09. NELERİ ÖĞRENECEĞİZ?

10. İBADETİN GÜZEL YAPILMASI



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smil’lâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultànih... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn. Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah-u Teàlâ Hazretleri ibadetlerimizi kabul eylesin... Aciz ve nâçiz ibadetlerimizi engin rahmetine ermemize vesile eylesin... Bize lütfuyla muamele eylesin...


a. Şeytanın Hileleri


Şeytan (Aleyhi’l-la’neh) bizim hasmımızdır, düşmanımızdır. Kur’an-ı Kerim’de de buyruluyor:


إَنه الشهيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتهخَذُوهُ عَدُوًّا (فاطر:٦)


(İnneş şeytàne leküm adüvvün, fettahizûhü adüvvâ) “Muhakkak ki şeytan düşmanınızdır; siz de onu düşman belleyin, düşman edinin! Şeytanın düşman olduğunu bilin!” (Fatır, 35/6) buyruluyor.

Şimdi bu bir mahlûk ve ateşten yaratılmış. Bizi doğru yoldan çıkartmağa, Allah’ın sevmediği işleri yapmağa teşvik eder, günahları işlemeğe teşvik eder. Allah’ın emirlerinin yapılmasını zor gösterir, yapılmasını istemez, yapılmamasını sağlamağa çalışır. İnsanı Allah’ın emirlerini tutmamaya, Allah’a âsî duruma düşürmeye çalışır. Kendisi emir tutmamıştır, insanoğlunu da âsî duruma, kendisinin durumuna düşürmeğe çalışır. Kendisi gibi cehenneme girsinler diye sapıtmağa çalışır.

Eğer şeytan bir insanın aklını çelemezse, onu günahı işlemeye

250

sevk edemezse, Allah’a âsî duruma düşüremezse; hiç olmazsa hayrı işletmemeğe çalışır. Hayrı işlemesin, sevaplı işi işlemesin, sevaplı işler yapıp da Allah’ın rızasını kazanmasın diye hayırlardan geri tutmağa çalışır. Hayırlardan geri tutmağa güç yetiremezse; çünkü doğrudan doğruya kendisinin bir gücü yoktur, saltanatı yoktur. Yâni ne olursa olsun yaptırırım diye bir saltanatı yoktur.

Bi’smil’lâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


إَنههُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الهذَينَ آمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهَمْ يَتَوَكهلُونَ (النحل:٩٩)


(İnnehû leyse lehû sultànün ale’llezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn) “Onun iman eden insanlar üzerine bir hakimiyeti, zorla yaptırım gücü yoktur. Rabbine tevekkül eden, iman eden kullarına zorla bir şey yaptırtamaz.” (Nahl, 16/99)

Ne yapar? Ancak vesvese verir, teklif eder. Yâni insanın karşısında ona bir takım teklifler getirip, o teklifleri ona cazip gösteren, allayıp pullayan, hoş gösteren, istettiren, canını çektiren bir varlıktır. Doğrudan doğruya bir gücü yoktur ama, burnuna halkasını taktığı kimseyi ayı oynatır gibi oynatır.

Hani ayıların burnuna zincir takıyorlar; o zaman o koca ayı ayıcının oyuncağı oluyor. Otur diyor oturuyor, kalk diyor kalkıyor. Şu taklidi yap diyor yapıyor, bu taklidi yap diyor yapıyor. Söz dinlemediği zaman burnunda halka var, çekti mi acıdığı için hayvanın burnu; bir de elinde sopası var, koca ayı o küçücük yenebileceği mahlûkun maskarası oluyor, yâni oyuncağı oluyor.

Böyle burnuna halka taktıkları vardır. Kendisinin sözünü dinleyenleri, tabi olanları vardır ama; mü’minlere, imanı kuvvetli olanlara ve Allah’a tevekkül edenlere doğrudan doğruya yaptırım gücü yoktur. Sadece teklif etme, cazip gösterme, reklam ve propaganda ve kötülüğü yaptırma gayreti vardır.

251

Şerri yaptıramazsa, şerri cazip gösterip işlettiremezse; “İçki iç, kumar oyna, zina et, şöyle yap, böyle yap; adam öldür, hırsızlık yap...” vs. bunu yaptıramazsa, hayrı işletmemeğe çalışır:

“—Namaz kılma, oruç tutma, Allah’ın yolunda gitme; sıkıcı zaten bunlar... Hacca gidip ne yapacaksın?” der.

Yâni Allah’ın emirlerine karşı insanda bir soğukluk, isteksizlik, onları sevimsiz görme gibi bir şeyi yapmağa çalışır.

Onu da atlatabilirse insan, “Ne demek yâni; Allah’ın emri de güzeldir, yasağı da güzeldir. Emri güzel şeyleri emretmiştir” diyebilirse...


قُلْ إَنه الِلَّ لََ يَأْمُرُ بَالْفَحْشَاءَ (الأعراف:٨٢)


(Kul inna’llàhe lâ ye’müru bi’l-fahşa’) “De ki ey Rasûlüm, o mü’minlere: Allah insanlara kötülük emr’etmemiştir, kötülükleri yapın dememiştir. Emrettiği şeyler, fuhşiyat değildir, güzel

252

şeylerdir.” (A’raf, 7/28)


قُلْ أَمَرَ رَبِّي بَالْقَسْطَ (الأعراف:٢٩)


(Kul emera rabbî bi’l-kıst) “De ki: Rabbim adaletli, güzel şeyleri emretmiştir.” (A’raf, 7/29) İnsanlara faydalı olan şeyleri emretmiştir. Dünyalarına, ahiretlerine, sıhhatlerine, bedenlerine, akıllarına, her şeylerine faydalı şeyleri emretmiştir.

Ne demek? Rabbimin emirleri güzeldir. Namazı güzeldir, haccı güzeldir, zekât güzeldir. Evet cebimden para çıkıyor ama, o da güzel, karşı taraf seviniyor. Benim fazlamdan alıyor, kırktan bir tanesini alıyor, kırkta birini alıyor, otuz dokuzu bende kalıyor. Malım temizleniyor, o kardeşim de seviniyor. Karşıdaki bir insanı sevindirmiş oluyorum. Oh... Ne kadar güzel!

Zekât güzeldir, oruç güzeldir. Oh... El-hamdü lillâh bedenim rahatlıyor, midem dinleniyor, sıhhat kazanıyorum, kalbim nurlanıyor... vs. Oruç güzeldir, her şey güzeldir.


Allah’ın emirleri de, yasakları da yerli yerincedir. İyi ki yasak olmuş içki; çünkü birayı bile devamlı içenlerin görüyoruz alkolik olduğunu...

“—Alkol miktarı az, efendim işte ne olacakmış filân...” Azdan çoğa, çoktan alkolikliğe, alkoliklikten dejenerasyona, dejenerasyondan hastaneye veya mezara; istikamet böyle...

Almanya’da çok gördüm, biradan mahvolmuş çok insan gördüm Almanya’da; yollarda, kenarlarda, hayır evlerinin kapılarında...

“—Bunlar burada ne yapıyorlar böyle?” dedim.

Dediler ki:

“—Bunlara bu hayır teşkilatı yevmiye bir para veriyor, az bir para. O parayı almak için buraya dizilirler, yatarlar kapıların önünde böyle koyun sürüsü gibi, davar gibi; ondan sonra buradan bu günlük paraları aldılar mı, dosdoğru yine içki içmeye giderler.”

Yâni bayağı bir insanlıktan çıkıyorlar; hem vucüt ve şekil

253

bakımından çıkıyorlar, hem de faydalı bir insan olmaktan çıkıyorlar. İnsan görüyor; o küçük dedikleri, alkol miktarı az dedikleri biranın bile bir toplumu nasıl mahvettiğini gözleriyle görüyor. Keşke videoya alsa da insan, seyrettirse başkalarına...


Şimdi yasakları da güzel yerli yerindedir. El-hamdü lillâh ki nikâhı emretmiş, zinâyı haram kılmış. El-hamdü lillâh ki içkiyi haram kılmış. Ve o kadar güzel tatlı, tuzlu, ekşi, turşu ne güzel meyvalar var, gıdalar var; onlarla gıdalansın insan! Emri güzel, yasağı güzel, lütfu güzel, kahrı güzel, hükmü güzel, her şeyi güzel...


b. Acele Etmek


Tamam, şeytan burada da kandıramadı mı; ille adam hayrı işleyecek; “Allah Allah, isyan ettiremedim, hayırdan geri bıraktıramadım!” der. O zaman ne yapmak ister? Yine peşini bırakmaz insan oğlunun: “Hayrı yapacak bu ama, şunu acele yaptırtayım!” der, kalitesini düşürmek için. Yâni yaptığı hayrın kalitesi düşük olsun, bir şeye benzemesin, tadı tuzu olmasın yaptığı ibadetin, taatın diye acele yaptırmayı emreder.

Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:33


اَلْعَجَلَةُ مَنَ الشهيْطَانَ (ت. طب. عد. عن سهل بن سعد؛



33 Ebû Ya’lâ, Müsned, c.VII, s.247, no:4256; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.IV, s.89, no:4367; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.X, s.104, no:20057; Hàris, Müsned, c.III, s.387, no:857; Hatîb-i Bağdâdî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkıh, c.III, s.287, no:1159; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.II, s.78, no:2440; İbn-i Adiy, Kâmil fi’d- Duafâ, c.IV, s.151; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, c.III, s.310, no:2358; İshak ibn-i Râhaveyh, Müsned, c.I, s.428, no:494; Ebû Hüreyre RA’dan.

Tirmizî, Sünen, c.IV, s.367, no:2012; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.VI, s.122, no:5702; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.VI, s.374; Rûyânî, Müsned, c.III, s.241, no:1076; İbn-i Adiy, Kâmil fi’d-Duafâ, c.V, s.343; Sehl ibn-i Sa’d RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.98, no:5674, 5675; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.56, no:1713; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XI, s.42, no:10212 ve s.390, no:11041; RE. 197/7.

254

ع. هبق. عد. عن أنس)


(El-aceletü mine’ş-şeytàn) “Acele şeytandandır.”

“—Kıl şu namazı!” “—Kaç dakikada?” “—İki üç dakikada...”

Tangur tungur, paldır küldür...

“—Tamam, dört rekat kıldım: Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah! Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llah!” Pırrrr....

“—Nereye gidiyorsun? Daha namaz bitmedi, duası filân...”

Yok işte seccade bir tarafta, terlik bir tarafta, öteki terlik bir tarafta... E, ne yaptı? Aceleye getirtti şeytan...

“—Dışarıda ne yaptı?” Dışarıda gitti, oturdu.

“—E, treni mi kaçırıyordun, uçak mı kaçıyordu, niye bu bu kadar acele ettin?” “—Bilmem, işte ne bileyim sıkılıyorum, böyle acele ettim.

Acele ettirtir. Dışarıda da bir işi yok... Hacı babalar, hacı dedeler, hacı dayılar camide namazı kılarlar; pabucunu kaptığı gibi kahveye gider, akşama kadar kahvede... E, o zaman vakit varsa acele etmenin, Allah’ın ibadetini aceleye getirmenin manası ne? Dışarda sıkışık bir durum yok ki... Hani çok acil bir durum olur; tamam, Allah da hoş görür, mazur görür ama, öyle bir durum yok... İçinde bir acele yapma, alelacele işi bitirme arzusu...


Haccı yapıyor, üç gün dört gün birazcık daha durmağa tahammülü yok, kavga çıkartıyor orada. E mübarek haccı yaptın, iyi adam oldun; yıkandın, temizlendin, paklandın, aklandın, günahlardan sıyrıldın, safîleştin, melekleştin... Bu neden? Şeytandan...

Acele ederler, birbirlerini kırarlar, haksızlık yaparlar. Hava alanında kavga ederler, bilmem şöyle olur, böyle olur... Ne olacak? Gidecek ille Mekke’den. Be adam patlıyor musun, Mekke’de bir şey mi var, gideceğin yerde bir şey mi var? Yok... (El’aceletü

255

mine’ş-şeytàn) Şeytan acele ettirtiyor, tadını kaçırttırtmak için...

Bütün böyle güzel ibadetlerin şuurlu, tadına varılarak, tatlı, hoş bir şekilde icra ve ifa edilmesini acele duygusuyla bozmak ister. Meselâ namaz kılıyor, ne söylediğinin farkında değil, ne okuduğunun farkında değil; rekâtlar, rükûlar, secdeler birbirine karışıyor. Halbuki “Allahu ekber!” dedi mi duracak.


Ben şimdi Suudluların namaz kılışına bakıyorum, bizim namaz kılışımızdan kat kat güzel. Neden? Rükûlarda bekliyorlar, secdelerde bekliyorlar, iki secdenin arasında bekliyorlar, aceleye getirmiyorlar. Kıraatleri uzun... Bakıyorum, Ooooh, bayağı uzun uzun okuyorlar. Yâni bayağı tadını çıkartarak, aceleye getirmeden namaz kılıyorlar. Taa otomobilden iniyorsun, şurada hoparlörden duyuyorsun, imam “Allahu ekber!” dedi, rekâta durdu. Yürüyorsun, yürüyorsun, geliyorsun, birinci rekâta yetişiyorsun; taa uzun mesafeden... Türkiye’de olsa, selâm bile verirlerdi:

“—Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llah! Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llah!” biterdi iş. E, ne bu acele?

256

Namazı kıldıktan sonra imam efendi “Trak... Trak... Trak...” elektrikleri kapatıyor, müezzin efendi “Tak... Tuk...” kapıları kapatıyor. Ana kapının önüne geliyor, içerdeki adama hadi defol gibilerden gözünün içine bakıyor:

“—Yallah dışarı...” “—E, ne olacak?” “—Kapıyı kapatacağım.”

“—Allah’ın evi yahu, burada biraz ibadet etmek istiyorum.” “—Çık dışarı be adam, işim var, gücüm var...”

“—E, senin işin imamlık, işte bu camiyi bekleyeceksin, burada ibadet edilmesine yardımcı olacaksın. Allah’ın evine kilit vurulur mu? İbadethane burası!” “—Efendim, kilit vurmazsam halıları çalıyorlar.” “—Doğru, otur, başında bekle; maaş alıyorsun!” Yok, o da ne yapacak? O da kapattıktan sonra gidecek boş bir şeyle uğraşacak. Hani ahım şahım bir şey yapsa, müezzin... Karşı tarafta triko dükkânı var, gidiyor orada trikotajcılık yapıyor. Bilmem başka bir şeyi var, onun peşinde... Veya o da kahveye gidiyor.

Burada din görevlilerinden gördük. Bizim namaz kılmamızı, konferans vermemizi, bir camiye gitmemizi engelleyip de bayağı kahramanlık yapan bazı din görevlileri geldi geçti buradan... Melbourn’dan hatırlıyorum; kahveden çıkmazmış.


Şimdi şeytanın bir işi de aceledir. Yâni sapıtmak ister, azdırmak ister, bir; hayrı engellemek ister, iki; aceleye getirip kalitesini sıfıra düşürmek ister, üç...

Bu konuda Ebû Hüreyre RA’dan şöyle rivayet edildi:34



34 Buhàrî, Sahîh, c.I, s.263, no:724; Müslim, Sahîh, c.I, s.298, no:397; Ebû Dâvud, Sünen, c.I, s.287, no:856; Tirmizî, Sünen, c.II, s.103, no:303; Neseî, Sünen, c.II, s.124, no:884; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.437, no:9633; İbn-i Huzeyme, Sahîh, c.I, s.234, no:461; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.V, s.212, no:1890; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.XI, s.449, no:6577; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.I, s.257, no:2959; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.II, s.15, no:2091; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.I, s.308, no:958; Ebû Hüreyre RA’dan.

257

أَنه رَسُولَ الِلّهَ صَلهى الِلُّ عَلَيْهَ وَسَلهمَ، دَخَلَ الْمَسْجَدَ، فَدَخَلَ رَجُلٌ


فـَصَلهى، فَسَلهمَ عَلَى النهبَيِّ صَلهى الِلّهُ عَلَيْهَ وَسَلهمَ، فَرَده وَقَالَ: ارْجَعْ


فَـصَلِّ، فَإَنهكَ لَمْ تُـصَلِّ! فَرَجَعَ، يُـصَلِّي كَمَا صَـلهى، ثُـمه جَاءَ فَسَــلهمَ


عَلَى النـهبَيِّ صَلهى الِلّهُ عَلَيْهَ وَ سَـلـهمَ، فَـقَالَ : ارْجَعْ فَـصَلِّ، فَإَنهكَ لَمْ


تُصَلِّ! ثَلاَثًا، فَقَالَ: وَالهذَي بَعَثَكَ بَالْحَقِّ مَا أُحْسَنُ غَيْرَهُ فَعَلِّمْنَي.


فَقَالَ: إَذَا قُمْتَ إَلَى الصهلاَةَ فَكَبِّرْ، ثُمه اقْرَأْ مَاتَيَسهرَ مَعَكَ مَنَ الْقُرْآنَ،


ثُمه ارْكَعْ حَتهى تَطْمَئَنه رَاكَعًا، ثُمه ارْفَعْ حَتهى تَعْدَلَ قَائَمًا، ثُمه اسْجُدْ


حَتهى تَـطْمَئَنه سَاجَدًا، ثُمه ارْفَعْ حَتهى تَـطْمَئَنه جَالَسًا، وَ افْعَلْ ذٰلَكَ


فَي صَلاَتَكَ كُلِّهَا (خ. م. عن أبي هريرة)


(Enne rasûlü’llàh salla’làhu aleyhi ve selleme dehale’l-mescid) Bir keresinde Rasûlüllah SAS Efendimiz mescide girdi. (Fedehale racülün, fesallâ) Daha sonra bir adam, (bir bedevî) mescide girdi ve (Peygamber Efendimiz’in gözü önünde) namaz kıldı. (Sümme


Tirmizî, Sünen, c.II, s.100, no:302; Neseî, Sünen, c.II, s.193, no:1053; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.340, no:19019; Dârimî, Sünen, c.I, s.212, no:1329; İbn-i Huzeyme, Sahîh, c.I, s.274, no:546; Hàkim, Müstedrek, c.I, s.369, no:884; Dâra Kutnî, Sünen, c.I, s.95, no:4; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.V, s.35, no:4520; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.XI, s.498, no:6623; Abdü’r-Rezzak, Musannef, c.II, s.370, no:3739; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.III, s.139, no:3131; ; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.II, s,102, no:2478; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.I, s.241, no:722; İbn-i Esîr, Üsdü’l- Gàbe, c.I, s.366; Rifâa ibn-i Râfi’ RA’dan.

258

câe, feselleme ale’n-nebiyyi salla’làhu aleyhi ve sellem) Sonra, Peygamber SAS’in yanına gelip selâm verdi. (Feredde ve kàle) Peygamber Efendimiz onun selâmına karşılık verdi ve dedi ki:

(İrci’ fesalli, feinneke lem tüsalli) ‘Dön de namazını yeniden kıl; çünkü sen namazı kılmış olmadın!’ dedi.

(Feracea, yusallî kemâ sallâ) Adam dönüp, yine eskisi gibi kıldı. (Sümme câe, feselleme ale’n-nebiyyi salla’làhu aleyhi ve sellem) Sonra, Peygamber SAS’in yanına gelip selâm verdi. (Feredde ve kàle) Peygamber Efendimiz onun selâmına karşılık verdi ve dedi ki:

(İrci’ fesalli, feinneke lem tüsalli) ‘Dön de namazını yeniden kıl; çünkü sen namazı kılmış olmadın!’ dedi. (Selâsen) Bu ihtar üç defa vuku buldu. (Fekàle) En sonunda adam dedi ki:

(Vellezî beaseke bi’l-hakkı) Seni hak din ve kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, (mâ uhsinü gayrahû) ben bundan başka türlüsünü bilmiyorum, (feallimnî) bana doğrusunu öğret!” dedi


(Fekàle) Bunun üzerine Peygamber Efendimiz SAS buyurdu ki:

(İzâ kumte iles’salâti fekebbir) ‘Namaza duracağın zaman tekbir al! (Sümme’kra’ mâ teyessera meake minel-kur’ân) Sonra ne kadar kolayına gelirse, o kadar Kur’ân oku!

(Sümme’rkâ’ hattâ tatmeinne râkian) Arkasından rükûa varıp, mutmain oluncaya kadar dur! Her âzan sükûnete ersin, sakin bir şekilde rükûda bir miktar dur! (Sümme’rfa’ hattâ ta’dile kàimen) Sonra başını kaldırıp ayakta doğruluncaya kadar dur!

(Sümme’scüd hattâ tatmeinne sâciden) Daha sonra, secdeye varıp mutmain oluncaya kadar kal! ! (Sümme’rfa’ hattâ tatmeinne câlisen) Sonra başını kaldırıp mutmain oluncaya kadar otur!

(Ve’f’al zâlike fî salâtike küllihâ) Bunu namazın bütününde böylece yap; yâni, namazı aceleye getirme!’ diye tarif etti.”


Demek ki, Allah kabul etmiyor. Yâni namazı kıldı, dört rekatı kıldı ama güzel kılmadı. “Sen namazı kılmamış oldun!” dediğine göre Peygamber SAS Efendimiz, demek ki olmamış. Demek ki olması için belli bir ciddiyet, bir vakar, bir sekinet, bir huşu

259

gerekiyor. Namazın şartları bunlar.

Millet namazın şartı olarak bazı şeyleri biliyor da, kabul olması için gerekli bir takım önemli şartlar var; onları bilmiyor. Huşu olacak.. Şimdi huşu ne demek? Şöyle insanın saygıyla eğilmesi demek...

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


لَوْ أَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشَعًا مُتَصَدِّعًا مَنْ


خَشْيَةَ الِلَّ (الحشر:١٢)


(Lev enzelnâ hâzel-kur’âne alâ cebelin) “Eğer biz bu Kur’an-ı bir dağın üstüne indirseydik; insan oğlunun üstüne değil de, dağın üstüne indirseydik; (leraeytehû hàşian mütesaddian min haşyetillâh) Allah’ın havfından, haşyetinden, korkusundan o dağın parça parça olduğunu, saygıdan eğilmiş, büzülmüş, korkmuş bir hale geldiğini görürdün.” (Haşr, 59/21)

İnsanoğluna inmiş; insanoğlu dağdan daha katı demek ki, taştan daha sert demek ki, üstüne Kur’an-ı Kerim nazil olmuş gelmiş de, Kur’an-ı Kerim’den etkilenmiyor, huşu duymuyor...

Huşû, saygıyla eğilip böyle bir hürmet duygusu içinde girmek. Namazın böyle kılınması lâzım. Huşuun nisbetinde de sevap gidecek, belki de hiç kılmamış gibi olacak, kabul olmayacak. Yâni kabul olmamak diye bir şey yok mu ibadetlerde? İbadetin kabul olmaması var.

Adem AS’ın iki oğlu vardı:


إَذْ قَرهبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مَنْ أَحَدَهَمَا وَلَمْ يُتَقَبهلْ مَنَ الآْخَرَ (المائدة:٧٢)


(İz karrabâ kurbânen) “İkisi de kurban takdim etti, kurban sundular. (Fetükubbile min ehadihimâ) Allah kullardan bir

tanesinin kurbanını kabul etti; (ve lem yetekabbel mine’l-âhar) ötekisininkini kabul etmedi.” (Mâide, 5/27)

260

İkisi de kurban kesti, ikisi de kurban vazifesini yaptı. Niye birisinden kabul oldu, birisinden olmadı? Demek ki ibadet yapılmakla bitmiyor, dur bakalım kabul olacak mı? Çocuğun imtihana girmesiyle iş bitmiyor, dur bakalım imtihanı geçecek mi, sınıfı geçecek mi? Bizim oğlan mektebe gidiyor. Gidiyor ama, ne oldu; ön kapıdan mı çıkacak, arka kapıdan mı? Okuyacak mı, okumayacak mı? Gitmek işi bitirmiyor. Bir ibadetin de kabul olmaması meselesi var, o bakımdan dikkat etmek lâzım. Kabul olmasını sağlayacak şekilde gayret etmek lâzım.

İnsanoğlunun çoğu bunu bilmiyor, şeytan bunu biliyor; ibadet yapsa bile kabul edilmeme durumuna düşürtmeğe çalışıyor. Yâni ibadet yapacak ama, sıfıra düşecek, bir işe yaramayacak. Bu da aceleden...


Efendim aceleye de gelmedi; yok, ben öyle acele macele etmem. Ne olacak yâni? Mesela, şimdi bizim burada ne işimiz var başka? Buraya gelmişiz, tamam. Mukaveleyi yapmışız, parayı vermişiz.

Adam çarşıdan yiyecek almış, derenin kenarında oturmuş, yiyecek; elinden düşmüş yiyecek dereye... Bir daldırmış elini, düşen şeyi tutayım diye. Tabii fıkra bu... Bir kurbağa çıkmış, eline o gelmiş; yâni ekmeği gıdayı tutamamış da, kurbağayı tutmuş. “Vraak!” diye bağırmış kurbağa... “Sen vrak da desen, cıyak da desen ben seni yiyeceğim; çünkü sana para verdim!” demiş.

Şimdi nasıl olsa biz buraya para vermişiz gelmişiz; cıyak da dese, vrak da dese biz burada bu kadar gün kalacağız. E, buradaki işimiz ne? Buradaki işimiz ibadet etmek, ilmimizi irfanımızı artırmak, mânevî sevabımızı çoğaltmak... Yâni buradaki işimiz şu anda iş değil; burada takım tezgâhı yok, çalışma yok... Burada Melbourn’daki durumdan farklı bir durum var.

E, acelen ne? Acelemiz ne yâni? Eğer ibadetten, ilimden, irfandan, sevaplı işten bizi bir şey alıkoyuyorsa, şeytan alıkoyuyor, şeytan acele ettirtiyor. Yaptırtmamak veya yapılınca kalitesiz yaptırıp kabul ettirtmemek istiyor. “Hayır, ben öyle oyuna gelmem, tamam ben bu ibadeti güzelce yapacağım!” dersen;

261

o zaman da başka hastalıklarla bulaştırıp, ibadetin gene kabul edilmemesini sağlar şeytan...


c. Riyâ


Acele etmedi, tamam, güzel güzel cübbe giymiş, görünüş tamam vs. İbadetin başka kabul edilmeme sebebi nedir?

Haa, bir tehlike de, ibadetlerin kabul olunmamasının bir sebebi de riyâdır. Riyâ gösteriş... Arapçada riyâ göstermek demek; yâni yaptığı şeyi gösteriş için yapmak...

Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:35


إَنه يَسَيرَ الرِّيَاءَ شَرْكٌ (ه. عن معاذ )


(İnne yesire’r-riyâi şirkün) “Azıcık bir gösteriş bile şirktir.” Neden? Allah’a beğendirmeğe çalışmıyor, bir de insanlara beğendirmeğe çalışıyor; Allah’a şerik koşuyor. Sırf Allah’a beğendirmek gerekirken, yaptığı şeyi kendisinin sırf Allah’ın rızası için yapması lâzımken, insanları da işin işine katıyor.

Et-Tergîb vet-Terhîb isimli bir güzel kitap var, büyük bir hadis aliminin [el-Münzirî] yazdığı çok güzel bir eser. Oradaki riyadan, riyanın tehlikelerinden bahseden bölümde diyor ki: “Bir insan bir ameli işlese, tamam Allah ona bire on sevap verir, bire yetmiş sevap verir, bire yedi yüz sevap verir... Böyle kat kat sevap verdiği hadis-i şeriflerde bildirilmiş amma, bu amelini, bu güzel yaptığı işi, ibadeti, namazı, niyazı, zekâtı, sadakayı, hayrı, hasenatı söylerse; yâni bir yerde “Yâhu ben işte şöyle yaptım, böyle yaptım...” derse, o zaman kat kat sevapları silinir, sadece bir sevap kalır.”



35 İbn-i Mâce, Sünen, c.XI, s.489, no:4979; Hakim, Müstedrek, c.IV, s.364,

no:7933; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebir, c.XX, s.153, no:321; Beyhaki, Şuabü’l-İman, c.V, s.328, no:6812; Tahavi, Müşkilü’l-Asar, c.IV, s.340, no:1547; Muaz ibn-i Cebel RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.472, no:7479; Câmiü’l-Ehadis, c.IX, s.408, no:8692.

262

Şimdi bir namaz kıldı, diyelim ki Allah bire on sevap verdi, bire yetmiş sevap verdi... Camide kılınan namaz yirmi yedi kat sevaplı, cuma namazı kılınan yerde kılınan namaz bire elli sevaplı, Medine’de kılınan namaz bire bin misli sevaplı, Mekke’de, o Mescid-i Haram’da kılınan namaz bire yüz bin sevaplı kat sayıları var. Haa, söyledi mi yaptığı güzel ibadeti; kat sayıları gider sadece bir kalır, bire bir kalır diyor hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz. Bir daha söyledi mi, o zaman o bire biri de silinir, günaha yazılır. Seni gösterişçi riyakâr seni; bir şey yaptın, söylüyorsun!

Farsçada bir mısra var:


Yek beyzeu sad hezerân gıt gıdak


Yâni ne demek: “Bir yumurta, yüz bin tane gıt gıdak...” Ne oluyorsun yahu? Bir tane yumurta yumurtladın, ne bu böyle? Gıt gıdak, gıt gıdak, gıt gıdak, gıt gıdak...

Tabii, tavuk onu riyâ olsun diye yapmıyor da, canı yandığı için yapıyor. Yumurta yumurtlamak kolay bir şey değil... Doğum zor bir iş olduğu için bağırıyor hayvancağız ama, şair şaka olsun diye onu örnek veriyor. Yâni bir tane yumurta yahu netice itibariyle, bin tane yumurta yumurtlamadın ki, bir tane yumurta... Nedir bu böyle: Gıt gıdak, gıt gıdak, gıt gıdak... Tavuğun anlarsın yumurtladığını, kıyameti kopartır. “Bir tane yumurta, bin bir tane, yüz bin tane de gıt gıdak...” diyor.

Şimdi bir namaz kıldın; ne bu böyle bin bir tane gıt gıdak? Ona buna söylüyorsun. Bir hayır yaptın, ne bu böyle bin bir tane gıt gıdak? “Yâni yaptığı bir şeyi tekrar tekrar söyledi mi, o zaman riyaya yazılıyor, sevabı kalmıyor.” diyor, Peygamber Efendimiz söylüyor.


Hatta; insanın tüylerini diken diken eden bir hadis-i şerif var. Orada, cehenneme ilk atılacak üç insanı anlatıyor Peygamber Efendimiz: Cehennem ateşinin odunlarının ilk tutuşturulduğu ilk yakıt malzemesi... Hani sobayı, ocağı yakmak için ilk önce çıraları

263

koyuyorsun, onlar yanıyor kolay; ondan sonra üstüne odunları koyuyorsun, ateş kocaman ateş oluyor. Yâni, cehennemin çırası gibi, cehennemin kendileriyle tutuşturulduğu üç insan...

Ebû Hüreyre RA’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah SAS Efendimiz şöyle buyurmuş:36


إنه أَولَ النهاسَ يُقْضٰى يَومَ الْ قَيَامَةَ عَلَيْهَ رَجُلٌ اسْتُشْ هَدَ، فَأُتَيَ بَهَ، فَعَرهفَهُ


نَـعْـمَـتَـهُ، فَـعَرَفَـهَا، قَالَ : فَمَا عَمَلْتَ فَـيهَـا؟ قَالَ : قَـاتَـلـْتُ فَيكَ، حَـتهى


اسْتُشْهَدْتُ. قَالَ: كَذَبْتَ، وَلٰ كَنهكَ قَاتَلْتَ َلأَنْ يُقَالَ: هُوَ جَرَيءٌ! فَقَدْ


قَيلَ. ثُمه أُمَرَ بَهَ، فَسُحَبَ عَلٰى وَجْهَهَ ، حَتهى أُلْقَيَ فَي النهارَ.


(İnne evvele’n-nâsi yukdà yevme’l-kıyâmeti aleyhi racülün- ni’stüşhide) “Kıyamet günü aleyhine hükmolunacak halkın birincisi, şehid edilen bir adam olacaktır. (Feütiye bihî) O kimse, Allah-u Teàlâ’nın huzuruna getirilir. (Fearrafehû ni’metehû) Allah ona verdiği nimetleri bir bir anlatır. (Fearafehâ) O da bunları bilir ve hatırlar.

(Kàle) Allah-u Teàlâ: (Femâ amilte fîhâ) “Bu nimetlerin arasında ne yaptın?’ diye sorar.

(Kàle) O kişi: (Kàteltü fîke, hatte’stüşhidtü) ‘Senin rızan için savaştım ve nihâyet şehid oldum.’ diye cevap verir.

(Kàle) Onun üzerine Allah-u Teàlâ Hazretleri herkesin kalbini, niyetini çok daha iyi bildiği için buyuracak ki:

(Kezebte) Yalan söyledin, senin sözün doğru değil! (Velâkinneke



36 Müslim, Sahîh, c.III, s.1513, no:1905; Neseî, Sünen, c.VI, s.23, no:3137; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.321, no:8260; Taberî, Tehzîbü’l-Âsâr, c.III, s.134, no:896; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.III, s.17, no:4345; Ebû Avâne, Müsned, c.IV, s.489, no:7441; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.LI, s.91, no:10771; Ebû Hüreyre RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.470, no:7470; Câmiü’l-Ehàdîs, c.VIII, s.434, no:7632; Tergîb ve Terhîb, c.I, s.28, no:28.

264

kàtelte lien yukàle: Hüve cerîün) Fakat sen, senin hakkında ‘Ne kahraman adam!’ desinler diye savaştın. Gösteriş yapmak için, fiyaka yapmak için, başkalarına kendini beğendirmek için o savaşa girdin. (Fekad kîle) Nitekim denildi de.

(Sümme ümira bihî, fesuhibe alâ vechihî, hattâ ülkıye fi’n-nâr) Sonra emredilir, o kişi yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.”


Hikmetyar’ın —affedemiyorum, ismini de söylüyorum— Kabil’i bombalamasını affedemiyorum. Cihad mı bu? Kabil’de Rus yok şimdi, müslüman var, Afganlı müslümanlar var... Kabil’i bombalaması cihad mı? Değil. Particilik yapmak, bölgecilik yapmak, Peştunculuk yapmak, —kendisi Peştun tarafından— hakimiyet kavgası cihad mı?


وَرَجُلٌ تَعَلهمَ اْلعَلْمَ وَعَلهمَهُ وَقَرَأَ الْقُرآنَ فَأُتَيَ بَهَ، فَعَرهفَهُ نَ عَمَهُ فَعَرَفَهَا. قَالَ:


فَمَا عَمَلْتَ فَيهَا؟ قَالَ: تَعَلهمْتُ العَلْمَ وَ عَلهمْتُهُ، وَقَرَأْتُ فَيكَ اْ لقُرآنَ، قَالَ:


كَذَبْتَ، وَلٰكَنهكَ تَعَلهمْتَ لَيُقَالَ: عَالَمٌ! وَقَرَأتَ القُرْآنَ لَيُقَالَ : هُوَ قَارَئٌ؛


فَقَدْ قَيلَ. ثُمه أُمَرَ بَهَ فَسُحَبَ عَلَى وَجْهَهَ حَتهى أُلْقَيَ في النهارَ .


(Ve racülün tealleme’l-ilme ve allemehû ve karae’l-kur’an, feütiye bihî) Daha sonra ilim öğrenmiş, başkalarına da öğretmiş ve Kur’an okumuş biri huzur-u ilâhiye getirilir.

(Fearrafehû niamehû) Allah-u Teàlâ ona verdiği nimetlerini bir bir anlatır. (Fearafehâ) O da bunları bilir ve hatırlar.

(Kàle) Allah-u Teàlâ: (Femâ amilte fîhâ) “Bu nimetlerin arasında bulunurken, dünya hayatında ne yaptın?’ diye sorar.

(Kàle) O kişi şu cevabı verir: (Teallemtü’l-ilme ve allemtühû) ‘Yâ Rabbi, senin rızan için ilim öğrendim ve öğrendiğim ilmi de senin rızan için başkalarına öğrettim. (Ve kara’tü fîke’l-kur’ân) Senin rızan için Kur’an okudum.” (Kàle) Yüce Allah ona da şöyle der: (Kezebte) Yalan söyledin!

265

(Velâkinneke teallemte li-yukàle: Àlimün) Sen, sana alim desinler diye, ‘Ne kadar bilgili adam!’ desinler diye, riya ve gösteriş için

ilim öğrendin! (Ve kara’te’l-kur’âne li-yukàle: Hüve kàriün) Kur’an’ı, ‘Ne güzel okuyor!’ desinler diye okudun! (Fekad kîle) Nitekim denildi de, senin için bu övgüler yapıldı.

(Sümme ümira bihî, fesuhibe alâ vechihî, hattâ ülkıye fi’n-nâr) Sonra emredilir, o kişi yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.”


وَرَجُلٌ وَسهعَ الِلُّ عَـلَـيْهَ، وَأعْطاهُ مَنْ أصْـنَافَ الْمَالَ، فَأُتَيَ بَهَ، فَـعَرهفـَهُ


نَعَمَهُ، فَعَرَفَـهَا. قَالَ : فَمَا عَمَلْتَ فَيهَا؟ قَالَ: مَا تَرَكْتُ مَنْ سَـبَيلٍ


تُحَبُ أَنْ يُنْفَقَ فَيهَا إَلَه أنْفَقْ تُ فَيهَا لَكَ. قَالَ: كَذَ بْتَ ولكَنهكَ فَعَلْتَ


لَيُقَالَ: جَوَادٌ! فَقَدْ قَيلَ. ثُمه أُمَرَ بَهَ، فَسُحَبَ عَلَى وَجْهَهَ حَتهى أُلْ قَيَ


في النهارَ (م. ن. حم. كر. عن أبي هريرة )


(Ve racülün vessea’llàhu aleyhi, ve a’tàhü min esnâfi’l-mâl, feütiye bihî) Üçüncü olarak Allah’ın kendisine geniş çapta zenginlik ve çeşitli maldan verdiği biri huzur-u ilâhiye getirilir.

(Fearrafehû niamehû) Allah-u Teàlâ ona verdiği nimetleri bir bir anlatır. (Fearafehâ) O da bunları kabul eder ve hatırlar.

(Kàle) Allah-u Teàlâ: (Femâ amilte fîhâ) “Bu nimetlerin arasında bulunurken, dünya hayatında ne gibi hayırlı işler yaptın?’ diye sorar.

(Kàle) O kişi şu cevabı verir: (Mâ terektü min sebîlin tuhibbü en yünfeka fîhâ leke) ‘Senin rızan için, sevdiğin her türlü yola para harcadım. Maddi yönden, yardımda bulunmadığım hiç bir şey

bırakmadım.’

(Kàle) Allah-u Teàlâ ona da şöyle der: (Kezebte) Yalan söyledin! (Velâkinneke fealte li-yukàle: Cevâdün) ‘Aslında sen bunları, sana cömert denilsin diye yaptın! Riya ve gösterişte bulundun! (Fekad

266

kîle) Nitekim denildi de, senin için bu övgüler yapıldı. Beklediğin medih ve övgülere de kavuştun!’ (Sümme ümira bihî, fesuhibe alâ vechihî, hattâ ülkıye fi’n-nâr) Sonra emredilir, o kişi yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.” Yâni mücâhid, sevabı çok; alim, sevabı çok; hayır hasenat sahibi, sevabı çok; ama riya ile, başka maksatla, kötü niyetle yaptıkları için sevap kazanamadıkları gibi, riyakârlıktan dolayı cezaya uğruyorlar ve cezaya uğradıkları için cehenneme ilk atılan kimseler oluyorlar diye Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte bildiriyor.


Demek ki, riyakârca yapmamak lâzım! “Amelimi birisi görsün, beğensin...” veyahut “Şöyle yaparsam bana ne derler!” gibi duygularla başkalarının beğenisini, alkışını kazanmak için yapılan şeylerin kıymeti olmuyor; halisâne, sırf Allah’ın rızası için yapılanı makbul oluyor.

Hoşuma giden misâl, tipik misâl: Süfyan-ı Sevrî Hazretleri evinden çıkmış, hırkasını giymiş çıkmış. Karanlıkta, alaca karanlıkta çıkmış. Yolda birisine selâm vermiş. O demiş ki:

“—Yâ üstaz, ey hocam, ey alim, yâ mübarek! Hırkanızı ters giymişsiniz.”

Ters giymiş hırkasını, dikiş yolu burada... Bakmış, ters. Demiş ki:

“—Ben o hırkayı Allah rızası için giymiştim. Ters de olsa Allah rızası için giymiştim, kul rızası için onu değiştirmem!” demiş, yoluna devam etmiş.

Yâni adam, ters giymişsin diye değiştirmek istiyor ya, “Sen beğenmezsen beğenme, ben bu elbiseyi tesettür için giydim.” diyor.


Sami Bey kardeşimiz diyor ki: “Tesettür pantolon...” Hani niye böyle cübbe giyiyoruz, uzun bir şey giyiyoruz; eğildiğimiz kalktığımız zaman avret mahallerinin şekli şemâili belli olmasın, belli olup da arkadakinin kalbi karışıp namazı fasit olmasın diye... Böyle imamların cübbe giymesinin, bizim pardesü giymemizin bir

267

sebebi bu...

Şimdi demek ki Allah rızası için giymiş. Kul beğenmiyor tersini giydi diye. Ne olacak tersi veya yüzü, örtmüyor mu? Örtüyor.

“—Ben Allah rızası için giydiğim şeyi çıkartıp da, kul rızası için giymem!” demiş, yürümüş gitmiş.

Enteresan alimler, belki şaka yaptı, belki ciddidir; belli de olmaz. Yâni, Süfyan-ı Sevr-i Hazretleri’ne ben biraz da böyle bakıyorum, ne yapacağı belli olmayan mübarek bir insan...


Abdullah ibn-i Mübarek Hazretleri’nin derslerine geliyormuş. Abdullah ibn-i Mübârek hadis alimi... Bu da alim, bu da özel mezheb kurmuş adam; yâni İmam Ebû Hanife gibi Sevriyye mezhebini kurmuş insan ama, mezhebinden insan kalmamış. Büyük fakih ama, o hadisçinin dersine geliyormuş.

Çok hoşuma gidiyor, böyle sahne gözümün önünde canlanıyor gibi oluyor. Bir gün o hadis alimi Abdullah ibn-i Mübarek’e demiş ki:

“—Bir daha senin hadis dersine gelmeyeceğim!”

“—Niye?” demiş o da.

Birbirlerini seviyorlar. Bu seviyor, onun kıymetini biliyor. O da kendisi alim olduğu halde onun dersini dinlemeye geliyor.

“—Niye gelmeyecekmişsin?”

“—E, senin hane halkının, harem halkının terbiyesini vermemişsin be... Dam üstünden bana içeri girerken kaş göz işareti yapıyorlar, ‘Seni çok özledik, gelsene yanımıza!’ diyorlar. Dam üstünden bana laf atıyorlar cariyelerin; gelmeyeceğim bir daha senin meclisine!”

Abdullah ibn-i Mübarek Hazretleri, hiç ses çıkartmamış. Süfyân-ı Sevrî ayakkabısını, pabucunu neyse giymiş gitmiş. Biraz sonra demiş ki:

“—Kalkın, Süfyan-ı Sevrî Hazretleri’nin cenazesine gidelim!” “—Efendim, az önce buradaydı?” demişler.

Demiş:

“—Benim evimde cariye mariye yok! Dam üstünden ona seni

268

çok özledik, gel seni arzu ediyoruz, aşıkız diyenler huriler... Benim evimde harem kısmı yok, onun gözüne huriler görünmüş. Davet ettiklerine göre ecel vakti gelmiş, o sözünden onu anladım.” demiş.

Sufi adam bak, karşı taraf bir söz söyleyince ölçüyor biçiyor kendisi. Kalkın gidelim demiş, gitmişler bakmışlar: İnnâ li’llâhi ve innâ ileyhi râciûn... Namazını kılmışlar, defnetmişler.

Yâni böyle bir adam Süfyân-ı Sevrî, vefatı da böyle olmuş. Allah şefaatlerine erdirsin... Riya ve gösterişi anlatan bir misâl olsun diye onun menkabesini söylemiş olduk; Allah o büyük zatların şefaatine erdirsin...


Tabii, amellerimizin içinde riya var mıdır, yok mudur? Bizde bu hastalık var mıdır yok mudur acaba? Biz iyi müslüman mıyız, yoksa gösteriş var mıdır? Hepimiz iyiliklerimizin anılmasından memnun oluruz. “Ne iyi adamdır o adam! İbadet ehli insandır, dürüst insandır namuslu insandır, iyi arkadaştır, has arkadaştır, cami ehlidir, cemaat ehlidir.” vs. denilmesini, güzel şeylerimizin bilinmesini ve anılmasını isteriz. Kötülüklerimiz vardır, kötülüklerimizin de saklı kalmasını isteriz. Birisi doğru da olsa bir kötülüğümüzü söyledi mi, düşman oluruz.

Demek ki insanların hükmüne değer veriyoruz, demek ki insanlardan beğeni bekliyoruz; insanlardan beğenilmeme durumu olduğu zaman da, onu istemiyoruz. İnsanlardan korkuyoruz, insanların beğenmesini istiyoruz; beğenmemesinden de korkuyoruz, beğendirmeğe çalışıyoruz. E, bu riyâ alâmeti...

Nasıl olacak? Aldırmayacak. Süfyan-ı Sevrî gibi; “Ben Allah’ın rızası için bir işi yaparım giderim, insanların beğenmesi beğenmemesi beni enterese etmez!” demiş oluyor yâni. Tabii biz buna dikkat etmeliyiz, yaptığımız her şeyi Allah rızası için yapmağa dikkat etmeliyiz.

Onun için sâlih amellerimizi söylememeğe, göstermemeğe, nafile ibadetlerimizi belli etmemeğe, gizli yapmağa gayret etmeliyiz. Birisi de hatamızı, kusurumuzu söylerse de kızmamalıyız. Şeytan demek ki, bir de riya ile bir şeyi allayıp pullayıp başkası beğensin diye yaptırtmak suretiyle ibadeti

269

engellemek ister.


d. Hayrı Te’hir Etmek


Daha başka çok çok hileleri vardır. Şeytanın bir hilesi de, bir aldatmacası da, yapılacak güzel bir şeyi sonra yaparsın demektir. Namaz kılacak, öğle olmuş;

“—Tamam ben namazı kılayım!” “—Dur dur, kılarsın, şu işi bitir de öyle...”

“—E, kalkayım işte kılayım...” “—Canım şu işi de bitir, yarım kalmasın! Yemek de ye, bak karnın da acıktı... Bİlmem ne de yap, bilmem ne de...”

Ondan sonra bir de arkadaş gelir, bir de telefon gelir, bir de şu olur, bir de bu olur... Ondan sonra bir de saate bakarsın, saat bilmem beş buçuk, altı buçuk, yedi buçuk... Neyse bir vakit olmuş.

“—Aaa, ben öğleyi kılmamıştım!” Kılmadın ya... E, nasıl oldu, namaz kılmak istiyordun ne oldu? Şeytan tehir ettirdi, biraz sonra yaparsın dedi, biraz sonra yaparsın dedi; öylece yapamadın. Binâen aleyh buna da te’hir, tesvif derler, “İlerde yapacağım, ilerde yapacağım...” diye de aldatır. Yâni yaptırtmayacağı şeyi yapmak istiyorsa kul, “Onu ileride yapacağım!” diye bir duygu verir onun içine; “Tamam, yapacağım canım, yapmayacağım demiyorum; yapacağım ama

biraz sonra yapacağım!” dedirtir. Biraz sonra, biraz daha sonraya gider, biraz sonra biraz daha sonraya gider, vakti geçirir.


Hiç unutmuyorum, Ankara’da bizim böyle çok tatlı bir kardeşimiz var; dükkânına gittim cuma günü...

“—Selâmün aleyküm! Cumanız mübarek olsun...” dedim.

“—Ve aleyküm selâm!” dedi.

Kocaman bir şişeden, böyle kapağı çubuklu bir şey çekti, kılıç çeker gibi güzel bir kokulama aleti... Kokladı, sürdü bize...

“—Haydi kalk, cumaya gidelim!” dedi.

Hemen içerisini derledi toparladı, “Trak!” dükkânı kapattı. Kilidi takarken, müşterinin birisi geldi:

270

“—Aman ustam, ne olursun işte problemim var, vaktim sıkışık bilmem ne... Şu kapıyı aç da içerden şu saati ver de gideyim!”

Saat tamircisi kendisi...

“—Namazdan sonra, namazdan sonra...”

“—Aman ustam, bir daha gelmeyeyim ne olur, işte daha kapatmadın...”

“—Namazdan sonra...” dedi, “Trak...” kilidi bastırdı, “Yürüyün gidelim!” dedi bana... Ben dedim ki:

“—Yâhu, o adamın işini görüverseydin...”

“—Yok... Onu şeytan gönderdi. Şimdi ben denemişim, daha önceki cumalardan biliyorum. Ben onun için kilidi açsam, kapıyı açsam; onun işini görürken, şeytan bir tane daha gönderir. Onun işini yapsam, bir tane daha gönderir, bir tane daha gönderir, müşteri yığar önüme; benim cuma namazıma gitmemi engeller. Maksat cumayı engellemek... Onun için, onu şeytan gönderir.” dedi.


Hakîkaten “Allàhu ekber!” diyorsun, namaza duruyorsun. “Zırrrrrr...” telefon başlıyor. Yahu be adam, fesübhânallah...

Şimdi sizin de olmuştur, benim başıma çok geliyor: “Allàhu ekber!” diyorum, telefon başlıyor çalmağa, bilmem ne başlıyor, her taraf böyle harekete geçiyor... Neden? Şeytan piyanonun tuşları gibi her tarafa dokunuyor. Senin namazın artık ne oluyor bilmiyorum? “Haydi biraz daha dursa da, tahiyyatı bitirsem de bilmem ne de...” diyorsun, selâm verip telefonun başına gidiyorsun; bitmiş. Ne oldu? Namazı aceleye getirtti.

Harem-i Şerif’te imam “Allàhu ekber!” diyor, bir çocuk viyaklaması başlıyor, bütün çocuklar koro halinde ağlamağa başlıyorlar. Neden? Anasının babasının tadı kalmasın diye. Şeytan gidiyor, çocuğu çimdiriyor mu ne yapıyorsa bir şey yapıyor; hepsini ağlattırıyor, ananın babanın namazı namaz olmaktan çıkıyor. Yâni, şeytanın böyle oyunları çok...


Bunlar acele etmekten aklıma geldi muhterem kardeşlerim, tabii biz de çocuk olduk, aynı duyguları yaşadık, biliyoruz. Şimdi

271

bir ibadet güzel bir ibadetse, sevaplı bir ibadetse onu yapacağız. Onun tadını çıkarta çıkarta, âdâbına uygun olarak, aceleye getirmeden, ama gösterişe, riyaya da yer vermeden, Allah rızası için güzel yapacağız. Elimizdeki işi mükemmel yapacağız. Elindeki işi aceleye getirdin mi, ikinci iş de aceleye gelecek demektir, ondan sonraki iş de aceleye gelecek demektir. Yaptığın işi güzel yapacaksın!

Almanya’da güzel bir şey gördüm. Polis dairesine gittim, pasaportumu uzatacağım. Düzenleri o kadar hoşuma gitti ki adamların, imrendim, hayran kaldım. Benim pasaportumun Ekim ayında bitecek müddeti, yeşil pasaportum var, üniversitede hocayım. Devlet beni Münih’e gönderdi. Orda dedim ki:

“—Seyahata gideceğim, müddeti orada doluyor, uzatın şunu!”

“—Yok, müddeti dolmadan uzatamayız; orada uzatırsın.”

Pekâlâ, bak ben başından tedbirimi aldım, düşündüm, Münih’e gittim. Orada aylarca kaldıktan sonra pasaportumu Münih konsolosluğuna götürdüm dedim ki: bak benim bu müddetim doluyor, pasaportun müddeti doldu mu biliyorsunuz problemler var, doluyor uzatın şunu.

“—Yok, biz yapamayız!” dediler Münih konsolosluğunda.

“—Kim yapar?” “—Bon büyükelçiliği yapar.

Eee, Münih’den Bon’a gitmek bir ölüm, gelmek bir ölüm, masraf... Ben zaten bir üniversite asistanıyım acizane, neyse... Garantilidir, bilmem nedir dediler, zarfa koyduk, garantili bir tarzda postayla Bon’a gönderdik. “Uzatın şunu!” diye anlattık durumu... Bon’dan nedense, bir hafta on beş gün sonra bizim pasaport gene boş geldi geriye.

“—Biz burada bunu yapamayız.” diyorlar.

E, eşek başı mısın sen Bon’da, büyükelçilik misin, yâni nesin? Mostura mısın orada, gösteriş misin? Yâni bir pasaportu uzatamıyorsun.

“—E, nerden olacak? Siz bunu Türkiye’ye göndereceksiniz, oradan olacak,” bilmem ne…

E, Türkiye’ye göndereceğim, belki yine oradan menfi cevap

272

gelecek; “Biz buradan yapamayız, kendin gel!” diyecekler. Ben

oraya nasıl gideyim filân...


Aklım kesti ki bu iş olmayacak, kalktım Alman polisine gittim. Dahiliye vekaletinin benim oturumumla ilgili bölümüne öğleden önceleri gidiliyor, öğleden sonra yok. Gittim ilgili daireyi buldum, odayı buldum. Kapısında yazmış —yâni bir dünya meselesini niçin anlatıyorum: Ahiret işlerimize örnek olsun diye: “Bir şahıs içeriye girsin sadece!” diyor. Böyle salkım saçak girmek yok. Burada da gümrükte bir kırmızı çizgi çekmişler, bir şahıs gelsin diye... “Böyle herkes yığılıp da ne oluyor yâni? Öyle şey yok, bir kişi gelsin karşıma!” diyor. Kırmızı çizgiyi birisi geçti mi, “Geriye git!” diye söylüyor.

Şimdi sıram geldi, içeriye girdim;

“—Buyurun beyefendi!” dedi, beni oturttu.

Şöyle güzel koltuklardan birisine oturdum. Adam karşımda, odada ikimiz yalnızız, ferah fahur...

“—Arzunuz nedir?” dedi.

Ben de anlattım maceramı, dedim:

“—Pasaportumun müddeti şu zamanda bitiyordu, Münih konsolosluğuna uğradım olmadı. İşte yazılarım, dilekçelerim var... Bon büyükelçiliğine gönderdim, olmadı... Siz bari anlayış gösterin!” dedim.

“—Peki, ne kadar uzatmak istiyorsun?” dedi.

“—Üç ay...”

“—Ben sana altı ay vereyim!” dedi.

Daktilonun başına geçti, tıkır tıkır, tıkır tıkır yazdı; bana ve eşime altı ay uzatma verdi. Bon büyükelçiliğinin yapmadığı,

Münih konsolosluğunun yapmadığı işi, Almanya’nın bir polis dairesindeki bir memur yaptı. Beni sandalyeye karşısına oturttu, yarım saatte işimi bitirdi, kağıtları verdi, pasaportuma ekledi. Yâni, artık Almanya’da benim pasaportumun müddeti geçti diye bir derdim olmama durumuna geldim. Ama, sâlim kafayla adam benim derdimi rahatça dinledi, benim derdimin ilacını da orada hazırladı, çaresini elime verdi, gittim.

273

Şimdi Almanya ondan ileri gidiyor, Türkiye bundan geri kalıyor. Ben Türkiye’den problemimi söylüyorum hallolmuyor, Münih’de konsolosluğa söylüyorum hallolmuyor, Bon’a gönderiyorum hallolmuyor; orada bir tane adam benim müşkilimi hallediyor. Onlar hızlı gider, bizler tökezleriz. Biz hızlı gidemeyiz.

Dünya işi böyle olduğu gibi, ahiret işi de böyledir. Namazda aklımıza bin bir türlü fikir hücum etmiş, telâş, bilmem ne; gûya namaz kılıyoruz. Oruç, hac... vs. hepsi bizim konsolosluklarımızın çalışması gibi... Böyle olmaz. İbadeti özene bezene, yerinde, zamanında, düşüne taşına, huşû ile, dağları bile parça parça edecek o Allah korkusu, o Allah sevgisi içinde canlı olacak; ibadeti öyle yapacaksın. Çünkü, ibadetin kabul olmama tehlikesi var. Yâni yapıp da boşa gitme tehlikesi var, hebâen mensûrâ olma tehlikesi var. O bakımdan yaptığımız ibadetlerin halisâne güzel olmasına dikkat edelim.


e. Hac ve Umre Sevabı


Dün, bugün bir şey söyleyeceğimi anlatmıştım:

“Sabah namazından sonra oturup ilimle, irfanla, Kur’an’la, zikirle meşgul olup da, kerahet vakti çıkınca iki rekât namaz kılan bir insan, o gün tam bir hac ve umre yapmış gibi sevap alır.” diye Peygamber Efendimiz bildiriyor, İmam Tirmizi’nin, Enes RA’dan rivayet ettiği sahih bir hadis-i şerifte... Hazreti Ömer’den rivayet var, İmam Ebu Davud’un sahih hadis kitabında rivayetler var, başka rivayetler var... Bu böyle, sevabı çok.

Yâni şurada oturup sabah namazından sonra zikirle, Kur’an’la, ilimle, irfanla meşgul olup iki rekat namaz kılmak, bir hac ve umre sevabı kadar sevap kazandırıyor. Onun için bu vakitte mescidde oturuyoruz. Bunun sevabı var. Yâni ibadetlerin yapılış zamanları önemli. Bazı zamanlar kıymetli, değerli çok.

O kıymetli zamanlardan birisi, günün evvel vaktidir. Böyle güneşin doğduğu bu vakit çok sevaplıdır. İkincisi: Akşam güneşin battığı, ikindiyle akşam arasındaki zaman çok sevaplıdır. Bir de

274

geceleyin seher vakti, yâni sahura kalktığımız zaman çok sevaplıdır; göğün kapılarının açıldığı zamandır, duaların kabul olduğu zamandır. Bu zamanlarda niyazla, dua ile, Allah’a münâcaat ile böyle zamanları değerlendirmesi lâzım mü’minin...


Sabah namazından sonra, kerahet vakti çıkıncaya kadarki zamanda, Peygamber Efendimiz camide oturup zikirle, Kur’an’la, ilimle, irfanla meşgul olmayı tavsiye ediyor bize ve bunun sevabı hakkında, çok büyük mükâfatlar olduğunu bildiriyor.

Bir mükâfat: bugün bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanıyor insan; hac ve umre büyük bir sevaptır, çok büyük bir sevaptır. Bir insan bir haccı ancak bir ayda, bir buçuk ayda yapıyor; şu kadar dolar harcayarak yapıyor. Umre de hàkezâ öyle... Bir hac ve umre sevabı kazanıyor sabahleyin bu vakitte böyle yapmakla...

Şimdi bu, hadis-i şeriflerde böyle yazdığı için, büyüklerimizin günlük programlarında uyguladıkları bir adettir. Büyüklerimizden gördük, hadis-i şeriflerde okuduk, biz de uygulamağa çalışıyoruz; camide de çalışılıyor, burada da çalışılıyor. Tabii, ne olabilir? İnsanın işi olabilir. Burada iş bahis konusu değil, burada tatildeyiz. Burada işimiz yok...

Eğer işi bile olsa insanın, işini bu ibadetine göre ayarlayacak. Akıllı insan, “Bu sevabı kaçırmayayım, ondan sonra işime gideyim!” diyecek. Çünkü, “Böyle ibadet eden, âfâkı dolaşıp rızık arayandan daha fazla rızka mazhar olur, kazanır.” diye maddî bakımdan da kazançlı olduğunu Peygamber Efendimiz müjdeliyor.


Binâen aleyh, dükkâncı işini ona göre ayarlasın. Sabah namazını kılsın, bu vakte kadar ibadetle meşgul olsun, işrak namazını kılsın, dükkâna öyle gitsin. İşini ayarlasın, hayatını ibadetlerine göre ayarlasın. Ramazanda nasıl bazı lokantalar tatil yapıyor, hacca nasıl gidiyoruz yılımızın tatil zamanı arayıp bulup; onun gibi yâni. Şimdi hac ve umre sevabı var, köle azad etme sevabı var, rızkın bol olacağına dair müjde var, günün hayırlı geçeceğine dair müjde var; ölürse, imanla göçeceğine dair müjde

275

var; bunu yapmağa çalışmamız lâzım!

Ne manisi var? Uykumuz az gelebilir.

“—Gece zaten namazı on ikiye doğru bitirdik, evimize gittiğimiz zaman on ikiyi geçti, beşte buraya geldik; efendim uyku tam yetmedi.” Uykuyu uyu. Peygamber Efendimiz öğleyin uyku uyurdu, öğle uykusu sünnettir. Neden? Öğle uykusunu uyuduğu zaman insan, gece ibadetine kalkabilir. Teheccüde de kalkar, sabah namazına da gelir. Öğle uyumadığı zaman zor geliyor tabii, az geliyor.

“—Bize de iki üç gündür yolda olduğumuz için, gece uykusu az gelmişti filân...” Doğru, fakat bu ibadeti kaçırmamak lâzım. Hayatımızı niçin yaşıyoruz? Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için yaşıyoruz. Bu ibadet anında ibadeti yapalım, uyku zamanında gidelim, uyuyalım! Şimdi önümüzde bak on bir buçuğa kadar geniş zaman var. Uyuruz uyanırız, tıraş oluruz, taranırız, donanırız, giyiniriz, kuşanırız, geliriz. Ne olacak; yeter ki bu sevabı kaçırmayalım!

E, tabii bundan sonra, bu tatil bittikten sonra, bu kamp programı bittikten sonra gittiğimizde de mümkünse; işimizi böyle ayarlayabilirsek iyi olur.

“—Efendim, memuruz işçiyiz, yapamıyoruz.” Tabii bizim temennimiz ve duamız, Allah hepinizi işçi olmaktan kurtarsın, patron eylesin... Anahtarınız elinizde olsun, dükkânınızı istediğiniz gibi açın, gününüzü istediğiniz gibi programlayın! Peygamber SAS Efendimiz ne diyor:

“—Âfâkı dolaşıp rızık aramaktan daha fazla rızık verir.” diyor; bol kazançlara da sahip eylesin...

Pekiyi, buyurun namazı kılalım, dağılalım! Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llah!

El-fâtihah!


27. 12. 1994 Sabah Namazı

Warrnambool - AVUSTRALYA

276
11. EĞİTİMDE MÜHİM NOKTALAR
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0