehû) Kendisi önde yürümezlerdi. Önde yürüyüp, arkasından insanların yürümesini hiç hoş görmemişler. Daima cemaat önde yürür, kendisi arkada; (velâkin yemîn ve şimâl.) yahut da sağda veya solda yürürlermiş.

561/4 (Kâne yekrahül mesâile ve eîbühâ ve izâ seelehû ebû ruzeyn, ecâbeh ve a'cebeh.) Bazı insan acaib acaib sorgular sorar, meseleler sorar. Lüzûmu yok... Boş şeylere kafasını yoruyor, seni de yoruyor. Bunu sevmezlermiş.

Bir mesâil-i diniyye, bilemediğin bir şey olursa, onu sorabilirsin. Yoksa şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş; neden olmuş?.. Bu gibi sorgular, lüzumu olmayan sorgulardır.

561/5 (Kân, yekrahü sevreted dem, selâsen, sümme yübâşiru ba'des selâs.)

561/6 (Kâne yekrahü en yü'haze min re'sit taâm.) Yemek yerlerken --tabii sahanın kenarları var, ortası var-- ortasına el uzatılmasını sevmezlermiş. Çünkü bereket oradadır. Oradan alınırsa, o sahanın bereketi gider. Önünden yesin herkes...

561/7 (Kân, yekrahü en yü'kelet taâm hattâ tezhebe fevretü duhânihî.) Yemeği sıcakken yememişler, hoş görmemişler. Onun şöyle üzerinden dumanı gidip de, sıcaklığı kaybolmuş dereceye kadar bekletilip öyle yenmesini isterlermiş.

312

561/8 (Kân, yekrahül ataseteş şedîdete fil mescid.) Mescidde bazı insanlar şiddetli aksırır; ondan hoşlanmazlarmış.

İnsanın elinde değildir o ama, onu mümkün olduğu kadar def etmek için, insan şurasını sıkar, burasını sıkar... Yâhut, mendille ağzını filhan kapar, o sesi kısaltır. Herkesi ürkütmez.

561/10 (Kân, yekrahü en yattalea min na'leyhi şey'in an kademeyh.) Ayakkabılarının ne büyük olmasını, ne de küçük olmasını isterlermiş. Ayağa büyük olur da, ayak içeride kalırsa makbul değil. Küçük olur da ayak dışarı taşarsa, ondan da hoşlanmazlarmış. Ayakkabının ayağa göre olmasını isterlermiş.

Bizim ayakkabılar gibi değildi onlar. Mâlûm işte gördüklerimiz düz ayakkabılardır. Fakat onda bile, ayağına uygun olanının olmasını istemişler.

561/11 (Kâne yekrahü en ye'küled dabb.) Dab denilen bir hayvan var. Kedi âyarı... Yer altında yaşar, tüysüzdür. Kırk günde bir damla sidik yapar. Yediyüz sene kadar yaşar. Su da içmez. Allah-u Teâlâ'nın böyle mahlûku var. Bunu avcılar vururlar, yerler. Onun yenilmesinden hoşlanmazlarmış.

313

561/12 (Kâne yekrahü mineş şât seb'an) Hayvanda, koyunlarda yedi şeyin yenilmesini hoş görmezlermiş: (el merâreh) Öd dediğimiz; (vel mesâne) sidiklik; (vel hayâ) haya dediğimiz mâlûm; (vez zeker) zeker dediğimiz mâlûm; (vel ünseyeyn) hayalarıdır, mâlûm; (vel guddeh) bez denilen şeyleri; (ved dem) kanı.

(ve kâne ehabbüş şâtü ileyhi makdemühâ ev mukaddemühâ.) Koyunun ön taraflarını, kollarını ve kürek taraflarını severlermiş.

561/13 (Kâne yekrahül külyeteyn limekânihimâ minel bevl.) Sidik süzgeçleri olduğundan dolayı, böbrekleri de pek hoş görmezlermiş.

561/14 (Kâne yeksû benâtihî humurel kazzü vel ibrîsîm.) Kızlarının --dört tane kızı vardı zannediyorum-- ibrişimden dokunmuş başörtüleri ipekli başörtüsü örtmeleri hoşlarına gidermiş ve örterlermiş. Kadınlara ipekli helâldir, onun için...

561/15 (Kân, yelbesü büredetül ahmere fil ıydeyn vel cumuah.) Bayram ve cuma günleri kırmızı hırka giyerlermiş. Onların giydikleri latanın başka bir nev'i. Bunların kırmızısını bayramlarda ve cumalarda giyerlermiş.

561/16 (Kâne yelbesü kamîsan kasîrel kümmeyn vet tûl.) Gömleğinin kollarının buralara kadar olanlarını severlermiş. Çok kısa olmasın, çok da uzun olup da kollar içinde kalmasın.

314

561/17 Eteklerinin de topukla diz kapağı arasında olmasını severlermiş. Topuktan aşağı uzun olanını da sevmezlermiş.

561/18 (Kâne yelbesü kalensüveten beydâ'.) Başlarına o zaman kalensüve dedikleri, külâha benzer baş giyecekleri neyse onlar, onları giyerlermiş.

562/1 (Kâne yelbesü kalensüveten beydâe lâtıyeten.) Başlarına giydikleri şey beyaz, (lâtıyeten şâmiyeten) Şam'da yapılmış bir baş giyeceği idi.

562/2 (Kâne yelbesü kalânise tahtel amâim) Sarıktan evvel kalensüve giyer, üzerine sarık sararlarmış. (ve bigayril amâim) Sarıksız da giyerlermiş. (ve yelbisül amâime bigayri kalânis) Bu --fes demesi abes olur belki-- kalensüveyi giymeden, takkesiz veya külahsız sarığı başa da sararlarmış. Altında bir şey olmadan, doğrudan doğruya başa sararlarmış.

(ve kâne yelbesü kalânisel yemâniyye) Yemenlilerin yaptıkları bir takke, külâh gibi bir şey neyse, o zamanın giyeceği; onlardan da giyerlermiş, beyaz olaraktan... Ve bazı renkleri yahut çiçekleri olan, süsü olan, işareti olan... (ve yelbesü zâtel âzân, fil harb) Harblerde de yine giyerler, kulaklarını filân kapatırlarmış. O harb giyeceği olaraktan... Ne diyorlar ona, askerlerin giydiğine?.. Miğfer olaraktan.

315

(ve kâne rubemâ nezea kalensüvete fecealehâ sütreten beyne yedeyh) Bazan onu çıkarırlar, önlerine korlar... Sütre diyorlar; namaz kılarken insanın önüne bir şey dikerler de, geçecek olan insanların geçmesine mâni olmasın diyerekten. Kırlarda namaz kılanların buna dikkat etmesi lâzım. Açıkta namaz kılarken önüne bir şey dikerler ki, orası secde yeridir, oradan kimse geçmesin; geçecek olan arkasından geçsin. Başından bu kalensüveyi çıkarır sütre yerine korlarmış, (ve hüve yüsallî) namaz kılarken.

(ve kâne min hulükıhî en yüsemmiye silâhahû ve devâbbehû ve metâahû) Adetleriymiş ki, bütün eşyalarının adları varmış, bu adlarıyla isterlermiş,

Adet-i seniyyelerinde geçen geçti dersimizde ya, bütün eşyasını saydı Peygamberimiz'in... Hepsinin adı var. Atının adı bu, merkebinin adı bu, yayının adı bu, silâhının adı bu... Bu silâhın adı ayrı, bu silâhın adı ayrı... Kılınçlarının adları ayrı... Hepsine ad takılmış. "Kılıncımı getir!" "Hangi kılıncı?.." "İşte, filân kılıncımı!.." Bir adı var, onunla isterlermiş ki, bizim de böyle yapmamızı tavsiye ediyor.

316

562/3 (Kâne yelbesün niâles sittiyye ve yusaffiru lihyetehû bilversi vez za'ferân.) O sittiye denilen, hacılar ayaklarına giyiyorlar ya Arabistan'da... Bir parmaklarını, baş parmağını sokuyor, diğer parmakları kalıyor. Bir de orta parmaklarını soktukları var. Bunlar eskiden Bağdat taraflarında yapılırmış. Tabaklanmış deriden yapılan, üzerlerinde tüyleri olan, yünlü bir ayakkabı... O zamana mahsus. Ondan giyerlermiş.

562/4 (Kâne yelhazu fis salâh, yemînen ve şimâlen velâ yelvî unukıhî halfe zahrihî.) Namaz kılarlarken --Peygamber'e mahsustur bu-- gözleriyle sağa sola iltifat eder, bakarlarmış. Fakat kafalarını çevirip de bakmamışlar. Baş çevrilirse, namaz mekruh olur. Göğüs çevrilirse, namaz bozulur. Gözleriyle iltifat; Peygamber SAS yapmıştır ama, bize yapmak uygun düşmez.

562/5 (Kâne yelîhi fissalâh, erricâl, sümmes sıbyân, sümmen nisâ'.) Erkekler önde saf tutarlar, ondan sonra çocuklar, onların arkasında da hanımlar saf tutarlardı.

Cenâb-ı Peygamber'in zamanında hanımlar da camiye gelirlerdi ve saftaki yerleri en geride idi. Çocuklar onların önünde, erkekler daha ön safta namaz kılarlardı. Sonra buyurdular ki, "Hanımların mahalle camilerinde namaz kılmaları, benim arkamda kılmaktan efdaldir." Sonra, "Mahalle camisinde kılmaktansa, evinin içinde namaz kılması daha efdaldir." Daha sonra, "Evinin içinin de iç odalarında kılması daha efdaldir." diyerekten, hanımların bu suretle camiye gelmelerine izin vermedi.

317

O devri düşünün, bir de bugünü düşünün!.. O gün hanımların, böyle Rasûlüllah'ın arkasında namaz kılmalarına müsaade edilmediğini ve bugün camilerde onların erkeklerle karışık olaraktan mevlid dinlemelerinin, vaaz dinlemelerinin ve namaza iştirak etmelerinin nasıl caiz olacağını düşünün!.. Bunlar doğru olmayan şeylerdir.

562/6 (Kâne yemsehü alâ vechihî bitarafi sevbihî fil vudû'.)

562/7 (Kâne yemşî meşyen yu'rafu fîhi ennehû leyse biâcizin velâ keselân.) Mübârek SAS Hazretleri, yürürlerken yürüyüşlerinde kendisinin gayet dinç, güçlü kuvvetli olduğunu bildirirlerdi. (leyse biâcizin) Aciz bir adam değil; yürüyüşü insana bildiriyor. Hareketleriyle insan, "Haa, bu dinç bir adam!" diyor. Bir de tenbel adamın, aciz adamın yürüyüşü vardır ki, ağır ağır, "Basayım mı, basmayayım mı? Gideyim mi, gitmeyeyim mi?" diyerekten.

Fakat, Peygamber SAS, --geçenki hadislerde de gördünüz-- bir yola niyet ettimiydi, kat'iyyen bir daha geriye bakmazlardı. Dönmezlerdi de... İstikametleri nere ise, o hedefe doğru daimâ giderlerdi. Hattâ etekleri bir şeye takılsa, dönüp de onu kurtarmazlardı. Başkası gelir kurtarırdı ordan onu... Kendisi doğru giderdi, dönmezdi.

318

562/8 (Kâne yenâmü hattâ yenfuha sümme yekum, feyüsallî velâ yetevadda'.) (Ahmed ibni hanbel an âişe) Bu da Cenâb-ı Peygamber'in kendisine mahsustur. Hasâis-i peygamberiyye diyorlar bunlara ki, Peygamber SAS'e ümmeti kıyas olmaz.

Cenâb-ı Peygamber SAS, gerek namazda, gerekse namaz haricinde uyurlardı. Hattâ, horlama mı derler, uyuduğuna alâmet yâni; böyle olurdu da, sonra kalkar namaz kılarlardı. Bu uyku onun abdestini bozmazdı. Çünkü, onun gözü kapalıdır amma, gönlü uyumamıştır. Gönlü uyumamış olduğu için, onun uykusu abdestine mâni olmuyor. Bu Peygambere mahsus...

Onun için, bazı hacı Araplarda görüyoruz ki, yatıyor kalkıyor, namazını kılıyor. O da Peygamberin yaptığından istifade etmek istiyor ama, hatalıdır. Çünkü öyle yapmak, Peygamberden başkaları için caiz değildir.

562/9 (Kân, yenzilü minel minber, yevmel cumuah, ve yükellimühür racül fil hâceti ve yükellimühû) Bakınız, Cenâb-ı Peygamber cuma namazını kıldırırken, hutbesini okuyor... İnerken karşılıyorlar: "Yâ rasûlallah, benim şu işim var, bu işim var!" diyorlar. Biz olsak, "Dur be, şimdi namaz sırası! Seninle mi konuşacağım?" deriz, adamı azarlarız. Ama Cenâb-ı Peygamber, onun isteğine cevap veriyor, onunla konuşuyor.

319

(sümme yetekaddemü ilel musallâh, fe yüsallî.) Ondan sonra gidiyor namaz yerine, orda namazını kıldırıyor. Yâni, hallere ne kadar riayet ediyor. "Mübârek adam, sorgunun sırası mı şimdi? Bak şimdi namazımızı kılalım, ondan sonra sor!" diyebilirdi. Ama o hemen, "Nedir derdin?" diye soruyor. "Benim şu derdim var, bu derdim var..." "Söyle bakayım, söyle dinleyeyim." diyor. Ona karşılık ne cevap verilmesi lâzımsa, o cevabı da veriyor. "Oldu mu?" "Oldu." "Haydi bakalım, şimdi namaza!.."

İnsanlara ne kadar saygı gösteriyor. İnsanların kıymetini takdir ediyor. Hele şimdi buna bakınız:

562/10 (Kâne âhiru kelâmihî) SAS'in son sözleri... Nedir?.. (Essalâh! Essalâh!) "Namaz! Namaz!.. Namaza dikkat ediniz!.. Namaza kıymet veriniz!.. Namaza ehemmiyet veriniz!.. Namazı çok güzel kılınız!.. Vakti vaktinde kılınız!.. " Namazı evvelâ tenbih ediyor.

Sonra diyor ki: (İttekullahe fî mâ meleket eymâneküm!) "Elinizin altında olan hizmetkârlarınızın, kölelerinizin, cariyelerinizin, çocuklarınızın, kimler varsa onların hakkına da riâyet edin! Allah'tan korkun!"

320
321 ilâ 340. sayfalar