14. DÜNYAYA ALDANMAYALIM!

15. TÜRKİYE’DE YAPILAN HİZMETLER



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn… Hamden kesîren tayyiben mubâreken fih… Alâ külli hâlin ve fî külli hîn… Ve’s-salâtü ve’s- selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîne’t-tayyibine’t-tàhirîn… Emmâ ba’d;


a. Allah’ın Emrine Razıyız


Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Burada bulunduğumuz zaman içinde sizlere bu vakitlerde konuşma yapma imkânı, fırsatı buldum. Ana fikirlerimizi anlamış olduk, birbirimizi dinlemiş olduk.

Allah’a hamd ü senalar olsun, mü’miniz, müslümanız. Peygamber-i Zişan’ımız Muhammed-i Mustafa’ya bağlıyız, Kur’an- ı Kerime bağlıyız, İslâm dinine müntesibiz. Kendi arzularımızı, nefsimizin isteklerini, heva ve hevesimizi bir tarafa bırakmışız, razı olmuşuz, İslâm’a teslim olmuşuz.

“—Kendi kafamı, kendi nefsimi, kendi arzumu önemsemiyorum, esas almıyorum. Onu bıraktım, İslâm’a teslim oldum.” demişiz.

Bu, mühim bir olaydır. Çünkü herkes dünyada kendisinin şahsi arzusuna, tercihine göre yaşıyor. Herkes istediğini yapıyor, kendisinin istediğini yapıyor. Biz kendi isteğimizi bırakıyoruz.

“—Benim isteğim yok ya Rabbi! Sen ne istediysen, ben onu kabul ediyorum. İslâm ne söylerse, hoşuma gitse de gitmese de, ben onu uygulayacağım. Tabi olacağım, söz dinleyeceğim!” demiş oluyoruz.


Devam ediyor bu düşüncemiz. Aklımıza bin bir türlü fikir gelir, etrafımızdan bin bir çeşit söz duyarız, çeşit çeşit dillerden çeşit çeşit fikirler taşıyan kitaplar okuruz... Bu fikrimiz devam ediyor.

Biz Kur’an’a bağlıyız, Peygamber-i Zişan’ımızın sünnetine bağlıyız, İslâm’a teslim olmuşuz, başka fikirleri bir kenara

291

koymuşuz. Bizim amacımız dünya değil, dünyalık değil, para değil, menfaat değil. Hatta, bunları feda etmek gerekse bile, parayı, pulu, malı, evlâdı, iyali, evi, barkı, memleketi, işi, zevki, keyfi terk edip’ Allah ne emrettiyse onu yapmamız gerekir diye düşünüyoruz. Yapabilir miyiz? Ayrı. Olmadık şey için önceden övünmek olmaz. İnsan imtihan olduğu zaman, ne derecede sözüne sàdık olduğu o zaman ortaya çıkar. Önceden söylenen sözler bir şey ifade etmez.


Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz,

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.


Davranışı, insan öyle yapabilir mi bilmiyoruz. Allah bizi zorlu imtihanlara tabi tutmasın. Yüksek yüksek konuşup da, sonra mahcup duruma düşürmesin. İnsan böbürlenirse, kibirlenirse, yüksekten konuşursa; bol keseden atarsa; Allah onu, kanun-u İlahisi böyle. Umumiyetle mahcup ediyor. Yüksek perdeden konuştu diye, attı-tuttu, iddialı konuştu diye, büyük konuştu diye mahcup ediyor. Onun için, Mehmed Akif rahmetli diyor ki:

292

İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum, Nevruz?

Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek.

Lafı bol, karnı geniş soyları taklit etme;

Sözü sağlam, özü sağlam adam ol, ırkına çek!


Bizim eski büyüklerimizin ana vasfı budur. Yapılan iyilikler söylenmez, yapıldığı zaman unutulur.

“—Yâhu ben öyle bir iyilik mi yapmışım, hiç hatırımda yok. Doğru mu söylüyorsun? Hatırımda yok, unutmuşum.” İyilikler anında unutulur. Çünkü iyiliklerin söylenmesi, başa kakılması, İslâm’da kötü bir huydur. Unutulur.

“—Ha, ben sana borç para mı vermişim? Vallahi farkında değilim. Verdiysem öyledir, belki vermişimdir. Senin bana borcun varsa, veriyorsan iyi düşün. Varsa ver borcunu geriye. Yoksa ben hatırlamıyorum.”


Kötülükler hiç unutulmaz. İnsan kendi yaptığı seyyiatı, kötülükleri hiç unutmamalı… Neden? Onların affedilip edilmediğini bilmiyoruz.

Kötülüğü yaptım, falanca yaşımda şunu yaptım. Ah, keşke yapmasaydım. Filanca yaşımda şöyle yaptım. Ah, keşke yapmasaydım. Ömrümü şu yolda harcadım. Ah, keşke harcamasaydım ve sâire…

Bunları biliyoruz ama, Allah bunları acaba affetti mi- affetmedi mi? Belli değil. Bir af belgesi elimize gelmedi, ne olacağımız belli değil. Mahkeme-i Kübra’da nasıl çıkacak hesabın sonu bilmiyoruz.


Hazreti Ömer RA diyor ki:

“—Mağrip ile maşrikın arası benim olsaydı, Doğu’yla Batının arasındaki bütün mal, mülk, varlıklar benim olsaydı, kıyamet gününün korkusundan hepsini infak ederdim.” Hazreti Ömer Asere-i Mübeşşere’den, böyle diyor. Niçin söylemiş bu sözü? Yaralandığı zaman, hançerlendiği zaman; yarası ağır, ölecek gibi, başındaki yakınları demişler ki:

“—Yâ Ömer. Ne mutlu sana, öncekiler senden razıydı, Peygamber Efendimiz razıydı, Ebû Bekr-i Sıddîk seni seçmişti, razıydı, seviyordu seni. Öncekiler senden razıydı, geride kalanlar,

293

bizler de senden razıyız ya Ömer. Ne mutlu sana!” Acı acı gülmüş, demiş ki:

“—Sizin sözünüze gafiller aldanır. Sizin sözünüze aldanmam ben. Vallahi, Allah’a yemin ederim ki, mağrib ile maşrık arası benim olsaydı, kıyamet gününün korkusundan hepsini infak ederdim.”


Hazreti Ömer’in gözyaşlarından yanağı iz etmiş derler. Dereler yamaçlara iz bırakır. Toprağı alır götürür ama göz yaşının yanakta iz bıraktığını ben kitaplarda okudum.

Hazreti Ömer’in ağlamasından, gözyaşından, yanaklarında iz varmış. Nasılsa? Büyük söylemiyoruz ama böyle olmamız gerektiği için söylüyoruz. Böyle olmamız lâzım. Yani, bir imtihan olsa, malı vermek lâzım. Bir imtihan olsa, canı vermek gerekir. Bir imtihan olsa, Allah’ın buyruğunu tutmak gerekir. Nefsinin arzusu peşinde gitmemek gerekir. Müslüman böyle yapmalı.

Yapabilir misin? Yapabilir miyim? Bilmiyorum. İnsanoğlu Zayıf mahlûktur, aciziz, şaşkınız, zàlimiz, cahiliz, hiç övünecek halimiz yok. Şimdiye kadar ki hayatımızdan, bundan sonraki hayatımızın ne olacağı da aşağı yukarı belli. Perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğundan, övünmüyoruz. Yalnız, böyle olması gerektiği için söylüyoruz bunları, böyle olmalı… Allah’ın emri her şeyin üstünde tutulmalı. Kişinin kendi fikrinin, aklının, zevkinin, düşüncesinin, menfaatinin de üstünde olmalı diye düşünüyoruz.

İnşâallah yaparız. Allah kuvvet verirse yapabiliriz. Vermezse, bizi de şeytan aldatır, nefis aldatır, şu fani dünyanın zevkleri aldatır. Biz de aldanmışlardan oluruz, biz de imtihanı kaybetmişlerden oluruz. Bilemiyoruz, Allah yardımcımız olsun. Allah basiret versin. Allah, şeytana ve nefse uydurmasın. Allah, fani dünyanın fani menfaatleri, zevkleri ve lezzetlerine kapılıp; ahireti berbat edecek işler yaptırmasın.


b. Ankara İlâhiyatta Hocalık


Şimdi Hocamız beni vazifelendirdi. Mehmed Zâhid Hoca Efendi Hazretleri lütfetti, kızıyla beni evlendirdi, damatlığa kabul eyledi. Ben onun aciz, naçiz bir yakını idim. Emretti, Ankara’ya

294

gittim. Emretti, İlahiyat Fakültesi’nde imtihana girdim. Emretti, orada kaldım. Lütfetti, yardım etti, dua etti, himmet eyledi, orada üstün başarılar nasib oldu; o kadar muhaliflerin arasından, hasımların, rakiplerin arasından imtihanı kazandık. Doktora parlak bir şekilde nasib oldu, Doçentlik parlak şekilde nasib oldu, Profesörlük parlak şekilde nasib oldu.

Ben bunları istemiyordum. Ne zaman İstanbul’a gelsek, İstanbul’dan dönüşte Hocamız ağlardı. Bizi ve torunlarını uğurlarken gözleri yaşarırdı, hassaslaşırdı, ağlardı. Ben de üzülürdüm, derdim ki:

“—Gitmeyelim Ankara’ya, ayrı olmayalım sizden…”

“—Yok, gidin!” derdi. “Ne zaman profesör olacaksın?” derdi.

Ben Asistanken sorardı bana:

“—Ne zaman profesör olacaksın?”

Doçentken sorardı:

“—Ne zaman profesör olacaksın?”


Askerlik yapmağa gittim, askerlikten sonra fakülteye beni almak istemediler. Ben biraz mutaassıb bir insan olduğum için, sevmediler beni. Gericidir diye ilerici profesörler beni almak istemediler fakülteye. Ben o zaman Hocamız’a gittim:

“—Bana biraz zorluk çıkartıyorlar. Fakülteye dönmek hakkımdır, kanuni hakkımdır. Askerlikten önce nerede vazife görmüşse, dönüşte oraya gelebilir. Ama almak istemiyorlar, oyunlar olabilir. Ben de zaten istemiyorum, bundan sonra emredin, müsaade buyurun, İstanbul’a geleyim!” dedim.

“—Yok dedi, hayır dedi. Ne zaman profesör olacaksın?

“—Şimdi doçent oldum ama daha beş sene var profesörlüğe...” “—Tamam, profesör ol da öyle…” dedi.

Beni hiç profesör yapacakları yoktu İlahiyat Fakültesinde, yapmazlardı. Yani, mümkün değildi. Beni ve Fakülteyi tanıyan dostlar da bilirler. Bu Mehmet Ali Torlak filan benim talebemdir, onlar bilirler. Bizim fakültede beni profesör yapmazlardı, mümkün değildi. Yapmak istemezlerdi, çok kızarlardı bana. Bütün gericilik olayların müsebbibi ben olurdum fakültede, hep suçlar benim üzerime yıkılırdı.

“—Ah, şu Es’ad Hoca, mürteci Es’ad Hoca!” “—Ah, şu Es’ad Hoca’nın mürteci talebeleri…”

295

Hep muhatap bizdik, bizi almak istemezlerdi ama, vallahi bilmiyorum nasıl oldu?

Onlardan bir profesör geldi, bana dedi ki:

“—Aziz dostum, kardeşim!” Ben ondan yaşça biraz daha küçüğüm. “Sen niye profesörlüğe müracaat etmiyorsun yahu?” dedi.

Ben şöyle yüzüne baktım, alay mı ediyor benimle diye acı acı güldüm. Çünkü biz profesörler kurulunda, masanın bu tarafına oturuyoruz. Sekiz dokuz tane tefsir hocası, hadis hocası. Ben, falanca, filanca… İşte sanat tarihinden milliyetçi insanlar filan… Biz böyle bir tarafta oturuyoruz. Karşımızda da Halk Partili, mason, masonluk teşkilatına girmiş, içkici ve sâire filan filan insanlar… İsimlerini söylemeyeceğim kimseler... Oylarımız terazi gibi, bazen böyle oluyor, bazen böyle oluyor. Aradaki bir tanesi bu tarafa gelirse biz, o tarafa giderse onlar.

“—Niye profesörlüğe müracaat etmiyorsun?” diyor şimdi bana karşıdaki hasmımız.

Her kurulda kavga ediyoruz biz. Biz bir şeye ak dersek, onlar

296

kara diyor. Biz olsun dersek, onlar olmasın diyor. Böyle bir mücadele... Bana soruyor: “Niye profesörlüğe müracaat etmiyorsun?”

Ben de dedim ki:

“—Siz oy vermezsiniz ki… İşlemlerin kuruldan geçmesi mümkün değil, oy vermezsiniz.”

Çünkü profesörlükte bu kuruldan geçecek; ondan sonra üniversitenin kurulundan geçecek. Üniversite kurulunda hiç mümkün değil... Burada yarı yarıya, bir tanesi bu tarafa bastırsa belki geçer de; orada benim sakallı olduğumu duysunlar, resmimi görsünler, şöhretimi işitsinler mümkün değil…

“—Aziz kardeşim, sen müracaat et, ben sana yardımcı olacağım!” dedi.

Allahu ekber!


Ben arkadaşlara geldim dedim:

“—Yahu bu adam bana müracaat et diyor, beni böyle ortaya çıkarıp da, bir oyun mu yapmak istiyorlar?” “—Yok!” dediler. “O öyle dediyse, sözüne göre hareket eder. Sözünde doğrudur, dönmez.” dediler. Yani, “Düşmanlık yapacaksa, açıkça yapar. Öyle dediğine göre, demek ki yardım edecek.” dediler.

Her halde rüya filan gördü diyorum ben, Allah-u a’lem. Rüya mı gördü, ne olduysa? Hocamız mı göründü rüyada, adam bana yardım teklifine geldi.

“—Aziz kardeşim, sen müracaat et! Ben senin işlemlerinde koşturacağım!” dedi ve koşturdu. Nefes nefese oradan oraya, oradan oraya; bütün işlemlerimi yapmakta yardımcı oldu. O yardım etmeseydi, olmazdı. Neden oldu, nasıl oldu bilmiyorum, oldu hàsılı…


Ben üniversitede kalmak istemiyordum, Hocamız’ın yanına gelmek istiyordum. Hocamız, “İlle profesör ol, öyle gel!” diye beni böyle öteliyordu; fakülteden ayrılmakta...

Şimdi, Hocamız, “Bu vazifeyi benden sonra, evlâdım sen yapacaksın!” dedi, biz de bu vazifeyi yapmağa çalışıyoruz. Bu, maddi ilim ile olan bir şey değil, başka bir şey bu. Yani, üniversite de benim gibi bir sürü profesör var. Benim talebelerim profesör

297

oldu şimdi. On tane, on beş tane talebem profesör var.

Profesörlük işi değil, başka bir şey bu. Biz mazeretimizi arz ettik, dedik ki:

“—Bizim haddimiz değil, yani çok zor bir iş bu…” “—O zaman size yardım ederler.” dedi Hocamız.

Ben bu yardım ederler sözünü; mânevî bir yardım olarak anladım. Kim diye soramadım. Utancımdan, kim yardım edecek bana o zaman diyemedim. O zaman size yardım ederler dedi, Hocamız. Biz de pekâlâ dedik, bu hizmete koyulduk.


Bu hizmetleri yaparken, ilk önce kitaplarımızı, Hocamızın kitaplarını neşredelim diye bir kitabevi kurduk [Seha]. Sonra, Hocamız sağlığında demişti ki:

“—Bak, herkesin bir vakfı var Osman, bizim de bir vakfımız olsun!” demiş.

Osman Çataklı, Vakıflar Genel müdürü. Vakıflar Genel Müdürü olduğu için, ona söylemiş. Kurulmamış vakıf. Biz gençler olarak duyduk bunu Ankara’da, genç ihvan. Hocamız böyle bir şey söylemiş de, hala çıkmamış. Biz oturduk genç taife, Hakyol Vakfını hazırladık. Tüzüğünü hazırladık, her şeyi düşündük, taşındık, yazdık, çizdik, götürdük Hocamıza okuduk.

“—Siz bir vakıf kurulmasını arzu buyurmuşsunuz da, arzunuz ifa olunmamış, gecikmiş. Veya hazırlık yolunda işte böyle aylar geçmiş, biz bunu hazırladık.” dedik.

Aldı şöyle baktı, okuttu bize.

“—Güzel dedi. Allah yardımcınız olsun. Hadi bakalım!” dedi.

Hocamızın duasıyla, Hakyol Eğitim Dostluk ve Yardımlaşma Vakfını kurduk.


c. Hocamız’ın Vefatından Sonra…


Hocamız ahirete irtihal eyledi 13 Kasım 1980 Yılında... Görev benim gibi bir insanın omuzları üstüne yıkıldı, büyük görev. Yüzbinlerce müridimiz var. İskender Paşa tekkemizin mensubu var. Zor. İlk önce bir kitap evi açtık, sonra dergiler çıkarmağa başladık derken; 1980 yılı, 1997 yılı... On altı sene içinde ihvanımızın çalışmalarıyla, sıfır sermaye ile, sıfırdan başladık. Para istiyoruz, para umuyoruz, para bekliyoruz, para yok. Biz de

298

parasız başladık her işe.. Allah’a hamd ü senalar olsun. Bugün bir Hakyol Vakfımız var, yüzlerce şubesi var. Her ilde, ilçede, bucakta, beldede şubesi var.. İlim, Kültür ve San’at Vakfımız var, şu kadar şubesi var.. Çevre Kültür, Ahlâk Derneklerimiz var, şu kadar şubesi var.. Yani, dallı, budaklı, elli, ayaklı, karmaşık, sarmaşık bir koca teşkilat olduk. Türkiye’de, Almanya’da, İsveç’te, İngiltere’de, Amerika’da, her yerde dalımız, budağımız, yaprağımız, çiçeğimiz var.


Buradaki dalımızın da adı: Ebrar Vakfı... Buradaki çiçekler de sizler. Böyle gidiyor. Bilmiyorum nerden oluyor, bu değirmenin suyu nerden geliyor, bu işler nasıl böyle oluyor bilmiyorum. Sydney de bizim binanın açılışında bulunduk, açılış merasimini yaptık. Mehmed Zâhid Kotku Dergahı, Nezahet Kitabevi ve sâirenin açılışı... Ve orası şimdi altı yüz, yedi yüz bin dolarlık bir mülk oldu.

Sydney’den birileri demişler ki:

Yahu nasıl aldınız siz burayı? Yani, nasıl alabildiniz burayı? Her halde size Es’ad Hoca yardım etti demişler. Her halde bir çek mi yazdı ne yaptı? Her halde beni banker mi sanıyor, ne yapıyorlar? Veyahut, tek gözlü Korsanın kumluğa gömdüğü hazineyi buldum da, oradan mı harcıyorum sanıyorlar bilmiyorum. Her halde Hoca bir çek yazdı, öyle aldınız filan dediler...

Hayır, bize Hocamızın duası berekâtıyla oluyor bu şeyler işte böyle. Bir çalışmalar oluyor.


Türkiye’de para toplamak tatsız bir şey olduğundan, hoş olmadığı için, istemek zor olduğundan; bizim vazifemiz istemek değil, vermek olduğundan; hizmet etmek olduğundan; Peygamber Efendimiz hizmeti tavsiye ettiği için, istemeği yasakladığından; Sahabe-i kiram, devenin üstündeyken kamçısı yere düşse; “Kardeşim, su kamçıyı alıver!” demediğinden; istemediğinden yani, su kamçıyı alıver demediğinden; deveyi ıhtırıp, kamçıyı alıp, deveye binip, tekrar çıktığından; biz dedik ki:

Alnımızın teriyle çalışırız, para kazanırız, işleri götürürüz... Başladık böyle bu mantıkla çalışmaya, yirmi küsur şirketimiz var... Her şirketimizin, rakamlarını bilemediğim kadar milyar

299

sermayesi var... Ama, bunlar nasıl başladı? Sıfır sermayeyle başladı. Bizim bu sıfır..sıfır, sıfır..sıfırlar; bizim galiba amblemimiz, veya imzamız olacak. Yani sıfır..sıfır, sıfır..sıfır. Hiç bir şey yok, sıfıra sıfır, elde var sıfır. Sıfır çarpı sıfır, eşit sıfır. Sıfır bolu sıfır, eşit sıfır.

Yirmi kusur derneğimiz var, beş yüze yakın sosyal kuruluşumuz var, yüz otuz yerden yansıtıcılarla yayın yapan, uzaydan yapan; Avrupa’dan, Orta Asya’ya, Suudi Arabistan’a kadar yayınları dinlenebilen; çanak varsa dinlenebilen muhteşem bir Radyomuz var. Çok güzel yayın yapan bir Radyomuz var. Dört tane dergimiz var. Türkiye’nin en tirajlı, tirajı yüksek dergilerden; en devamlı dergilerinden. Hastanelerimiz var, muayenehanelerimiz var, kadın doğum hastanesi var, Anaokulu öğretmeni kurslarımız var, Kur’an kurslarımız var, bir sürü.. Bir sürü müessesemiz var. Yüz binlerce kardeşimiz var, adlarını bilmeyiz, listesi yok. Mahsustan yaptırmadım listeyi, yani şey olmasın diye yazıya geçirtmedim. Her yerde çıkar karşımıza böyle…

El-hamdü lillâh, etkin bir gücümüz var… Türkiye’de politikaya tesir ederiz, istediğimiz Belediye Başkanını seçeriz, seçtirmişizdir. Biz istemeseydik seçilmezdi. İstediğimiz siyasiyi seçtiririz. Yani böbürlenmek için söylemiyorum. Kilit oluyoruz, anahtar oluyoruz. Düşünüyoruz, karar veriyoruz, destekliyoruz, öyle oluyor.. Hesap ortada, desteklemesek öyle olmayacak. Böyle bir durumumuz oluyor, El-hamdü lillâh


d. Avusturalya’ya İlk Gelişimiz


Bir sürü düşmanımız var, bir sürü rakibimiz var, bir sürü hasmımız var, bir sürü de dostumuz var... Hayat bu. Böyle devam ediyor. Şimdi kardeşlerimiz buraya işçi olarak geldiler. Kardeşlerimiz ilk önce bizi çağırdılar, dediler ki;

“—Hocam, Avustralya’ya gelin!” “—Çok uzak yer, nasıl gelelim?” “—Bir hafta bile olsa, gelin!” dediler. “İlan ettik, olmaz!” dediler.

Bizim ilk gelişimiz öyle oldu. Melbourne Hava alanından bayraklarla, tekbirlerle, muazzam kalabalıkla, gürültüyle,

300

patırtıyla bizi karşıladılar.

Ben korktum. Yahu, eyvah. Şimdi İngiliz hükümeti polisleri çevirecek, askeriye bizi alacak içeriye, hapse tıkacak.

“—Siz misiniz tekbir getiren, siz misiniz Lâ ilâhe illa’llah diyen, siz misiniz şalvar giyen, sarık saran; haydi bakalım hapse!” diyecek sandım ben.

“—Yok, burada öyle bir şey olmaz. Burada hürriyet var!” filan dediler.

Biz de şaşırdık:

“—Allah Allah, burası ne biçim diyar!” diye.

Buraya öyle geldik.


Bir edep, bir terbiye buradaki cemaatte; böyle el pençe divan duruyorlar.

“—Allah Allah! Yâhu, siz bu edebi nereden öğrendiniz? Bu sevgi, bu saygı, bu tasavvufi terbiye… Bu böyle bayağı bir tekkede yetişmiş olan müridlerin işi. Siz bunu nereden sağladınız?” dedim.

Dediler ki:

301

“—Hocam, siz gelmeden önce Risâle-i Halidiyye’yi okuduk. Halid-i Bağdadi Efendimiz’in Âdâb-ı Zikir Risâlesi’ni okuduk. Müridin şeyhe karşı âdâbı nedir, ve sâire; bunları biliyoruz. İşte bu âdâb oradandır.” “—Mâşâallah, Allah nazardan saklasın!” filan dedik.

Böyle bir güzel durumla karşılaştık. Daima bayramlarda, kandillerde buradan telefon gelir, devamlı böyle bir muhabbet, devamlı bir ilgi, devamlı bir sevgi… Uzak bir yer, iki defa da uçak kazası geçirdik biz böyle. Havada ölümlerden döndük. Buraya geliş, gidiş zor. Gelmek istemeyiz ama, o kadar candan böyle bir alâka var. Gelmeden de olmuyor. Güzel çalışmalar var.


Buraya gelindiği zaman kışa gidildiği, zaman olmadığı için, Türkiye’den uzun zaman ayrı kalmak; oradaki işler bakımından olmuyor ama yine de biz buraya böyle severek geldik. Burada da

çalışmalar gelişti. Melbourne’da güzel gelişmeler oldu, yurtlar açıldi. Sydney’de güzel gelişmeler oldu, Wollongong’da bir şeyler oldu, Brisbane’da bir şeyler oldu. Derken, Mildura’ya gittik, başka yerlere gittik.. Yani, burada kalınsa, çalışılsa, el-hamdü lillâh, güzel hizmetler olabilecek. Bu güne geldik.

1997 yılı Ocak ayının 1. gününe böylece geldik. Türkiye’de güçlü kuvvetli iki tane televizyon kanalımız var. Ulusal televizyon haline gelmek için teşebbüsümüz var. Bir boşluk bulursak, kanal bulursak, ulusal yayına da geçmek istiyoruz. Radyomuz var. Bir gazete çıkarmak istiyoruz, bu 1997 yılında...

Bir finans kurumu kurma teşebbüsümüz oldu. Bir sene içinde onu kuracağız, kendimize mahsus finans kurumumuz olacak. Bir üniversite kurma müracaatımız var. Üniversite kuracağız inşâallah. Günlük gazete çıkartacağız. Böyle şeyleri temenni ediyoruz, arzu ediyoruz, duanızı bekliyoruz. İnsaallah. Allah yardım eder, yardım etsin. Lütfuyla, keremiyle yüzümüzü ak etsin, tevfikini refik etsin…


Ben buradan dönünce inşâallah. Türkiye’de, o başlattığımız çalışmaları daha kuvvetlendirmek istiyoruz. Bizi herkes tanır. Reisicumhurundan başbakanına, bakanlarından, siyasilerine, milletvekillerine kadar herkes tanır. Deşifre olmuşuz, tevazu esas olduğu halde, kıyıda kenarda kalmak daha tatlı olduğu halde,

302

şöhret afetine maruzuz; Allah afetlerinden korusun.

Tanınmış bir grubuz, herkes gelir, bilir, ziyaret eder, iltifat eder, hürmet eder, ilgi gösterir, sevgi gösterir, sağ olsunlar. Gidince bir takım güzel çalışmalar yapacağız. Buradaki çalışmalar size ait. Buraya biz senede bir defa gelebilirsek, çok gelmiş sayıyoruz kendimizi. Bir ay kaldığımız zaman, çok uzun kalmış sayıyoruz.

Gideceğiz biz buradan, buranın sahibi sizlersiniz, buranın işçisi sizlersiniz, buranın pasaportuna sahip olan insanlar sizlersiniz, biz de Türkiye’deyiz. Ben buraya gelmek isterim. Burada pasaport alıp kalmak isterim ama Türkiye’dekiler bırakmazlar. Seviyorum burayı, tam benim keyfime uygun, tam benim yeşilcilik anlayışıma uygun, tam benim çevre anlayışıma, benim hayallerim burada hakikat, temenni ettiğim şeyler Türkiye için burada mevcut, ben burayı isterim ama beni bırakmazlar. Başta Hocamız Rh.A. bırakmaz.

“—Sen Türkiye’yi bırakıp nereye gittin?” der.

Gidemem, gitmem. Yani, Türkiye’de çalışmam gerektiği için, buraya gelmem. Paramız var, burada hepinizi barındıracak kadar yer alırım ben kendi paramla. Allah’ın bana verdiği kendi paramla, kendi evimle. Kendi evimi-barkımı satarak, buradan deniz kenarından malikâne alırım. Ama gelemem. Buradaki çalışmaları siz yapacaksınız. Buradaki çalışmalara ben size yardımcı olmağa çalışırım ama Türkiye’de kendimizin yapacağımız başka çalışmalar var, büyük çalışmalar var.


Televizyon çalışmamız var. Ak Televizyonumuz kuruldu, iki bölgesel yayın devam ediyor. Ulusal yayın olarak, biz de varız diye, İslâmî bir yayın yapmak üzere çıkmak istiyoruz. Günlük gazete çıkartmak istiyoruz. Bir sürü derdimiz var, sıkıntımız var, uğraşımız var, onlarla meşgul olmak zorundayız. Onun için, istesek oradan size yardım ederiz, sizi ihyâ ederiz ama, yapamayız.

Sonra, burası bizim için o kadar büyük değil. Sizin buradaki sayınızı toplasak, Türkiye’deki bir kasaba kadar etmez. Hepiniz, ne kadar toplansa; bizim Almanya’da iki milyon işçi var, Fransa’da şu kadar var, İngiltere’de bu kadar var, Amerika’da şu kadar var... Amerika’dan telefon edip duruyorlar. Kaç defa buraya

303

Amerika’dan telefon geldi, biz buradayken. Her yerde yapılacak işler çok…


e. Avusturalya’da Yapılacak Hizmetler


Ben âcizâne, sizin burada çok güzel hizmetler yapabileceğinizi düşünüyorum. Burasını sayısal bakımdan değil, konumu bakımından önemli bir yer olarak görüyorum. Siz dünyanın müslümanlarının en çok yaşadığı Güneydoğu Asya’nın altındasınız, onu kuşatmış durumdasınız. Endonezya, Malezya, Pakistan, Hind-i Çin’i yarım adasındaki devletlerde azınlık olarak bulunanlar... Tayland’da ve sâirede, Vietnam’da, Laos’ta bulunan müslümanlar, Çin’de bulunan müslümanlar, Hindistan’da bulunan müslümanlar, dünyanın en önemli İslâmî bölgesi burası… Siz aşağıda bulunuyorsunuz, biz Türkiye’den onlara her hangi bir hizmet götürmekte zorlanıyoruz.

Ama sizin çocuklarınız İngilizce eğitimiyle yetişiyor. Siz burada İngilizceyi çok güzel bir tarzda bilen insanlar olarak yetişeceksiniz. Yani, sizin nesliniz, sizden sonraki evlâtlarınız, ana dili İngilizce olan insanlar olacak. Ve bu dil ile iyi bir çağdaş kültür almış olarak yetişeceksiniz siz burada…

Çocuklarınız her şeyi bilecek, bilgisayar kullanabilecek, programlayabilecek. Mali sıkıntınız olmayacak, işleriniz genişleyecek, mali bakımdan böyle ilk buraya geldiğiniz zamanki gibi sıkıntıda olmayacaksınız; rahat müslümanlar olacaksınız, zengin müslümanlar olacaksınız. Bilgili, görgülü, kültürlü müslümanlar olacaksınız.

Hem buraya hizmet edersiniz, bu yeni bir kıt’a, nüfusu az ama çoğalacak. Hem buraya hizmet edersiniz, hem de müslümanların en yoğun olarak bulunduğu Güneydoğu Asya’ya hitab edebilirsiniz. Yani, yönünüzü onlara doğru dönüp, onlara yönelik çalışmalar yaptığınız zaman; Çocuklarınız, torunlarınız İslâm’a çok büyük hizmetler sağlayabilir diye düşünüyorum.


Onun için, burada şimdiye kadar yaptığınız İslâmî çalışmaları müzakere etmenizi istedim. Neler yaptınız şimdiye kadar? Hangi noktadasınız? Nasıl gidiyor vaziyet? Ne var, ne yok? Nasılsınız, iyi misiniz diye ilk önce bunu bir müzakere etmenizi temenni

304

ediyorum. İkincisi de: Bundan sonra ne yapabilirsiniz? Çünkü insan ileride ne yapacağını bilir, düşünürse, hazırlığını ona göre yapar. İyi hazırlanır. Çocuklarınızı ona göre hazırlarsınız.

Bir çocuğun dışarıda top oynayan, sinemaya giden havaî bir çocuk olması da mümkündür.

“—Evlâdım, sen böyle bir çocuk değilsin! Senin amaçların, emellerin, ideallerin, gayelerin var... Sen müslümansın, sen İslâm’a hizmet etmelisin! Sen müslümanlara hizmet götürmelisin, faideli olmalısın. Onların duasını almalısın, Allah’ın rızasını kazanmalısın!” derseniz; çocuğunuz belki havaî olmaz.

Belki bizim çocuklarımızın hepsi süper olacaklar. Olağan üstü olacaklar, fevkalâde zeki olacaklar.. Çünkü buralıların bilmedikleri bir takım şeyleri bilen insanlarsınız, tek kanatlı değilsiniz, tek ayaklı değilsiniz, tek kollu değilsiniz. Hem maddeyi, hem manayı biliyorsunuz. Hem dünyayı, hem ahireti biliyorsunuz. Hem İngilizceyi, hem Türkçe’yi biliyorsunuz. Hem Osmanlı kültürünü biliyorsunuz, hem İngilizlerin adetlerini biliyorsunuz. Onun için, siz bunlardan, bunların çocuklarından daha kaliteli, daha seviyeli, daha yüksek, daha kıymetli, daha iyi yetişmiş insanlar olarak buraya da; müslümanlara ve İslâm’a da faydalı olabilirsiniz.

Onun için, bunları müzakere etmenizi istiyorum. Bir kardeşimiz buraya gelsin. Bundan sonraki konuşmayı idare etsin. Benim sıhhî durumum sebebiyle, ben şu anda biraz ayrılmak zorundayım.

Allah hepinizden razı olsun.

Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llàhi ve berekâtühû!


01. 01. 1997 Kamp Konferansı

Toowoomba-Australya

305
16. DİNDE FAKİH OLMAK
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0