15. ÜMMET-İ MUHAMMED HELAK OLMAYACAK!

16. CENNET VE CEHENNEM



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-àhirîn... Seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn… Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn...

Emmâ ba’dü fa’lemû eyyühe’l-ihvân! Feinne efdale’l-kitâbi kitâbu’llàh... Ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve sellem... Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ... Ve külle muhdesin bid’ah... Ve külle bid’atin dalâleh... Ve külle dalâletin ve sàhibehâ fi’n-nâr... Ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n- nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme ennehû kàl:


لَوْ أَنَّ حَوْرَاءَ أَطْلَعَتْ إِصْبَعًا مِنْ أَصَابِعَهَا، لَوَجَدَ رِيحَهَا كُلِّ ذِي رُوحٍ

(الحسن بن سفيان، طب. كر. عن سعيد بن عامر بن حذيم)


RE. 355/4 (Lev enne havrâe atlaat isbean min esàbiahâ, levecede rîhahâ külli zîrùh.)

Sadaka rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev kemà kàl.


Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin selamı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun! Peygamberimiz, Efendimiz, başımızın tâcı, numûne-i imtisâlimiz Muhammed-i Mustafâ SAS Hazretleri’nin mübarek hadis-i şeriflerinden bir miktarını; hocamızın hocası Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin cem ve te’lif eylemiş olduğu Râmûzu’l-Ehâdis adlı hadis mecmuasından okumaya devam edeceğiz…

Hadis-i şeriflerin izahına geçmeden önce her zaman yaptığımız gibi, bir vazifemizi yerine getirmemiz lâzım. Evvelâ efendimiz,

507

Muhammed-i Mustafâ SAS Hazretleri’nin ruhu için ve onun âlinin, ashàbının ve etbàının ruhları için; ve sair enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullahın ruhları için;

Bu eserin müellifi, Gümüşhaneli Hocamız’ın ruhu için; ahirete irtihâl etmiş olan Mehmed Zâhid-i Bursevî Hocamız’ın ruhu için; bu eserin içindeki hadis-i şeriflerin bize kadar ulaşmasına emek sarf etmiş olan bütün alimlerin ve râvîlerin ruhları için;

Ve uzaktan yakından bu hadis-i şerifleri dinlemek üzere şu mescide toplanmış olan siz kardeşlerimizin de ahirete intikâl etmiş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için; hayatta olan biz mü’minlerin de sıhhat, afiyet ve saadet, selâmet üzere yaşayıp, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin rızasına rızasını celb edici salih ameller işleyip, huzuruna sevdiği, razı uygun, olduğu kullar olarak varmamız için; bir Fatiha üç İhlâs-ı Şerif okuyalım:

…………………………..


a. Hùrilerin Güzelliği


Mukaddimede metnini okumuş olduğumuz hadis-i şerif cennet hurileriyle ilgili. Said ibn-i Âmir RA’dan, Taberânî rivayet eylemiş. Peygamber SAS Efendimiz cennet hurilerini tarif ediyor. Nasıl tarif etsin? Şöyle buyurmuş:156


لَوْ أَنَّ حَوْرَاءَ أَطْلَعَتْ إِصْبَعًا مِنْ أَصابِعَهَا، لَوَجَدَ رِيحَها كُلِّ ذِي رُوحٍ

(الحسن بن سفيان، طب. كر. عن سعيد بن عامر بن حذيم)


RE. 355/4 (Lev enne havrâe) “Eğer huri kızlarından bir tanesi (atleat ısbean min esàbiahâ) parmaklarından bir parmağı



156 Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.IX, s.148, no:2865; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XXI, s.145; Ebû Nuaym, Ma’rifetü’s-Sahàbe, c.IX, s.148, no2865; Saîd ibn-i Àmir ibn-i Huzeym RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.519, no:34969; Mecmaü’z-Zevâid, c.III, s.309, no:4686; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.90, no:18937.

508

çıkarsaydı, (levecede rîhahâ külli zîrùh) her ruh sahibi onun o güzel, latif kokusunu duyardı.”

Yâni cennette malum huriler var, huri’l-ıynün. Hûrî ne demek? Ahver kelimesinin müennesi havrâ geliyor, burada da havrâ demiş nitekim. Onların her ikisinin de cem’i hûr geliyor ki; gözünün güzelliğini tarif etmek suretiyle anlatılıyor bu cennet nimetlerinden bir nimet de huriler. Onun güzelliği, gözünün güzelliğiyle tarif ediliyor. Gözünün akı gayet ak, karası gayet kara; ıyn de aynâ kelimesinin cem’idir. O da gözleri gayet iri ve güzel demek; yâni kirpikleriyle, göz bebekleriyle fevkalâde güzel demek.

İnsanın yüzünde en tesirli uzuvlardan birisi olduğu için göz; göz güzelliği çarpıcı bir güzellik olduğu için oradan anlatılmış. Böyle bir huri kızı; biz huri demişiz, sonuna yây-ı nisbet ekleyerek huri demişiz; yâni o zümreye mensub bir kız. Eğer parmaklarından bir parmağı çıkartsaydı dünya ehlinin göreceği gibi; hepsi o güzel kokuyu duyardı buyuruyor.


Bundan sonraki hadis-i şerif de yine o konuyla ilgili. Bir hadis- i şerif daha gelecek; üç tane:157


لَوْ أَنَّ امْرَأَةً مِنْ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ، أَشْرَفَتْ عَلَىاْلأَرْضِ، لَمَلأَتِ


اْلأَرْضَ مِنْ رِيحِ الْمِسْكِ، َوَلأَذْهَبَتْ ضَوْءَ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ (طب. والضياء عن سعيد بن عامر)


RE. 355/5 (Lev enne’mreeten min nisâi ehli’l-cenneti eşrafet ile’l-ardi, lemeleeti’l-ardu min rîhı’l-miski, ve leezhebet dav’e’ş- şemsi ve’l-kamer.)



157 Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.VI, s.59, no;5512; Abdullah ibn-i Mübârek. Zühd, c.I, s.77, no:226; Saîd ibn-i Àmir ibn-i Huzeym RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.473, no:39315; Mecmaü’z-Zevâid, c.X, s.771, no:18754; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.89, no:18933.

509

Burada da yine aynı zattan, Saîd ibn-i Âmir RA’dan nakledilmiş, Peygamber SAS Efendimiz’in tarifleri şöyle:

(Lev enne emreeten min nisâi ehli’l-ceneti) “Cennet kadınlarından, ehl-i cennet kadınlardan bir kadın yeryüzüne doğsa…” güneş nasıl doğup da ışıklarını saçarsa eşraka fiiliyle anlatıyor Peygamber Efendimiz. Yâni böyle ışıklarını saçar gibi yeryüzüne doğuverse o güzelliğiyle; (lemeleeti’l-ardu min rîhı’l- miski) “Yeryüzü muhakkak ve muhakkak ki misk kokusuyla dolardı, görünmesiyle daha… Görüş görünür gibi bir turu etseydi güzelliğinin güneşi bir tulu ediverseydi; yeryüzü misk kokusuyla dolardı. (ve leezhebet davvu’ş-şemsi ve’l-kamer) Ayın ve güneşin nuru giderdi.” Nereye gidiyor ayın, güneşin nuru? Sönük kalıyor. Onun güzelliği yanında ay ve güneş sönük kalıyor. Nasıl gündüz güneş çıktığı zaman gökyüzünde gene mevcut olan yıldızların ışıklarını göremiyorsak… Gündüz yıldızlar yok mu oluyor, gökyüzü yıldızsızlaşıyor mu? Hayır… Güneş doğuyor, güneşin ışıkları fazla, parıltısı fazla; öteki ışıkların hepsini bastırıyor da göremiyoruz yıldızları. Eğer bir huri kızı görünseydi, Güneş’in ve Ay’ın ışıkları görünmezdi.


Üçüncü hadis-i şerif:158


لَوْ أَنَّ مَا يُقِلُّ ظِفْرٌ مِمَّا في الجَنَّة بَدَا،ِ لَتَزَخْرَفَتْ لَهُ مَا بَيْنَ خَوَافِقِ


السَّموَاتِ وَالأَرْضِ؛ وَلَوْ أَنَّ رَجُلاً مِنْ أَهْلِ الجَنَّةِ اطَّلَعَ فَبَدَا أَسَاوِرُهُ،




158 Tirmizî, Sünen, c.IX, s.85, no:2461; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.I, s.169, no:1449; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.VII, s.480; Abdullah ibn-i Mübarek, Müsned, c.I, s.118, no:117; Ziyâü’l-Makdîsî, el-Ehàdîsü’l-Muhtàreh, c.II, s.5, no:1003; Abdullah ibn-i Mübarek, Zühd, c.I, s.126, noـ:416; Mizzî, Tehzîbü’l- Kemâl, c.VIII, s.408, no:1767; Sa’d ibn-i Ebî Vakkas RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.480, no:39343; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.102, no:18969.

510

لَطَمَسَ ضَوْءَ الشَّمْسِ كَما تَطْمِسُ الشَّمْسُ ضَوْءَ النُّجُومِ (حم. ت عن سعد)


RE. 355/6 (Lev enne mâ yukıllü zıfrun mimmâ fi’l-cenneti bedâ, letezahrafet lehû mâbeyne havâfikı’s-semâvâti ve’l-ardı; velev enne raculen min ehli’l-cenneti’ttalea febedâ esâviruhû, letamese dav’i’ş- şemsi, kemâ tatmisü’ş-şemsü dav’e’n-nücûm.)

Bu da yine aynı mevzu ile ilgili bir hadis-i şerif.

(Lev enne mâ yukıllu zufrun mimmâ fi’l-cenneti) “Cennette olan nimetlerden bir tırnak miktarı, bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir miktar, bir parmak ucu kadar, taşınabilecek kadar küçük bir nimet görülseydi, (letezahrafet lehû mâbeyne havâfikı’s- semâvâti ve’l-ard) semaların ve yerin çepeçevre, sonlarına kadar olan her tarafı müzeyyen olurdu bu güzellikten. Cennetten bir tırnağın taşıyabileceği kadar küçük miktar bir şey çıksaydı, bütün gökler ve bütün yeryüzü taa en son noktalarına kadar müzeyyen olurdu. Altın yaldızla yaldızlanmış gibi süslenirdi. O kadarcık şey, bütün semaları, yeri altın yaldızla süslenmiş gibi zînetlendirmeye, nakışlandırmaya, süslemeye yeterdi.

(Velev enne racülen min ehli’l- cenneti’ttalea) Cennet ehlinden bir adam doğsa, görünse, (febedâ) zâhir olsa, (esâviruhu) bileklerindeki bilezikler veyahut bilezik mahalli olan elinin bilek yerleri görünüverse; güneş ışığının, yıldızların ışıklarını söndürdüğü gibi o da güneşi söndürürdü.” Yâni gölgede bırakırdı, yâni onu bastırırdı mânâsına.


b. Cennetin Nimetleri


Şimdi bu üç hadis-i şerif cennet ile cennetin içindeki huri kızlarıyla, gılmân ile ilgili tasvirler. Cennetin içinde neler var, nasıl anlatalım, emsali olmayan şeyler nasıl anlatılır? Peygamber SAS Hazretleri bir hadis-i şeriflerinden buyurmuş ki:159



159 Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.VI, s.122, no:5706; Sehl ibn-i Sa’d RA’dan.

511

إنّ فِي الْجَنَّةِ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلا أُذْنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلٰى


قَلْبِ أحَدٍ (طب. عن سهل بن سعد)


(İnne fi’l-cenneti mâ lâ aynün raet) “Muhakkak ki cennette gözlerin görmediği, (ve lâ üzünün semiat) kulakların işitmediği, (ve lâ hatara alâ kalbi ehadin) ve kimsenin gönlüne de gelemeyecek kadar güzel nimetler vardır.”


Cennetin güzelliğini anlatmak için benim aklıma şöyle geliyor ki, şu yerlerin-göklerin sahibi Allah-u Teàlâ Hazretleri, şu sonsuz kudretin sahibi Allah-u Teàlâ Hazretleri bir tek yaprak bile yapraklık işini görmeye yeterken binlerce çeşit yaprak yaratan, sanatını gösteren; bir tek balık çeşidi yetecekken binlerce çeşit balık, binlerce çeşit böcek, binlerce çeşit kuş yaratan Allah-u Teàlâ Hazretleri, hılkatten yorulmayan, bıkmayan, sanatının sonu olmayan Allah-u Teàlâ Hazretleri; yaratmasındaki kudretini göstermek için çeşitlendiriyor. O kadar büyük kudret sahibi Allah- u Teàlâ Hazretleri… O güzel gülleri, sümbülleri, çiçekleri, arıları, balları, manzaraları, ağaçları, çiçekleri, gölleri, dereleri yaratan; o güzellikleri yaratan Allah-u Teàlâ Hazretleri kulunu memnun etmek için “Sen bana itaat ettin ey kulum!” diye onu memnun etmek için bir yer hazırlamış; cennet. Memnun etmek için; mümkün mü memnun olmamak. O kudret sahibinin hazırladığı bir şeyin akılların, hayallerin onu ihata etmesi, anlaması, kavraması mümkün mü?

O zaman misal ile anlatılır. İşte bir huri kızı bir parmağını çıkarsa, o zaman onun kokusunu her ruh sahibi duyardı. Eğer cennet kadınlarından bir kadın şöyle güneş doğar gibi bir görünüverseydi yer ehline, yerler gökler misk kokusuyla dolardı. Ve ayın, güneşin nuru gölgede, ikinci planda kalırdı, görünmez


Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.455, no:39241; Câmiü’l-Ehàdîs, c.IX, s.115, no:8030.

512

olurdu. Eğer cennetten bir taşıyacak kadar bir şey çıkartılması mümkün olsaydı, o kadarcık, azıcık bir şey; bütün yerleri gökleri zinetlendirmeye, yaldızlandırmaya, süslemeye yeterdi. Böyle bir şey…

Yunus Emre demiş ki:


Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç hûri

İsteyene ver anları

Bana seni gerek seni


Şimdi tabii bilmeyen insan için biraz ağır bir söz. Ne birkaçı, tarifi mümkün mü? Bir kişiye bir köşk verildiği zaman, yetmiş

bin odası olacak. Her köşkün çeşit çeşit burçları olacak, odaları olacak; tarifler mümkün değil. Hurilerin sayısını bilmek mümkün değil. Bir hurinin bir tanesi parmağını gösterse böyle oluyor.


Bir genç rüyasında bir huri kızını görmüş, tamam… Bitti artık, hayatı hiç istemiyor artık canı. Öyle bir şeyi gördükten sonra insan oraya kavuşmak istemez mi? Hayatı gözü görmüyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri cennet içinde çeşit çeşit nimetler ihsan etmiştir

de Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemizi o nimetlere erdirsin. Aklımızı başımıza toplayıp, cennet için, Allah’ın rızasını kazanmak için salih ameller işleyip, onların sözünü duyduğumuz gibi özüne de ermeyi nasib etsin Allah! O nimetlerin içine de bizleri gark eylesin, nimetine, rahmetine gark eylesin!

Nimetin en güzeli de Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin cemalini seyretmek olacakmış. Cennetin içinde nimetlerin en büyüğü… Allah-u Teàlâ Hazretleri cennetiyle ve cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin…


c. Allah’a Hamd Etmenin Değeri

513

Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:160


لَوْ أَنَّ الدُّنْيَا كُلَّهَا بِحَذَافِيرِهَا بِيَدِ رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي، ثُمَّ قَالَ: الْحَمْدُ ِللهِ


لَكَانَتِ الْحَمْدُللهِ، أَفْضَلَ مِنْ ذٰلِكَ كُلِّهِ (كر. عن أنس)


RE. 355/7 (Lev enne’d-dünyâ küllehâ bi-hazâfîrihâ bi-yedi raculi min ümmeti, sümme kàl: El-hamdü li’llâh! Lekâneti’l- hamdü li’llâhi efdale min zâlike küllihî.)

Şimdi biz bazı sözler söylüyoruz, annemiz öğretti, babamız öğretti diye. Küçükten beri haşır neşir olmuşuz, kadr ü kıymetini bilmiyoruz; ama ilim okudukça, öğrendikçe insan, elinde ne nimetler olduğunu o zaman anlıyor. Şimdi bir el-hamdü li’llâh diyoruz ya, aksırırız el-hamdü li’llâh deriz, yemek yeriz el-hamdü li’llâh deriz… İşte namazda el-hamdü li’llâh tesbihi çekiyoruz, el- hamdü li’llâhi rabbi’l-âlemin diye her rekâtta hamd ile başlayan Fatiha Suresi’ni okuyoruz. Ne demek el-hamdü li’llâh? Yâ Rabbi, her türlü övgü, medih, senâ sana layıktır. Her türlü medh ü senânın sahibi aslında sensin, neyi övsem sahibi sensin, çünkü yaratanı sensin. Ne olsa, bütün övgüler sana gider.

Peygamber SA Efendimiz buyurmuşlar ki: 161


لاَ أُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ، أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ (هب. عن عائشة)


(Lâ uhsî senâen aleyh) Yâ Rabbi, ben sana nasıl medihleri sayayım da tüketeyim. Dilim yetmez, ömrüm yetmez ki sana medh ü senâ etmek için uğraşsam, bitiremem ki…



160 Hakîm-i Tirmizî, Nevâdirü’l-Usûl, c.II, s.267; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.359, no:5083; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.LIV, s.16, no:11331; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.253, no:6406; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.83, no:18918.

161 Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.III, s.385, no:3838; Hz. Aişe RA’dan.

514

(Keyfe ve külle senâün yeùdu ileyk) Bütün senâlar sana dönüp gelirken, ben nasıl senin senânı yapabilirim, mümkün mü? Her senâ sana çıkar. Çiçeği övsem sana çıkar, kokuyu övsem sana çıkar, manzarayı sevsem sana çıkar, çocuğumu sevsem sana çıkar; hepsi… Sen değil misin yaratan? Mümkün değil şey yapmak. el- hamdü lillâh her türlü övgü senindir yâ Rabbi demek oluyor.

Şimdi bunun kıymeti neymiş bakalım, Peygamber Efendimiz’den, hadis-i şerifinden dinleyelim!


Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Lev enne’d-dünyâ küllehâ) “Eğer şu dünya tamamıyla, bütünüyle, (bi-hazâfîrihâ) çepeçevre, bütün teferruatıyla, her şeyiyle (bi-yedi raculi min ümmeti) ümmetimden bir adamın elinde olsa; dünyanın tamamı, kıyısı köşesiyle, aşağısı yukarısıyla, her şeyiyle ümmetimden bir adamın elinde olsa…” Dünya, bütün dünya; Boğaziçi, Emirgân, Çamlıca, Erenköy, Marmara, Ege, Marmaris, Akdeniz, Afrika, Amerika, bilmem ne adaları… Her tarafı tamamen bir insanın elinde olsa bu dünya; bütün nimetleriyle, bütün köşkleriyle, saraylarıyla ve sâiresiyle demek. Çünkü tekrar tekrar söylüyor Peygamber Efendimiz.

(Lev enne’d-dünyâ) diyor, “Eğer dünya olsa” arkasından ekliyor, (küllühâ) tamamiyle; ondan sonra bir daha ekliyor (bi- hazâfîrihâ) çevresiyle, etrafıyla, yüksekliğiyle, alçaklığıyla…” Tekrar söylüyor ki, hiç eksiksiz olduğu anlaşılsın diye.

“Benim ümmetimden bir adamın elinde olsa, (sümme kàle: El- hamdü li’llâh) sonra o adam el-hamdü li’llâh dese…” şu El-hamdü lillâh sözü, küçükten beri söylediğimiz, her zaman söylediğimiz o El-hamdü li’llâh; şuursuz söylediğimiz El-hamdü li’llâh sözü; öyle deyiverse… (Lekâneti’l-hamdü li’llâhi efdale min zâlike küllehû) “Bu El-hamdü li’llâh, bütün o dünyanın hepsinden daha faziletlidir.” Biz elimizde nimetler var da kıymetini bilmiyoruz.


Hindistan’da adamın birisi fakirleşmiş, fakr u zarûret çekiyormuş; ziraat yapacak ama taşlık bir tarlası varmış. Taşını ayıklamaktan bıkmış, mahsulü az veriyor diye o tarlayı bırakmış,

515

ondan sonra geçimini sağlamak, para kazanmak için yollara dökülmüş, seyahatlere çıkmış, para kazanmanın çarelerini aramak için terk-i diyâr etmiş, başka yerlere gelmiş. Açlık, sefalet içinde ölmüş. Onun o taşlı tarlasından elmas madeni çıkmış da dünyanın en iri elmaslarının madeniymiş orası. Bilseydi tarlasında elmas olduğunu, çıkar mıydı yola?

Bizim halimiz de böyle işte… Elimizde elmas tarlaları var, açlıktan ölüyoruz kenarda, maneviyatsızlıktan. Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi müslüman etmiş, farkında değiliz. Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi mü’min etmesi, çok büyük bir nimet, çünkü imanla dünya ve ahiretin her şeyi kazanılıyor da; bir de Peygamber SAS Hazretleri’ne ümmet etmiş. Hiç farkında değiliz. Eski insanlar yanıp yakılıyorlardı, ağlaşıyorlardı; peygamberler bizim peygamberimize ümmet olmak için yalvarıyorlardı Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne… Öyle büyük, öyle şanlı bir peygamberin ümmetiyiz; farkında değiliz.

Hey okumuş cahiller hey! Bir profesör arkadaş var, diyor ki:

“—Hocam her konuda hadis var…” Küçümsüyor… Bak bir el-hamdü li’llâh’ın faziletine, kemâline… Allah-u Teàlâ Hazretleri o güzel duygularla, o Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni medih, senâ arzusuyla, duygusuyla bu kelimeleri, bu hazineleri bile bile, duya duya söylemeyi nasib etsin Allah…


İnsan bir defa Lâ ilâhe illa’llah dedi mi ne oluyor? Mü’min oluyor, cennete giriyor, cennetin anahtarı Lâ ilâhe illa’llah. O kadar önemli… El-hamdü li’llâh bu kadar önemli, Allàh-u ekber o kadar önemli, Subhâna’llàh o kadar önemli. Namazımız o kadar güzel bir ibadet ki adam sırf namaz ibadetine bakıp müslüman oluyor. Ne kadar güzel bir ibadet diyor, şekline bak, şemailine bak, içinde söylenen duygulara, sözlere bak; şu eğilişteki güzelliğe bak…


O rukû olmasa dünyada eğilmez başlar!

516

Allah’tan gayriye eğilmeyen başlar, ölür; haysiyetiyle, şerefiyle, alnı açık, dimdik durur; Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin önünde rukûya varıyor, secdeye varıyor, topraklara alnını sürüyor. Ne güzel ibadet, kıymetini bilmiyoruz. Paldır küldür; aman kılayım da, televizyona geç kalacağım. Namazdan daha güzel ibadet var mı? Sen, gözünden perde kalksa, ötekisi kalksa, ötekisi ötekisi; perdelerin hepsi kalktı. Gönlün pırıl pırıl olsa ne yapacaksın? Namazdan alamayacaksın kendisi. Sonu işin, başında sonuna ermişsin de haberin yok. Evliyâullahın en zevk aldığı şey.

Rasûlüllah Efendimiz namaz hakkında:162



162 Neseî, Sünen, c.VII, s.61, no:3939; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.III, s.128, no:12315; Hàkim, Müstedrek, c.II, s.174, no:2676; Taberânî, Mu’cemü’l- Evsat, c.V, s.241, no:5203; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.VI, s.199, no:3482; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.VII, s.78, no:13232; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.V, s.280, no:8887; İbn-i Sa’d, Tabakàtü’l-Kübrâ, c.I, s.398; Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.XII, s.371, no:6812; İbn-i Adiy, Kâmil fi’d-Duafâ, c.III, s.303; İbn-i Hibbân, Mecrûhîn, c.III, s.135, no:1234; Ukaylî, Duafâ, c.II, s.160, no:666; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.LX, s.454; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.II, s.143, no:2733; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.VII, s.449, no:18912, 18913; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.73, no:1089; Câmiü’l-Ehàdîs, c.IX, s.496, no:8916.

517

قرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاَةِ


(Kurretü aynî fi’s-salâh) “Gözümün serinliği namazda...” diyor Arabistan’ın sıcağında, kırk beş derece, elli derece… Yumurta kaynatan sıcakta öyle tarif ediyor Rasûlüllah Efendimiz. Gözümün serinliği namazda diyor.

Kimin huzuruna çıkıyorsun? Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin huzuruna çıkıyorsun. O sultanlar sultanı seni huzuruna kabul ediyor. Sonra bu dinin direği;


İş bu dinin direğidir bu namaz,

Mü’min olanlar anı elden komaz!


Angarya gibi mi kılınır namaz? “Haydi namaz kıl…” bilmem ne, kenardan köşeden kıvırtır.

Geçen bir mektebe gittik; adını söylemeyeyim. Gıybet olmaz ama mektebin de adını söylemeyeyim de moraliniz bozulmasın; çok azı namaz kılıyormuş. Kılması lâzım, cahil işte… Ne olacak; elinde altın mı var, elmas mı var, cam mı var, çakıl mı var haberi yok.


Sen ki Mi’rac eyleyüb kıldın niyâz;

Ümmetin mi’racını kıldım namâz.


“Ey benim Rasûlüm!” diyor Allah-u Teàlâ Hazretleri, Mevlid’de anlatıldığına göre. “Sen beşerin ermediği bir nimete erdin, Mi’rac eyledin, huzur-u âlîme geldin, benim huzuruma geldin; ümmetin için de namazı mi’rac kıldım.”


Âşikâre gördü Rabbü’l-izzetî,

Âhirette öyle görür ümmeti…


Âşikâre Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni gördü Rasûlüllah Efendimiz... Ahirette de mü’minler, ayın on dördünü görür gibi,

518

görecekler. İzdihamsız, engelsiz, herkes Cenâb-ı Rabbü’l-İzzet’i görecek.

Allah-u Teàlâ Hazretleri namazı mü’minin mi’racı kıldı. Namaz her gün oluyor, beş vakit mi’rac oluyor. Eririz yâni... Namazın kadr ü kıymetini bilsek, şu mumların eridiği gibi yanıp yanıp eririz. Bak el-hamdü li’llâh böyleymiş.


d. Zakkumun Kötülüğü


Allah-u Teàlâ Hazretleri bize elimizde bulunan nimetlerin kadrini bilmek nasib eylesin! Neler var elimizde. Bak Allah-u Teàlâ Hazretleri her şeyini nasıl hikmetle yapıyor ki, cenneti duyunca insan seviniyor ya, bir de onun öbür tarafı var; onu da dinle:163


لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقوُّمِ قَطَرَتْ فِي دَارِ الدُّنـْيـَا، َلأَفْسَدَتْ عَلٰى أَهْلِ


الدُّنْيَا مَعَايِشَهُمْ، فَكَيْفَ بِمَنْ تَكُونُ طَعَامَهُ (حم. ت. ن. ه. حب.

ك. عن ابن عباس)


RE. 355/8 (Lev enne katraten mine’z-zakkùmi katarat fî dâri’d- dünyâ, leefsedet alâ ehli’d-dünyâ maàyişehum, fekeyfe bi-men yekûnu taàmehû.)

Bu hadis-i şerif de cehennemin zakkum ağacından bahsediyor.

(El-cennetü hakkun, ve’n-nâru hakkun) “Cennet de var, cehennem de var.”

Haa, bazıları da bu varlığı nasıl söylüyorlar biliyor musunuz?



163 Tirmizî, Sünen, c.IV, s.706, no:2585; İbn-i Mâce, Sünen, c.II, s.1446, no:4325; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.I, s.338, no:3136; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.XVI, s.511, no:7470; Hàkim, Müstedrek, c.II, s.322, no:3158; Tayâlisî, Müsned, c. s.344, no:2643; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.VI, s.313, no:11070; Abdullah ibn-i Abbas RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.523, no:39488; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.100, no:18963.

519

“Hepsi bu dünyada!” diyorlar. İnkârın, küfrün bir başka şekli... Derler ya fıkrada, Kayserililerin boyadıkları gibi yâni. Hepsi dünyadaymış… Cennet de dünyadaymış, cehennem de dünyadaymış. Vay şaşkın vay! Ne boyundan büyük lafları söylüyor, bilmediği şeyleri. Pekiyi, öldükten sonra ne olacak?

Nasıl kurtuluruz biz bu fitnelerden, fesatlardan, boş felsefelerden? Cahil okumuşların şaşırtmalarından? Okumuş ama fayda vermemiş. Peygamber Efendimiz Tevrat’ın sahiplerine, Tevrat ehline, Tevrat kendisine indirildiği halde onunla hükmetmeyen kimselere nasıl bir şamar vuruyor. Nasıl vuruyor Cum’a Suresi’nde? Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:


مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا، كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا


(الجمعة:٥)


(Meselü’llezîne hummilu’t-tevrâte sümme lem yahmilûhâ.) “Kendilerine Tevrat indirildiği halde, onun ahkâmını omuzlarına

yükletip de onunla amel etmeyen kimseler…” Neye benzer? (Ke meseli’l-imâri yahmilü esfârâ) “Üzerlerine kitap yükletilmiş hımarlara, merkeplere benzer.” Sırtında taşınan kireç mi, kum mu, odun mu fark eden mi o hayvancağıza? Onlara da fark etmiyor da ondan onlara benzetiyor. Onlar için de o kitabın içindeki ahkâm önemli olmadığından, mûcebiyle amel etmediklerinden, Tevrat; “Hz. Muhammed gelecek, ona uyun, ona yardım edin!” dediği halde uymadıklarından ne gibi oluyor? Sırtına kitap yüklenmiş merkepler gibi oluyor.


Ayet-i kerime inmiş, Peygamber Efendimiz o ayet-i kerimeyi okumuş, ondan sonra da bu hadis-i şerifi buyurmuş. Nedir o ayet-i kerime?


يَاأَيُّهَا الذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

520

(آلعمران:٢٠١)


(Yâ eyyühe’llezîne âmenû) “Ey iman edenler! (İtteku’llàhe hakka tukàtihî) Allah’tan hakkıyla korkun! Nasıl korkmak uygunsa, münasipse, korkmak nasıl olması gerekiyorsa o tarzda korkun! (Ve lâ temûtünne illâ ve entüm muslimûn) Sakın müslüman olmaktan başka bir şekil ile ölmeyin! Sakın müslüman olmaktan başka bir hal üzere ölmeyin! Sakın ha başka türlü ölmeyin!” (Âl-i İmran, 3/102)

(Ve lâ temûtûnne) diye nûn-u te’kîd-i sakîle ile söylüyor ki, Arapça bilenler bilirler; “Sakın ha! Asla, kat’â!” mânâsı var. “Müslüman olarak ölün, sakın ha başka türlü ölmeyin!” diyor Allah-u Teàlâ Hazretleri, “Sakın ha! Başka türlü ölmeyin!” diyor. Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun!

Hiç korkan insan hali var mı bizde? Şu cemiyete bir bakın, şöyle bir ibret gözüyle bakın, şöyle bir etrafta dolaşın. İman gitmiş insanların çoğunda, hiçbir şey kalmamış. Biz de bile pamuk ipliğiyle bağlı. Böyle rüzgârdan sallım sallım sallanıyor. Kuvvetli bir iman olsa, böyle mi olur halimiz? Ne evimiz müslüman evine benzer, ne halimiz müslüman haline benzer, ne ahlâkımız müslüman ahlâkına benzer, ne sözümüz müslüman sözüne benzer… Allah yardımcımız olsun! Allah kusurlarımızı affetsin, o kusurlardan dolayı hak ettiğimiz cezalardan da affetsin bizi; o cezaları kaldırsın!


Bunu okumuş da, “Müslüman olarak ölün, başka türlü ölmeyin!” ne demek? Girersiniz azabımın yurdu olan cehenneme, kahrolursunuz diye tembihliyor Allah-u Teàlâ Hazretleri. Peygamber Efendimiz de bu ayeti okuduktan sonra şu hadis-i şerifi buyurmuş. Şimdi bu ayetin arkasından bu hadis niye söylenmiş dinleyin bakalım! Cehennemde malum zakkum ağacı var. Cehennem ehli azap görürken acıkacaklar. Feryâd ü figân edecekler. Hani günlerce aç kalmış insan ne yapar? Düşünün o hali; açlıktan hani ağaçların

521

kabuklarını kemirmişler ya Edirne’de bizim zavallı

kardeşlerimiz…

Bulgarlar geldiği zaman Selimiye’nin avlusuna tıkmışlar bizim Edirne müslümanlarını… Yiyecek vermemişler. Ne yapsınlar? Bir gün dayan, iki gün dayan, üç gün dayan… Sonra? Ağaçların kabuklarını kemirmişler.

Acıkacak cehennem ehli de… Acıkınca onlara zakkum verilecek. “Acıktınız mı? Yeyin bakalım!”


(Lev enne katraten mine’z-zakkùmi katarat fî dâri’d-dünyâ) “Şu dünya yurduna zakkum ağacının damlalarından bir damla damlasa şu dünya yurduna, dâr-ı dünyâya; bu dünyaya, şu yaşadığımız âleme zakkumun bir damlası damlasa (leefsedet alâ ehli’d-dünyâ maàyişehüm) şu dünya ehline yaşamlarını zehir ederdi, mahvederdi. Bir damla damlasa şu dünya ehline yaşamlarını, yaşayışlarını zehir ederdi; bir damla damlaması dünyaya. (Fekeyfe bimen yekûnu taàmuhu) Ya yiyeceği bu olan kimselerin hali ne olacak? Onların durumu ne olacak? Dünyaya damladığı zaman böyle olursa, bu şeyi yiyecek olanlar cehennemde; onların çekeceği azab ne olacak?


e. Cehennemin Kıvılcımı


Burada da üç tane hadis-i şerifin arkasından cehennemle ilgili, onları da söyleyelim de:164


لَوْ أَنَّ شَرَرَةً مِنْ جَهَنَّمَ وَقَعَتْ فِي وَسَطِ اْلأَرضِ، َلأَنْتَنَ رِيحُهُ وَشِدَّةُ


حَرِّهِ، مَا بَيْنَ اْلمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ (ابن مردويه عن أنس)


RE. 355/9 (Lev enne şerareten min cehenneme vakaat fî



164 Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s,526, no:39501; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.97, no:18954.

522

vasatı’l-ardı, leentene rîhuhu ve şiddetü harrihî, mâ beyne’l- maşrıkı ve’l-mağrib.)

“Eğer cehennemin şeraretlerinden, kıvılcımlarından, ateşlerinden, ateşinin küçük bir parçasından bir parça dünyanın ortasına düşseydi (leentene rîhuhu) kokusu berbat ederdi ortalığı. Çok çirkin kokusu var; kokusu mahvederdi, berbat ederdi ortalığı. (Ve şiddetü harrihî mâ beyne’l-maşrıkı ve’l-mağrib) Kokusu berbat ederdi bir de harâretinin şiddeti mahvederdi, berbat ederdi doğu ile batı arasını. Eğer cehennemin şerârelerinden, kıvılcımlarından –ateşin kendisi değil– ateşten sıçrayan kıvılcımlardan bir kıvılcım sıçrayıp da dünyaya düşse idi, o zaman dünyada onun kokusunun çirkinliği ve harâretinin, ateşinin şiddeti doğu ile batı arasını pis kokuyla doldururdu ve mahvederdi.”

Cehennemin bir kıvılcımı, ateşinin kendisi değil; o kükreyen, zincirlerle zor tutulan yalazıları değil.


f. Cehennemin Kuyuları


Yine Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:165


لَوْ أَنَّ صَخْرَةً وَزَنَتْ عَشْرَ خَلَفَاتٍ، قُذِفَ بِهَا مِنْ شَفِيرِ جَهَنَّمَ، مَا


بَلَغَتْ قَعْرَهَا سَبْعِينَ خَرِيفًا حَتِّى يَنْتَهِيَ إِلٰى غَيٍّ وَأَثَامٍ. قِيلَ: وَمَا


غَيٍّ وَأَثَامٍ . قَالَ: بِئْرَانِ فِي جَهَنَّمَ، يَسِيلُ فِيهِمَا صَدِيدُ أَهْلِ النَّارِ ِِ )طب، ق. وابن جرير عن أبي أمامة)




165 Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.VIII, s.175, no:7731; Taberânî, Müsnedü’ş- Şâmiyyîn, c.II, s.405, no:1589; Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, c.I, s.481, no:457; Dûlâbî, el-Künâ ve’l-Esmâ, c.I, s.118, no:83; Ebû Ümâme RA’den.

Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.524, no:39492; Mecmaü’z-Zevâid, c.X, s.713, no:18591; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.98, no:18957.

523

RE. 355/10 (Lev enne sahraten vezenet aşra halefâtin, kuzife bihâ min şefîri cehenneme, mâ belağat ka’rahâ seb’ìne harîfen hattâ yentehiye ilâ gayyin ve esâm. Kìle: Ve mâ gayyun ve esâm? Kàle: Bi’râni fî cehenneme, yesîlu fîhimâ sadîdu ehli’n-nâr.)

Bu da cehennemle ilgili hadis-i şeriflerin üçüncüsü. Peygamber Efendimiz SAS diyor ki:

(Lev enne sahraten) “Eğer cehennemin taşlarından, kayalarından bir kaya…” Ne kadar? (Vezenet aşra halefâtin) “On hamile deve büyüklüğünde koca bir kaya” Bir rivayette de yavrularıyla beraber… Tasavvur edin artık ne kadar büyüklükte olacağını, öyle anlatmış Rasûlüllah Efendimiz. “O kadar büyük bir kaya cehennemin dudağından, kenarından atılsa, (mâ belağat ka’rahâ) dibine ulaşmaz, (seb’ìne harîfen) yetmiş sonbahar gelinceye kadar.” Yâni yetmiş sene demek. “Yetmiş sene yukarıdan aşağıya gitmesi devam eder, dibini bulmaz. On tane hamile deve büyüklüğünde bir cehennem kayası, cehennemin üst yanından aşağıya atılsa, düşmeye devam eder eder, eder; yetmiş mevsim geçer, dibine ulaşmaz. Niyahet gayy ve esâma gelir.”

Gayy ve esâm diye kulaklarına iki yabancı kelime gelince Rasûlüllah’ın etrafından bulunup da cehennemin bu fecî anlatılışını dinleyen ashabı sordular; dediler ki:

“—Yâ Rasûlallah, bu gayy ve esâm dediğiniz nedir?”

(Kàle) O zaman buyurdu ki Peygamber Efendimiz: (Bi’râni fî cehenneme) “Bunlar cehennemde iki kuyudur ki, (yesîlu fîhimâ sadîdu ehli’n-nâr) cehennem ehlinin irinleri bunların içinden akar. Cehennem ehlinin yaralarından akan irinler buradan akar.”


Şimdi Allah-u Teàlâ Hazretleri bize üç hadis-i şerifle cenneti müjdelemiş oldu; tesadüf etti, dersimiz orada kalmıştı, öyle başladık; üç hadis-i şerif de bize cehennemin korkularını ihtar etmiş oldu.

Cenneti düşün, ona gitmeye gayret et. Cehennemi düşün, azabını düşün, ondan kendini korumaya gayret et! Cehennem ehlini, hesabı görüldüğü zaman zebânîlere teslim edecekler. Zebânîler onları ne yapacaklar?

524

“—Buyur, önden yürü, hadi cehenneme gidiyorsun!” mu diyecekler?

Hayır!


يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنوَاصِي وَاْلأَقْدَامِ

(الرحمن:١)


(Yu’rafü’l-mücrimûne bi-sîmâhüm) [Mücrimler, günahkârlar yüzlerinden tanınırlar; (feyu’hazü bi’n-nevâsî ve’l-akdâm) alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.](Rahmân, 55/41)

Saçlarının perçemlerinden ve ayaklarından yakalayacaklar; yüzüstü sürükleye sürükleye götürecekler cehenneme... Neden? O hakareti o adam bu dünyada hak etti. Allah’a kulluk etmedi, Allah’ın kullarına merhamet etmedi. Güldü, bu hadis-i şerifleri duydukça güldü. Anlattıkça, anlatıldıkça güldü, omuz silkti, aldırmadı; yolunda devam etti. Öyle sürüklenecek, daha cehenneme sürüklenmesi öyle. Feryâd u figânı basacak, çığlıkları basacak. Orası yalvarma yakarma yeri değil ki. Burada yalvar, yakar; ağla, sızla… Bütün geceler senin.

Bak bugün ki gazetede okudum ki, geceleyin uykuyu bölüp de uyanmak ruhen sıhhat veriyormuş insana. Aylardır biz burada söylüyorduk, gazetede okuyunca hoşuma gitti. Allah razı olsun, o haberi veren muhabire de aşk olsun! İşte bak İslâm’a hizmetin yollarına. İnsan bardan, diskotekten resim basıp da onu da haber olarak verebilir değil mi? Haberin çeşitleri var.


İncir çekirdeğini doldurmayan şeylere sayfalar harcanıyor, hiç israf sayılmıyor. Ama bak mü’min ele aldı mı bir meseleyi, nasıl faydalı oluyor. Gazete haberi bile bir fayda. Profesör üniversitede konferans vermiş, karşısında beyaz önlüklü doktorlar. Diyor ki:

“—Geceleyin tam uyumayın, uykunuzu biraz bölün, yarısında kalkın ruhen daha sıhhatli olursunuz.”

El-hamdü lillâh, çok şükür yâ Rabbi! Bize şimdi hiç gerici

525

diyecek halleri kaldı mı şu ilericilerin. Zavallı dedelerimiz, babalarımız, amcalarımız… E harp-darp geçirdi bu memleket, eskiden burada medrese vardı, mektep vardı, ilim vardı, irfan vardı; kütüphaneler kitap dolu, enfes kitaplarla dolu. Vardı ama Cihan Harbi, Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi, İstiklâl Harbi, şunu, bunu… Bitti, ahali kalmadı, insan kalmadı, adam kalmadı… Ne oldu? Cennete gitti, şehid oldu. Şu memleketi bize bırakacaklar diye çarpıştı, çarpıştı; Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne canlarını verdiler, cenneti aldılar; ahirete gittiler. Ama arkadaki namerdler utanmıyorlar da bunlar cihad ettikleri için şeye vakit bulamadılar demediler de müslümanlar gerici dediler, ilimden irfandan haberi yok dediler. Senin ilimden irfandan haberin yok bak yirminci yüzyıla geldiği zaman insan bak ilim nasıl konuşuyor. İşte ilim gerici. Hadi bakalım ne yapacaksan yap! Jandarma, polis; tak kelepçeyi ilmi götür bakalım. İlim, İslâmiyet sıhhate uygundur diyor var mı bir diyeceğin? Ne diyecek, bir şey diyemez. Fransız müslüman olunca ne desin?


Fransız müslüman oluyor, atom âlimi müslüman oluyor. Buraya geldi bir atom âlimi müslüman oldu da, vefat etti. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Fatihten bir cenaze töreniyle kaldırdılar ki görülmemiş bir şey. Caddeler Edirnekapı’ya kadar insan doldu. Bak insan mü’min oldu mu öyle olur. Almanya’da ölseydi ne olurdu hali kim bilir. Burada bak kaç tane mü’min götürüyor. Hem de ne şevkle, ne zevkle götürdüler. Ömür, nasıl olsa bitecek. Tırnaklarını geçirsin isterse bu dünyaya, tırnakları söküle söküle gidecek bu dünyadan. Mümkün değil burada kalmak, herkes gidecek. Allah akıl fikir versin.


İşte cehennem de böyle, cennet de böyle.

“—Hocam cenneti duyunca çok heveslenmiştik, cehennemi duyunca da keyfimiz kaçtı…” Eh, müslüman zaten, (beyne’l-havfi ve’r-recâi) korku ile ümit arasında olmalı. O iyi… Eğer çok heveslensen; sana Allah-u Teàlâ Hazretleri mevkiini, makamını gösterse: “Kulum, sen bir el-

526

hamdü li’llâh dedin bak dünyalara bedel bir söz söyledin. Bir namaz kıldın, şu kadar sevab aldın. Şunu yaptın bu kadar ecir aldın. Gece tesbih çektin, ağladın günahlarına; hepsini affettim.” dese şımarırız. Bize Allah’ın bunları söylememesi, göstermemesi de bir nimet. Şımarıveririz, başlarız sırıtmaya. Onun için cenneti göreceğiz, duyacağız, hevesleneceğiz; cehennemden de korkacağız. Bizi bu götürür doğru yola.

“—Efendim, Allah benden başka hiç azaplandıracak insan bulamadı mı? İşte namazımı kılıyorum…” bilmem ne, “Bana bir şey yapmaz!” Görürsün yapar mı, yapmaz mı? Peygamberler başını kaldırıp dua etmekten korkacaklar kıyamet gününde.


Mahşerde nebîler bile sana hayran


Peygamber Efendimiz Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin en sevgili kulu. Yanına zenginler geldi birkaç tane; bir de iki gözü a’mâ birisi geldi. İki de bir de “Yâ Rasûlallah! Yâ Rasûlallah!” diye sözü kesiyor. Efendimiz beri tarafta dert anlatacak, İslâmiyet’i anlatacak, belki hak yola gelirler diye; yüzünü buruşturdu. Ne oldu?


عَبَسَ وَتَوَلَّى . أَنْ جَاءَهُ الأَعْمٰى. وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى


أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰى (عبس:١-4)


(Abese ve tevellâ) [Peygamber, yüzünü ekşitti ve geri döndü. (En câehü’l-a’mâ) Kendisine o a’mâ geldi diye. (Ve mâ yudrîke leallehû yezzekkâ) Onun halini sana hangi şey bildirdi? Belki o, (senden sormakla cehalet kirinden) temizlenecekti. (Ev yezzekkerû fetenfeahu’z-zikrâ) Yahut öğüt alacaktı da, o öğüt ona fayda verecekti.] (Abese, 80/1-5) ayet-i kerimeleri iniverdi.

Allah-u Teàlâ Hazretleri, yüzünü buruşturmasını uygun bulmadığını ayet-i kerime ile söyledi. “O senin uğraştıkların belki

527

hiç yola gelmeyecek; ama bu kalbi temiz, imanla dolu olarak gelmiş. Bakma zenginliğe, mala, mülke, mevkiye, makama; bunun kalbi temiz diye bununla ilgilen!” diye bildirdi.


Böyle en yüksek kullar, o yüksekliği nasıl buluyorlar? En büyük edebi, terbiyeyi takınarak...

Bizim koca göbekli de göğsünü gere gere:

“—Allah başka atacak kimse bulamadı mı, yarattığı kulu cehenneme atar mı?” diyor. Atar tabiî senin gibi edepsiz olursa. Elbette atar… Bağışlaması da çok, azabı da çok; terbiyeni takın. Onun için cehennemden korkacağız. Cenneti talep edeceğiz, ümit edeceğiz, cemâlullah da orada…

Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni görmek de orada. Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemizi hak yolda, dengeli müslüman etsin. Cehennemi duyup duyup, tüyleri diken diken olup da hayatını şaşıran, aklı başından giden kimse de doğru değil. Cenneti duyup duyup da yaka bağır açıp, ceketini savura savura, göbeğini savura savura yürüyen insan da etmesin, o da tehlikeli.

Terbiyeli, edebli, dengeli, her şeyi ölçülü; olgun insan etsin cümlemizi Allah-u Teàlâ Hazretleri! Cehennemden azad eylesin, cennetine de dâhil eylesin!


g. Haşerelerden Korunmak İçin Dua


Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:166


لَوْ أَنَّ أَحَدَكُمْ، إِذَا نَزَلَ مَنْزِلاً، قالَ : أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ الـتـَّامَّةِ


مِنْ شَرِّ مَا خَـلَـقَ، لَمْ يَضُرَّهُ في ذلِكَ المَنْزِلِ شَيْءٌ حَتَّى يَرْتَحِلَ


مِنْهُ (ه. عن خولة بنت حكيم)



166 İbn-i Mâce, Sünen, c.X, s.388, no:3537; Havle bint-i Hakîm RA’dan.

Kenzü’l-Ummal, c.VI, s,713, no:17528.

528

RE. 355/10 (Lev enne ehadeküm izâ nezele menzilen kàle: Eùzü bi-kelimâti’llâhi’t-tâmmeti min şerri mâ halaka, lem yedurruhu fî zâlike’l-menzili şey’ün hattâ yertahıle minhu.)

Burada Peygamber Efendimiz bir dua öğretiyor. Buyuruyor ki:

(Lev enne ehadeküm) “Ey mü’minler, eğer sizden biriniz (izâ nezele menzilen) bir eve inse, bir konağa konaklasa, gelse…” Menzil hem ev mânâsına gelir, hem konaklama yeri mânâsına gelir. Hani yolculukta insan evine biraz dikkat eder. Hani ilaç sıkarsın, bir şey yaparsın; ama yolculukta gidiyorsun, bir yerde konaklayacaksın… Öyle bir konak yerine geldiği zaman veyahut bir eve girdiği zaman, bir barınağa sığındığı zaman… Ne olabilir? Her şey olabilir. Akrep olur, yılan olur, çıyan olur, böcek olur, mikrop olur, şunu olur, bunu olur. Her şey olur… “Böyle bir konağa konakladığı zaman, bir eve girdiği zaman eğer sizden biriniz şöyle demiş olsaydı, oradan göç edinceye kadar, kalkıp başka tarafa gidinceye kadar orada hiçbir şey ona zarar vermezdi.” “—E dua, fayda mı eder, akrep sokmaz mı?” Sokmaz ya… Akrebin de, böceğin de, mikrobun da sahibi Allah-u Teàlâ Hazretleri olduğu için sokturmaz. Ne diyecek? Peki güzel…

Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:167


الدُّعاءُ يَرُدُّ القَضَاءَ بَعْدَ أَ نْ يُبْرَمَ (كر. عن نمير بن أوس مرسلاً)


(Ed-duàü yeruddu’l-kadàe ba’de en yübreme) “Dua, Allah’ın kesinleşmiş hükmünü bile geri çevirir.” Hüküm böyle bir kazây-ı âsumânî başına bir yıldırım gibi gelirken, dua hükmü bile geri



167 İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XXII, s.158; İbn-i Hacer, el-İsâbe, c.VI, s.511, no:8911; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gàbe, c.I, s.1077; Nümeyr ibn-i Evs el-Eş’arî Rh.A’ten.]

Kenzü’l-Ummâl, c.II, s.63, no:3119; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XII, s.499, no:12407; RE. 207/12.

529

çevirir. Allah-u Teàlâ duayı öyle seviyor işte. Hükmünü geri çevirir.

Neden? Sen onun rabliğini biliyorsun, kendi kulluğunu, aczini biliyorsun, boyun büküp gözyaşı döküyorsun ya; en güzel şey o da onun için. Sen boyun büküp, dua ettiğin zaman seviyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.


قُلْ مَا يَعْبَٶُا بِكُمْ رَبّي لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ


(Kul mâ ya’beû biküm rabbî lev lâ duâüküm) (Furkan, 77/25) Duanız olmasa zaten neyiniz var, ne yapabilirsiniz yâni? Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne ne yapacaksın? Canı o vermiş, canımı vereceğim diyeceksin; içinden geçiyor. Canı o verdi, malı o verdi; kimin malını kime satıyorsun? İşte bir boyun büküp yalvarman var, bir acizliğin var; o… Başka hiç bir şeyin yok.


Ne diyecek? (Eùzü bi-kelimâti’llâhi tâmmeti) “Allah’ın tam isimleri ile sığınırım Allah’a (min şerri mâ halaka) yarattığı her şeyden, her şeyin şerrinden.” Bu kadar da kolay… Yazın…

“Yaratmış olduğu şeylerin şerrinden, Allah’ın tam kelimelerine sığınırım.” Ne demek tam kelime? Allah’ın sıfatları demek… Allah-u Teàlâ Hazretleri lehü’l-esmâü’l-hüsnâ, güzel sıfatları vardır, her bir sıfatı en güzeldir, güzeller güzelidir. Güzel demiyor da, esmâ el-hüsnâ diyor, ism-i tafdîlin müennesi ile söylüyor yâni en güzel sıfatlar, en tam sıfatlar, en mükemmel sıfatlar… Her şeyi güzel! Ah bir tanısan, ah bir gözünü açıp da etrafa ibretle baksan; ibretle bakmıyor. Allah’ın varlığına delil mi ister insan?


Varlığın bilmek ne hâcet kürre-i âlem ile

Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile


Kâinatla, küreyle Allah’ın varlığını ispata ne lüzum var; bir zerre kâfî!

Sonra şaşıyorum, Allah-u Teàlâ Hazretleri için delil arıyorlar.

530

Yâhu kulluk et, o sana delilini verecek zaten. Ürpereceksin, tüylerin diken diken olacak. Muamele olacak, kulluk, ubûbiyyet, rubûbiyyet muamelesi olacak; isteyeceksin lütfunu verecek. Delil ister mi insan, alışveriş yaptığı insanın varlığı karşısında tereddüt eder mi? Kumaş alıp veriyor, para alıp veriyor, kumaş alıyor; dükkâncı yok deseler tereddüt eder mi? Etmez, çünkü güler geçer. “Ya hu ben kumaş aldım daha geçen gün!” der. “Şimdi kumaş alıyorum, bak kumaşımı tartıyor.” der. Böyle bu muameleye girin. Veyahut bu muameleyi gözünüzü açın, bakın. Dua ediyorsun, duanı ihsan ediyor Allah. Her an da bir başka yaratmada, başka bir lütufta. Delil istemeye hacet mi kalır o zaman? Ayân oluyor yâni, ayân-beyân, yakîn oluyor kalpte. Allah’ın varlığından hiç tereddüt kalmıyor.


h. İbadetler Rahmet İçin Bahanedir


Bu da bir insanın Allah’a kulluk etmesinin miktarı, değeri hakkında bir hadis-i şerif. Buyuruyor ki Peygamber SAS Efendimiz:168


لَوْ أَنَّ رَجُلاً يُجَرُّ عَلٰى وَجْهِهِ ، مِنْ يَوْمِ وُلِدَ إِلَى يَوْمِ يَمُوتُ هَرَماً


فِي طَاعَةِ الله عَزَّ وَجَلَّ، لَحَقَّرَ ذٰلِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، وَلَوَدَّ أَنَّهُ رُدَّ إِلَى


الدُّنْيَا، كَيْمَا يَزْدَادَ مِنَ اْ لأَجْرِ وَالثَّوَابِ (حم. تخ. طب. عن


عتبة بن عبد)




168 Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.185, no:17686; Taberânî, Mu’cemü’l- Kebîr, c.XVII, s.122, no:303; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.I, s.479, no:767; Buhàrî, Târih-i Kebîr, c.I, s.15, no:5; Utbe ibn-i Abd RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.361, no:38940; Mecmaü’z-Zevâid, c.I, s.211, no:155; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.96, no:18951.

531

RE. 356/1 (Lev enne racülen yücerru alâ vechihî, min yevmi vulide ilâ yevmi yemûtü heremen fî tàati’llâhi azze ve celle, lehakkara zâlike yevme’l-kıyâmeti, ve levedde ennehû rudde ile’d- dünyâ, keymâ yezdâde mine’l-ecri ve’s-sevâb.)

“Eğer bir adam…” Adam diyor ama adam kadına da şâmildir. İnsanoğlu demek. (Yucerru alâ vechihî) “Yüzü üzere çekilse…” Burada ve şerhte hep yucerru diye cim ile harekelenmiş. Harra

fiilinden gelseydi, yâni yüzükoyun kapanıp ibadet etse mânâsına; hiç şerhte öyle bir izahat yok ama o da yakışır. “Eğer yüzü üstü kapanıp da, (min yevmi vudile ilâ yevmi yemûtu) doğduğu günden, öldüğü güne kadar.” Ne zaman öldüğü gün? (Heremen) “İhtiyarlıktan öldüğü güne kadar.” Yıprandı, eridi, beli iki kat oldu, kemikleri şey yaptı, boyu büyümüşken tekrar küçüldü, ihtiyar oldu adam akıllı; sakalı ağardı öyle öldü. Yâni çok yaşadı, ihtiyarlıktan öldü. Yoksa bir kaza geldi, bir şey çarptı; hastalıktan dinçken gitti falan değil. İhtiyarlıktan artık böyle öldüğü zamana kadar; (fî tàati’llâhi azze ve celle) “Azîz ve celîl olan Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin taât ve ibâdetiyle vakit geçirmiş olsa; doğduğu günden, ihtiyarlıktan öldüğü zamana kadar hep Allah’a itaat üzere, taât üzere olsa (lehakkara zâlike yevme’l-kıyâmeh) bu kıyamet gününde bu ibadetlerin hepsi de yine hakîr olurdu. Hepsi hor ve hakîr olurdu.” Bu ne demek? Maddî kıymeti yok demek. Ölçüp tartıya koyduğun zaman bunların kıymeti yok demek. Bu ibadetler, bu taatlerle insan bir şey kazanamaz demek.

“—Eyvah! O zaman ne olacak?” Allah-u Teàlâ Hazretleri bu ibadetleri, tâatleri rahmetine bahane yapacak. Bahâne, vesîle, sebep…


Senin kıldığın namaz nedir? Dört rekât namaz kıldın, nerede kıldın? Kapalı kubbenin altında kıldın. Sırtında palton var, karnın doymuş, ayağının altına yeşil halı serilmiş, yumuşacık. Ayağında mestler var, sıcacık… Bu kadar rahat içinde dört rekât namaz kılmışsın, dünyaları aldım sanıyorsun. Çok bir şey gibi… Ne olacak, ne kıymeti var? Velev bütün ömrünü böyle ibadetle, tâatle

532

geçirsen ne olacak? Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin verdiği bir göz nimetine karşılık gelmez. Akıl nimetine karşılık gelmez, sıhhat nimetine karşılık gelmez.

İbadete mağrur oldu mu insan mahvolur.

“—Ben şu kadar sene ibadet etmişim, Allah beni cennete sokmayacak da başkasını mı sokacak?” derse insan çok hata eder. O ibadetlerin hepsini toplasan, bir küçük nimeti karşılamaz. Haddimizi bileceğiz; bu hadis-i şeriften çıkan ders nedir? İbadetine mağrur olma, yaptığın ibadete mağrur olma!

İbadeti yapma demiyorum, nasıl diyebilirim ki, Allah ibadet edin diyor, ben kimim? Kim nasıl diyebilir ibadet yapma sözünü? Kâinatın sahibi, rabbimiz, hàlikımız Allah-u Teàlâ Hazretleri bir şey söyleyecek, başkası başka şey söyleyecek; mümkün mü? Öyle şey yok! İbadet edeceğiz, emrettiği için yapıyoruz ibadeti. “Ama bu ibadetin karşılığı muhakkak şu olur…” Senin yaptığın ibadet ne ki zaten aklın dükkândaydı. Namaz kıldın, alışverişi düşünüyordun, “Filancaya borç vereceğim, falancaya alacak vereceğim, yarın imtihanım var, yarın mektebe gittiğim zaman kapıda ne olacak?” Zaten …… delik deşik yâni, bir sürü kusurlu.


Hocamız Rh.A derdi ki:

“—Es-selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah; selâm veriyoruz. Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah diyoruz. Allàhümme ente’s-selâmu ve minke’s-selâm

demeden önce. Düşünürdüm derdi kendi kendine, yâni namaz gibi güzel bir ibadeti yapıyoruz da ondan sonra hemen arkasından niye estağfirullah çekiyoruz? Sonradan hatırıma geldi ki, bizim namazlarımız da, istiğfarlarımız da istiğfara muhtaç!” Öyle bir istiğfar ediyoruz ki, öyle bir namaz kılıyoruz ki; bazen namaz kılmak da insana vebal yükler. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor:

“—Nice namaz kılan insan vardır ki, kıldığı namaz onu Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.”

Uzaklaşır Allah’tan…

533

Çünkü sen bir yüksek dergâha girsen, koca salon, iki tarafta sütunlar, sıra sıra askerler, karşında haşmetli bir hükümdar; ondan sonra o kapıdan sen girince herkes gözlerini sana dikmiş, sen de edeb ile gireceksin, hürmetini arz edeceksin o hükümdara. Çok yüksek, imparator, çok güçlü bir kimse… Oraya şey yapmayıp da “Bu direğin nakşı neymiş, bu askerin üstündeki kumaş neymiş…” Sağla, solla, başka şeyle meşgul olsan ne olur? Atarlar insanı.

“—Sen deli misin, mecnun musun, burası müze mi? Etrafı seyretme yeri mi, bak huzura girdin, sana bakıyor hükümdar. Huzuruna git de ne söyleyeceksen söyle, seni bekliyor. Herkes yüzünü sana dönmüş, sen başka şeyle meşgul oluyorsun! Defol dışarı! Sen bu huzura layık bir insan değilsin, aklın başında değil. Aklın yok galiba? Deli misin nesin?” derler atarlar dışarıya.

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin huzurunu bu misalden kıyas et! O huzura giriyorsun da, o huzurda edepsizlik yaparsa, ne olur insan? “İşte nice namaz kılan insan vardır ki kıldığı namaz onu Allah’tan uzaklaştırmaya yarar.” hadis-i şerifi öyle olur işte.


Onun için yaptığı şeyi insan, şuurla yapmalı. Böyle bütün ömrü boyunca ibadet etmesi, hepsi hakîr olur, kıymetsiz bir şey olur. Ne zaman? (yevme’l-kıyâmeti) “Kıyamet gününde… (Ve levedde) Ve muhakkak ki o ibadetlerin sahibi olan kişi isterdi ki (ennehû rudde ile’d-dünyâ) keşke dünyaya geri gönderilseydi de, (keymâ yezdâd mine’l-ecri ve’s-sevâb) ecirden ve sevabtan daha fazla bir şeyler kazanıp da, yeniden sermaye toplayıp da öyle gelse isterdi.” Haa, şimdi böyle olunca şu mânâ… O zaman insanların hepsi diyor Peygamber SAS, vefat ettiği zaman pişman olacak, herkes pişman olacak. Sen de pişman olacaksın, ben de pişman olacağım, o da… Herkes pişman olacak; neden? Kâfir küfründen pişman olacak, zâlim zulmünden pişman olacak, gâfil gafletinden pişman olacak. Peki o ârifler, o kâmiller niye pişmân olsun? Onlar da orada verilen nimetleri, güzellikleri, lütufları, ikramları görünce heves edecekler; dünyaya gelip de keşke çok daha fazla sevab

534

işleseydik diye.


Buradan çıkan ders nedir? Oraya gittikten sonra insan bir daha geri gelmeyecek. Madem bu hadis-i şerif bize bildirilmiş, bu şuur ile zamanlarımızı değerlendirelim. Bu şuur ile Allah’a kulluk, ibadet edelim. Pişman olacakmış madem insanlar, o halde zamanımı iyi değerlendireyim diye. Sabahtan akşama…

“—Bu pazar günü ne yaptım? Sabah on birde kalktım. Geçtim televizyonun başına, televizyonda bilmem ne filmi vardı. İki buçuk saat onu seyrettim. Ondan sonra bilmem ne filmi vardı. İki saat onu seyrettim. Ondan sonra şarkılar, memleket havaları, türküler, şarkılar; bilmem neler. Ondan sonra arada yemek yemeye bir kalktım. Ondan sonra şu, ondan sonra bu, ondan sonra yoruldum yattım.” “—Ne yaptın yâni?” Sabahtan akşama boş… Ömür de böyle gider. Zâten ömrün ne zaman gideceği de belli değil...

Allah-u Teàlâ Hazretleri bu ömrü gafletle geçirmemeyi cümlemize nasîb eylesin! Gözünü açıp da Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin rızasını kazanmayı cümlemize nasîb eylesin! Fâtihâ-i şerîfe mea’l-besmele!


09. 01. 1983 - İskenderpaşa Camii

535
17. ALLAH İÇİN SEVMEK
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0