30. DİNî GRUPLAR

31. ÇEŞİTLİ SORULAR



a. Müslümanlığı Bozma Çabaları


Soru:

Son zamanlarda bir adam çıkmış televizyonlarda konuşmalar yapıyor, çok tartışmalara sebep olan sözler söylüyor. Görüşlerinizi rica edebilir miyiz?


Türkiye’de İslâm’a bir hücum var. Başörtüye saldırı var. İmam hatip okullarını kısıtlamaya başladılar. Kur’an kursları, cami yapımı vs. engellemeler yapıp bizi üzen kararlar almak isteyenler var. Bunların esas amacı İslâm’ı besleyen muslukları kapatmak olduğundan, İslâm’ı durdurmak istediklerinden, kimin kafasında, gönlünde hakikî İslâm varsa onu da bozmak gerekiyor. Muslukları kapatacaklar, su gelmeyecek, ama daha önce gelmiş olan suları da bozmak lâzım, bir çuval inciri berbat etmek lâzım.

Onun için de gazeteler, radyolar, televizyonlar, dergiler harıl harıl çalışıyor. Sizin cevherinizi çalmaya, mücevherinizi elinizden almaya çalışıyor. Neye çalışıyor? Nedir sizin mücevheriniz, bizim mücevherimiz? İman… Elimizdeki iman cevherini, iman mücevherini bizden almak istiyorlar, bizi imansız bırakmak istiyorlar. Mü’min insanı imansız yapmak istiyorlar.

Böyle kâfirlik olur mu? Oluyor. Kâfirin işi müslümanla uğraşmak değil mi? Hem İslâm’ı söndürecek, hem de mevcut müslümanların kafasını karıştıracak. Karıştırmak için ne yapacak? Birtakım ajanlar, adamlar bulacak. Kendi gizli teşkilatına mensup bu adamları çıkaracak, televizyonda konuşturacak. Millet de onları dinleyip şaşıracak, aldanacak.


Dünyanın her devrinde, her zaman aldatmaca olmuştur ama galiba bu devirde en çok bizim bizim memleketimizde oluyor. Neden? Çünkü Türkiye müslüman bir Türkiye olarak kalırsa, İslâm Alemine önderlik eder. 65 milyon iyi, mücahid müslüman, kâfirlere çok korku verir. Bu müslümanların evlâtları gâvurlaşmalı, müslümanlıktan kopmalı!

655

Bunlar müslümanlığı bırakmalı; içki içmeli, bira içmeli, cumaya gitmemeli, haram yemeli, faiz yemeli… Dinleri gevşemeli, kızlar saçlarını açmalı, laubali olmalı, dinleriyle irtibatları kalmamalı, din müesseselerine karşı sevgi, muhabbet kalmamalı… Hep bunları sağlayacak konuşmalar yaparlar.

İmâm-ı Azam’ı sevmemeli, din büyüklerini sevmemeli! Kimi sevsin? Gitsin artistleri sevsin, Amerika’nın, Avrupa’nın meşhur sinema artistleri, tiyatro artistleri kimse, onları sevsin. Onları sevmek varken, gidip de İmâm-ı Âzam sevilir mi, Abdülkàdir-i Geylânî, Bahaaddin-i Nakşibend, Yunus Emre gibi mübarek insanlar sevilir mi? Olur mu böyle şey? Onları severse cennete gider. Halbuki bunların cehenneme gitmesi lâzım…

O zaman ne yapacak? Aldatmaca… Çocuk aldatır gibi aldatırlar. Neden? Aldanacak insanların olduğu yerde, aldatıcılar her zaman olur. Buraya (Mekke’ye) paralı, zengin müslümanlar geliyor. Cebinde az çok dolar, mark, para var mı? Var. Hırsızlar var burada, yankesici. Çantasını kesiyor, parasını alıyor. En bilgili, en uyanık, en açıkgöz kardeşlerimizin bile parasını çaldılar.


Adam usta hırsız… Mısır’dan, Pakistan’dan niye buraya geliyor? “Burada paralı, yankesicilik yapılabilecek insanlar var!” diye geliyor. Tavafa giriyor. Hırsız tavafa girer mi? Allah korkusundan girmiyor, sevap kazanmak için girmiyor; tavaf eden adamın kuşağındaki parayı jiletle kesip almak için giriyor. Aldanacak insan olan yerde, mikrobun üremesi gibi, aldatacak insan türer. Aldanacak insanların olmadığı yerde yaşayamaz.

Doktorlar bilir, mikrop her yerde vardır. Elimizde, yüzümüzde, havada her şeyde vardır. Ama sıhhatli insan bu mikropları yenebilir, bir şey olmaz. Beden zayıfladı mı bu mikroplar o bedeni mahveder.


Türkiye’de, Almanya’da müslümanın dini bilgisi zayıf… Kur’an bilir mi? Bilmez. Bilse bile Kur’an okumasını bilir, anlamını bilmez. Hadis bilir mi? Bilmez. Fıkıh bilir mi? Bilmez. Namazı bilir mi? Bilmez. Orucu bilmez, ibadeti bilmez. Bu ortamda bunları aldatacak insanlar türer. Niye? Çünkü ortam müsait.

656

Ortam müsait olduğu için aldatacak insanlar türer, televizyona çıkarlar her türlü yalanı dolanı söylerler.

“—Birayı iç kardeşim! Faizi ye, yemiyorsan bana getir...”

Böyle diyorlar. Doktor hastaya:

“—Sen içkiyi iç, günahı varsa vebali benim!” diyor.

Böyle diyenler var, çok duymuşsunuzdur. Halbuki onun cevabı Kur’an-ı Kerim’de var:


اتَّبِعُواْ سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ، وَمَا هُم بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُم


مِنْ شَيْءٍ، إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (العنكبوت :٢١)


(İttebiù sebilenâ velnahmil hatàyâküm) [Kâfirler, iman edenlere: “Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim!” derler. (Ve mâ hüm bi-hâmilîne min hatâyâhüm min şey’in) Halbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. (İnnehüm lekâzibûn) Gerçekten onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.] (Ankebut, 29/12)

Kimse, kimsenin hatasını yüklenemez. O günahı işledi mi; o içkiyi içti mi, doktor ondan o günahı alamaz. Ama doktor bu sözünden dolayı, onun günahı kadar günahı da yüklenir. O adam, o içki içen doktorun sözünü dinleyip günaha girecek, o doktor da ona öyle söylediği için, bir o kadar günah da onun defterine yazılacak. Kur’an-ı Kerim’de böyle bildiriliyor. Müslüman Kur’an-ı Kerim okusa, bilecek.

İyi müslüman Deccal’i bilir, Deccal’in alnında:


هٰذَا كَافِرٌ


(Hâzâ kâfir) “Bu kâfirdir!” diye yazıldığını basiret gözüyle görür, Deccal’in Deccal olduğunu anlar. Ama ötekisi Deccal’i bir şey sanır. Deccal ilâhlık iddia edecek; bakacak olağanüstü şeyler yapıyor, milletin bir kısmı aldanacak.

Bugünkü medeniyet olağanüstü şeyler yapıyor, millet medeniyete aldanıp İslâm’ı bırakıyor, medeniyete tapıyor. Havada uçuyor, televizyon yapıyor, telsiz telefonlarla [cep telefonlarıyla]

657

geziyor. Ne yapalım? Bunlar kıymetli ama İslâm daha kıymetli, daha önemli; İslâm’ı bırakmamak lâzım.

Millet, Avrupalılar medenî, ileri diye Batı’ya dönmüş, İslâm’ı bırakıyor. İşte bir fitne… Ama hakikî müslüman onun kâfir olduğunu bilir; onun, peşinden gidilecek bir şey olmadığını bilir.


İslâm’ı güzel öğrenirseniz, böyle adamların söylediği sözlerin doğru mu, yanlış mı olduğunu anlarsınız. Kılığına kıyafetine, palavralarına aldanmazsınız. Ama İslâm’ı bilmezseniz aldanırsınız.

Millet abuk sabuk şeylere inanıyor:

“—Ah kardeşim bugün gazetenin yıldız falında şöyle yazmış.” diyor.

“—Benim de burcum kova burcu, bugün tam dediği gibi oldu. Çok doğru söylüyor kardeşim.” diyor.

Ötekisi de diyor ki:

“—Hakikaten öyle, benim de geçen gün böyle oldu.” diyor.

Peygamber Efendimiz:

“—Kim bir kâhini, falcıyı tasdik ederse, Muhammed’in getirdiğine kâfir olur.” diyor.


Mü’min onu bilecek. Radyonun, televizyonun, gazetenin yıldız falından medet umuyor. Bir kere aklını kullansana; o burçta doğan milyonlarca insan var, milyonlarca insanın başına hep aynı olay mı gelir? Kafanı kullansana, hiç mi aklın yok? Ama millet inanıyor, Neden? İslâm’ı bilmeyince aldanıyor, ona çare yok. İslâm’ı bilmeyene çare yok. O, kıyamette İslâm’ı bilmediğinin cezasını çekecek. İslâm’ı iyi öğrenecek.

Diyanet İşleri’nin neşrettiği herkesin makbul olduğunu bildiği kitaplar var. Riyazü’s-Sàlihîn, Elmalılı Hoca Efendi’nin tefsiri Hak Dini Kur’an Dili, Ahmet Hamdi Aksekili Hoca’nın İslâm Dini

kitabı… Onları oku. Onlara uygun mu değil mi anla; gayet kolay.

Bu profesör çok okumuş da, bilmem kaç fakülte bitirmiş de, dört tane yabancı dil biliyormuş da… Dört değil beş; bir de şeytanca konuşmasını biliyor. Şeytan kadar fasih şeytanca konuşuyor, onu da eklesene. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça biliyormuş, bir de şeytanca dili ekle.

658

Allah CC, tevfîkini refîk eylesin… Hakkı hak olarak görüp uymayı nasip etsin… Bâtılı bâtıl olarak görüp korunmayı nasib etsin…

. İnsanın doğruluğunu, eğriliğini anlayamadığı meseleler olabilir. O zaman takvâ ehli, müttakî bir alime gidecek. ”Ben Allah’tan korkan, hakiki bir alim arıyorum.” diyecek. Ne yapacak? Soru soracak. Çok iyi bir alim var, çok bilgili.

“—Karısı nasıl?”

Mutlaka karısını sorun.

“—Sana ne, el âlemin karısından.”

“—Öyle değil işte. Sorun karısını: Karısının başı açık mı, kapalı mı? Tayyörlü mü, mantolu mu? Boyalı mı, oyalı mı? Soyun boyan mı, sayın bayan mı? Bir sorun bakalım!”

“—Ne olacak, onunla onun ne ilişkisi var? O onun karısı… “ “—Adam olsaydı, alim olsaydı karısı ona uygun olurdu. Öyleyken, o kadınla başı hoş olduğuna göre, sana doğru cevabı veremez. Önce bir ailesini, karısını sorun!”


Hakiki alime sorun:

”—Kur’an-ı Kerim’e, hadis-i şerife göre Allah’ın rızasının yönü nedir? Şu meselenin hükmü nedir?” diye sorun, cevabı versin.

Hakiki alime gitmezseniz, başkaları sizi aldatır, yalan yanlış şeyler söyler. Hangi alimler nelere fetva verir, nelere vermez; bazıları biliyor.

“—Filanca alim çok iyi, ne istersen gönlüne göre fetva veriyor.” diye herkes ona gidiyor.

Sosyetikler belli alimlere gider; tin tin tin, tıkır tıkır tıkır topuklu ayakkabıyla, başına şifon örtmüş, saçı görünüyor. Çünkü onun kendi gönlüne uygun cevap vereceğini biliyor.

“—Ojeyle namaz kılsam olur mu?”

“—Olur olur, hanım kardeşim! Sen bırak softaların, yobazların, sakallıların fetvalarını...”

“—Ben saçlarımı altı aylık ondülasyon, perma yaptırıyorum da, şimdi gusül abdesti alacağım diye saçlarımı yıkasam bunun dalgası bozulacak, fiyakam bozulacak, berbere tekrar yaptırmam gerekecek. Saçlarımı yıkamazsam guslüm olur mu?”

“—Olur, olur.”

659

Neden? Çünkü kendisini karşı tarafa beğendirmek istiyor, ne isterse o fetvayı veriyor. Onlar da bilirler:

“—Ah kardeşim! Ben çok iyi bir hoca buldum, sosyetiklerin hayatına uygun güzel fetvalar veriyor.”

Tamam, sosyetiklerin, asortiklerin hocası bellidir.

Olmaz öyle şey! Dindar, müttakî, Allah’tan korkan bir insan bulacaksın ve Allah’tan korktuğunu karısından, çocuğundan ölçeceksin!


b. Müslüman ve Rahatlık


1. Soru:

Bir müslümanın zengin olmasını ve çok rahat içinde yaşamasını anlayamıyorum. Bir müslüman lüks içinde yaşayabilir mi?


Peygamber SAS Hazretleri buyurmuşlar ki:75


إِنَّ اللهَ تَعَالٰى جَمِيلٌ، يُحِبُّ الْ جَمَالَ، وَ يُحِبُّ إِذَا أَنْعَمَ عَلٰ ى عَـبْدِهِ


نِعْمَةً أَنْ يَرٰى أَثَرَهَا عَلَيْهِ (هناد عن يحيى بن جعدة)


RE. 87/11 (İnna’llàhe teàlâ cemîlün) “Hiç şüphe yok ki yüce Allah güzeldir, (yühibbü’l-cemâl) güzelliği de sever. (Ve yühibbü izâ en’ama alâ abdihî ni’meten, en yerâ eserehâ aleyhi) Ve bir kuluna vermiş olduğu, bahşetmiş olduğu, ihsan etmiş olduğu nimetinin eserinin kulun üzerinde görülmesini, de sever.”

Bir nimet vermişse, para pul vermişse; tabii onun yaşamı parasız pulsuz, o nimet verilmemiş insandan biraz farklı olabilir. Burada ölçü israfa düşmemektir. İsraf etmeden mâkul ölçüler içinde yaşamaktır. Parasının gerektirdiği hayrını, hasenâtını da



75 Hünnâd, Zühd, c.II, s.421, no:826; Yahyâ ibn-i Ca’de Rh.A’ten.

Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.V, s.163, no:6201; Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.II, s.143, no:1067; Ebû Saîd el-Hudrî RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.VI, s.951, no:17191; Keşfü’l-Hafâ, c.I, s.224, no:688; Câmiü’l-Ehàdîs, c.VIII, s.13, no:6778.

660

yapmaktır.

Buna karşılık, İslâm’da lüks, lüzumsuz şatafat için yapılan harcama doğru değildir.


c. Kısmet Bağlamak


Soru:

Kısmet bağlamak diye bir şey var mıdır?


Kimse kimsenin kısmetini bağlayamaz. Kısmet Allah’ın kaderidir. Kısmet bağlamaya kimsenin gücü yetmez. Öyle bir şey yoktur.

Bütün işleri olduran Allah’tır. Kader ve mukadderat Allah’ındır. Kimse ona bir şey yapamaz. Onun için, Allah yardımcısı oldu mu bir insanın, sihir tesir etmez, büyü tesir etmez, kısmet bağlamak tesir etmez. Bunlar, yapanlara günah yükler, ama üzerine yapılan kimseye zarar vermez. Allah’a sığının, hiç bir şey olmaz.


d. Yavuzun Mısır Seferi


Soru:

Bazıları Yavuz Sultan Selim için, Avrupa dururken Mısır’a ve müslüman ülkelere yönelmesini eleştirerek, “O zalim bir padişahtı.” diyorlar. İzah eder misiniz?


Tabii, müslümanın müslümanla savaşı doğru değil; bunu biliyoruz. Ölen de, öldüren de tehlikededir. Müslümanın müslümanla savaşmaması lâzım! Ama, tarihteki çeşitli savaşların neden, nasıl yapıldığını iyice tahlil etmek icab ediyor. Yapılan

savaşın kim tarafından çıkartıldığını ve ne maksatla çıkartıldığını araştırmak lâzım!

Meselâ, zulme uğrayan, hücuma uğrayan kendisini savunacak; bu normal... Bu gibi durumlar olabilir.

Esas itibariyle, eskilerin hakkında biz hüküm verecek değiliz. Çünkü, zamanımızın meselelerini bile doğru değerlendiremiyoruz. Adamları tanımıyoruz.

661

e. İstişare Etmek


Soru:

Bir işin sonu hakkında, “İyi de olabilir, kötü de olabilir.” diye aklımıza geliyorsa, nasıl davranmalıyız?


O zaman danışsın! Yâni, kendisi karar veremiyor, kararsız Kasım durumuna düşüyor. O zaman üç-beş kişiye danıştıktan sonra, istişârenin sonucuna uysun!

Bu durumlar olabilir. Birbirine yakın meselelerde nüansları ayırmak mümkün olmaz, karar da veremez bazan insanlar... O zaman aklı eren insanlara danışmak; istişare diyoruz buna, meşveret yapmak diyoruz. Bu İslâmî bir şeydir, bunu tavsiye ederim.


f. İncil’in Aslı


Soru:

İncil’in aslının bulunduğu söyleniyor; doğru mu?


Hayır, İncil’in aslı bulunmuş değil! Yalnız, İncil’in aslından bazı parçalar, Lût Gölü’nün kenarındaki bazı mağaralarda, Humran Mağaraları’nda rutubetten birbirine yapışmış tomarlar halinde bulunmuş. Onları elektronik usüllerle birbirinden ayırmışlar. Parçaları dağılmış. Ürdün Müzesi’nde, Biritish Museum’da, Avrupa’da, Amerika’da bazı parçaları varmış. Oralarda bazı gerçeklerin yazılı olduğu söyleniyor.

Bir de Barnabas İncili diye bir İncil var ki, o tahribata uğramamış İncillerden birisidir diye tanınıyor. Onda Peygamber Efendimiz ile ilgili haberler tahrifata uğramamış, silinmemiş, kazınmamış diye söyleniyor. Ama İncili’in tam aslı maalesef elde değil...

Kur’an-ı Kerim’den başka kitabın aslı elde değil... El-hamdü lillâh, Allah bize Kur’an-ı Kerim’i nasib etmiş... Bizi en sevgili kulu Peygamber Efendimiz’e ümmet eylemiş.


g. Azrâil AS’ın Can Alması

662

Soru:

Azrâil AS aynı anda binlerce insanın ruhunu nasıl alıyor? Açıklarsanız bizleri aydınlatmış olursunuz.


Nasıl bir düğmeyi çevirdiğiniz zaman, sigortayı çıkarttığınız zaman bütün evin ışıkları sönüyorsa, kırk tane elli tane lamba bile olsa hepsini tek tek söndürmeye ihtiyaç olmuyorsa… Azrâil AS da Allah’ın öyle bir kabiliyetli ve onu yapmaya muktedir kılınmış meleği olduğundan, ölen insanların sayısının çokluğu, onun hepsi ile meşgul olup canlarını almasına mâni değildir.


h. Türkiye Dâru’l-İslâm


Soru:

Son zamanda en tartışmalı konu; Türkiye darü’l-harb midir, dârü’l-İslâm mıdır?


Evet tartışmalı bir konudur. Bu konuda kitaplar da yazılmıştır, makaleler de olmuştur, mecmualarda yazılar da yazılmıştır. Ulemamızın kanaati; dârü’l-harb değildir, dârü’l-

663

İslâm’dır.

Allah’ın ahkâmının bazısı icra edilmiyor ama, İmâm-ı Âzam hazretlerine göre dârü’l-harp olma şartları teşekkül etmemiştir. İmâm-ı Şâfî Hazretleri’ne göre darü’l-harp değildir.

Bazıları da:

“—Darü’l-harb şartı, Allah’ın ahkâmının uygulanmama- sıdır. Uygulanmadı mı dârü’l-harbdir.” diyorlar.

Ama dârü’l-harb dediği zamanda yapılacak çalışmalar ve işlemler, dârü’l-harb hukukuna göre olması lâzım! Öyle bir durum yok; öyle bir durumdan başka durum var, yani dârü’l-harb değil.


i. İran’ın İslâm Anlayışı


Soru:

İran, Türkiye müslümanlarına İslâm konusunda yeterli olabilecek şeyler verebilir mi?


Veremez, çünkü mezhep farkı var ve bizim an’anevi kitaplarımızdaki ve hadis koleksiyonlarımızdaki hadislerin hepsini kabul etmiyorlar. Onların hadis anlayışına göre, hadis rivayet etmiş olan bazı sahabenin üstünü çiziyorlar, kabul etmiyorlar. Bazı sahabeye karşı, onların rivayetlerini kabul etmeme durumları var. Malzemelerinde bize göre eksiklik olduğundan yeterli olmaz.

Bizim kendi fıkhımızın bazı ahkâmını kullanmak zorunda kalıyorlar. Yakın olduğu için sıkıştıkları bazı konularda İmam Cafer-i Sâdık Hazretleri’nin denilen mezhepte İmâm-ı Âzam Efendimiz’in, Hanefî fıkhının ahkâmından faydalandığını duyuyoruz.


j. Adak Adamak


Soru:

Dinimizde adak adamak ne tür şartlarda gerçekleşiyor? Adak adadığımız zaman onu kesmek mecburiyetimiz ne kadardır?


Adak bir mecburiyettir. İnsan kendi kendisini o işi yapmaya mecbur ediyor, söz veriyor. Allah bu sözün yerine getirilmesini

664

ister. Onun için, bir insan bir şey adadığı zaman, mümkünse o kurbanı adak kurbanını kesmesi lâzımdır.

Adak, Türkçe bir kelimedir. Bir şeyi adamak, vaad etmek mânasına geliyor. Bunun Arapça’sı nezirdir, nezretmek deniliyor.

Nezir yerine getirilir. Bu konuda söylenecek bir husus şudur:

Peygamber Efendimiz:

“—Eğer adam bir günah şeyi nezretmişse, yemin etmişse, o zaman o günah şeyi nezretti, yemin etti diye tutmaz. Onun cezasını verir, yeminin kefaretini verir; günah olan şeyi yapmaz. Ama sevaplı şeyde sözünde durması gerekir.”

Günahlı şeyde sözünden vazgeçip, onun cezasını ödeyip yapmamak daha iyidir.


k. Cinler


Soru:

Cinleri esir etmek mümkün müdür? Cinler aracılığıyla olaylara, maddî dünyaya etki edilebilir mi? Birisi elindeki kitabı bir yerinden iple bağlamış, insanlardan haber veriyor. Büyücülük ne ölçüde yapılır?


Büyücülük diye bir şey yoktur, yapılmaz. İslâm’a göre böyle bir şey yoktur.

Cinler de Allah’ın görünmeyen mahlûklarıdır. Bazı kimselerin gözüne görülebiliyor. Onların insanlarla, insanların onlarla bazı münasebetleri vardır. Kur’an-ı Kerim’de de bunlardan bahis geçiyor.

Bazı şeylerden haberler vermek, sağlam bilgi değildir. Onları esir etmek, onları kullanmak (istihdam) deniliyor, tehlikelidir. Sonunda bu gibi şeylerle uğraşan kimseler uğraştıklarıyla baş edemeyip feci durumlara düşmüşlerdir. Pek oyuna gelmeyen bir konudur. Uğraşan felâkete uğrar.

Cincilere gidip sormak doğru değildir, o da İslâm’a aykırıdır.


l. İskender Paşa


Soru:

İskender Paşa hakkında bilgi verebilir misiniz?

665

İskender Paşa76 Fatih Sultan Mehmed’’in oğlu II. Bayezid’in en sadık vezirlerindendir. İtimadlı veziri, komutanı olduğu için, kendisi İstanbul dışına gittiği zaman, bu zâta emanet edermiş şehrin yönetimini... Demek ki, has, halis, güvenilen itimadlı bir kimse imiş. Trabzon’da da bu tarihlere yakın bir İskender Paşa Camii var... Belki Trabzon’a da gitmiş, oralara da böyle camiler filân yaptırmış.

Muhtelif yerlere hayrat ü hasenâtı olan itimadlı mübarek bir zât ki, asırlar geçtikten sonra caminin cemaati kesilmişken, kurşunları çalınmağa, sökülmeğe başlamışken, Hocamız Mehmed Zâhid Kotku gibi bir zât, buraya (İskender Paşa Camii’ne) imam tayin oluyor. Ondan sonra, o mübârek zâtın nice nice defalar duasına mazhar oluyor.

Camisi genişliyor, büyüyor, canlanıyor, İstanbul’un en faal camilerinden birisi haline geliyor; nice nice hayırlar, ibadetler, taatler yapılıyor. Bunlar da bu zâtın bir mânevî mazhariyeti



76 İskender Paşa (ö. 1506): Fatih Sultan Mehmet ve II. Bayezid dönemlerinde çeşitli valilik görevlerinde bulunmuş bir Osmanlı veziri ve Balkanlarda yapılan fetihlerde önemli bir rol oynamış olan bir akıncı kumandanıdır. İskender Paşa, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında müslüman olarak akıncılığı seçen Bizans kökenli Köse Mihal'in soyundan gelir. Fatih’in en güvendiği komutanlardan biriydi. Bosna'nın yeni Osmanlı Devleti'ne katılmış olduğu yıllarda, 1475 yılında Bosna Sancağı'nın beyi oldu. Bu sırada Bosna, 1463-1479 Osmanlı-Venedik Savaşı'nın ön cephelerinden biriydi. 1477 yılında İskender Paşa Venedik Cumhuriyeti topraklarına bir sefer düzenledi. Isonzo ve Tegliamento nehirlerini aşarak Venedik kentini tehdit etti. İskender Paşa 1480 yılında Rumeli Beylerbeyliği'ne getirildi. 1483 yılında vezir rütbesini kazandı. 1485 yılında ikinci, 1498 yılında ise üçüncü defa Bosna beyi oldu.

1491 yılında kendine tahsis edilmiş olan arazi üzerinde Galata Mevlevîhânesi'ni inşa ettirmiştir. Ayrıca 1500 yılında Saraybosna’da bir Nakşibendi tekkesi yaptırmıştır. Fatih'te Bâlî Paşa Camii kitabesinde adı geçen İskender Paşa da aynı kişidir ve cami Bâlî Paşa ile evli kızı Hümâ Hatun tarafından yaptırılmıştır. 1505 yılında da İstanbul'un Fatih semtinde İskenderpaşa Camii’ni yaptırmış, bu cami için birçok tarla, bahçe, dükkân ve ev, bir kervansaray, Vize'de çiftlik ve birçok köy vakfetmiştir. Ayrıca Vize'ye bağlı Çakallı köyünde bir mescid yaptırmıştır.

Hicrî 912, Milâdî 1506 yılında vefat etmiş, Çakallı köyündeki mescidinin yanına defnedilmiştir. Günümüzde bu mezar kaybolmuştur.

666

olduğunu gösteriyor.

Hocamız nereye gitse, orada Hatm-i Hâcegân’ı yaptıktan sonra dua ederken, sâdât ve meşâyihimizin adını zikrederdi, arkasından İskender Paşa’ya da dua ederdi. Yâni, Ankara’da da olsa, Konya’da da olsa bu İskender Paşa’yı unutmazdı. Ben de imrenirdim bu adama...

667