17. SORULAR

18. GÖNLE HİTAB EDEN BİR EĞİTİM



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smil’lâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultànih... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.


a. Asıl İş


Muhterem kardeşlerim!

Hayatta tecrübe kazanmak önemli bir şey... Hayata yeni atılan insan bu tecrübeyi yaşamamış oluyor, edinmemiş oluyor. Hayatı yaşamış insan da gerçekleri anladığı zaman, iş işten geçmiş oluyor, fırsat elden kaçmış oluyor. Bir kere kendisi için telâfi edemeyeceği bir durum meydana gelmiş oluyor. Ömür bitiyor çünkü; hafıza zayıflıyor, göz zayıflıyor, kulağın işitmesi zayıflıyor, dizlerinde ağrılar başlıyor...


أ ليت الشباب يعود يوما فأخبره بما فعل المشيب


(Elâ leyte’ş-şebâbü yeùdü yevmen) “Ah, keşke gençlik geri

gelseydi de, (feahbirhü bimâ feale’l-meşîb) ihtiyarlığın benim başıma neler getirdiğini ona anlatsaydım.” diyor.

Çok kimse bunu söylüyor. Bu, hayatta umûmî bir pişmanlıktır. Şairin dediği gibi:


Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş renkli bir yığın yaprak;

Ve bir zaman bakacaksın semaya,

452

Ağlayarak...


Ömür merdivenlerinden insanlar ağır ağır çıkınca, aşağıya baktıkları zaman dökülmüş bir sürü yaprak görüyorlar. Ağlıyorlar ama, iş işten geçiyor.

Şimdi hayatta asıl kaçırılmaması gereken en büyük gerçek nedir? En büyük gerçek Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hayatın ana püf noktası, en önemli noktası budur. Hayatta her şey boştur. Sevdiğiniz, peşinde koştuğunuz, sahip olduğunuz her şey bomboştur. Hiç bir şey bir pul etmez yâni... Ölüm döşeğine düştüğünüz zaman; artık iyice kesin olarak anlaşıldı ki iyi olmak yok, yolcusunuz, ahirete gidiyorsunuz; işte her şey boş... Elinde hiç bir şey kalmıyor ki insanın, ayrılıp gidiyor nasıl olsa, bırakıp gidiyor; her şey boş...

Hocamız onun için, vefatına yakın günlerde demiş ki:

“—Her şey boş... Zenginlik boş, mevkî boş, makam boş, para boş... Köşkler, evler, barklar, keyifler, zevkler, eğlenceler boş... Şeyhlik boş, müridlik boş, her şey boş... Gaye, Allah’ın sevdiği bir kul olabilmek; asıl iş bu!” Şimdi bu asıl işi çok insanlar kaçırıyor. Dünya üzerindeki milyonlarca, milyarlarca insanın çok büyük bir ekseriyeti bir kere mü’min değil, ondan kaçırıyor. Onun için Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki, bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


وَمَا أَكْثَرُ النهاسَ وَلَوْ حَرَصْتَ بَمُؤْمَنَينَ (يوسف:٣٠١)


(Ve mâ ekserü’n-nâsi velev haraste bi-mü’minîn) “Ey Rasûlüm, sen ne kadar arzu etsen, kıvransan, yansan, yakılsan, hırs ile istesen insanların çoğu mü’min olmayacaklar.”(Yusuf, 12/103) Ekseriyet, büyük yığınlar, kalabalıklar maalesef mü’min bile değil...


Allah-u Teàlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de bildiriyor ki, bir insan iman etmedikçe asla cennete girmeyecek! Müslüman

453

olmadıktan sonra cennete girmek asla bahis konusu değil... O zaman, dünya üzerindeki müslümanların nüfusu dünyanın beşte biri kadar; yâni yüzde yirmisi... Yüzde sekseni bir kere çürük, hepsi cehenneme odun... Çok fenâ! E, gelelim bu yüzde yirmiye, yâni mü’min olanlara... Türkiye’yi ele alalım. Türkiye, nüfusunun yüzde doksan dokuzu müslüman olan bir ülke... Türkiyemizi biliyoruz. O insanları düşünün, o kahveleri düşünün, halkı düşünün! E bunların da yüzde doksan

beşi büyük cezaya müstehak suçlar, kusurlar, günahlar, içkiler, kumarlar, haramlar içinde... Yâni öyle anlaşılıyor ki, gerçek müslümanlar toprak arasındaki altın madeni gibi...

Hani derenin içine giriyorlar altın arayıcıları... Ellerinde elekler; kumları eliyorlar, eliyorlar, eliyorlar... Günlerce, saatlerce uğraşıyorlar. Bir parça buldular mı, süzüyorlar. “Hah, bir altın parçası buldum!” diyorlar, onu kenara koyuyorlar. Yâni elden geçirdikleri o kadar malzemenin içinden tek tük altın çıkıyor. İşte onları biriktirirlerse, bir şeyler elde ediyorlar. Ne iflah oluyor, ne mahvoluyor; işte öyle gidiyor.

Mü’min insanlar da dünyada böyle, derenin kumları arasındaki altın gibi az... Ekseriyet mahvoluyor.


b. Evlâtların Eğitimi


Şimdi biz de bu ömrü yaşamışız, bir noktaya gelmişiz. İçimizde sakalına ak düşmüş olan insanlar var, bunlar buraya ilk gelmiş olan insanlar... İlk gelenlere first genaration [birinci jenerasyon] diyoruz biz... Buraya gelen, ayak basan ilk nesil... Elhamdü lillâh bunların çocukları da büyüdü, üniversiteyi bitirdiler bir kısmı; bu second genaration [ikinci jenerasyon], ikinci nesil... Evlendiler, onların da çocukları oldu; yâni ilk neslin torunları oldu, şimdi üçüncü nesil ortaya çıktı.

Birinci nesildeki dedeler Allah’ın rızasını iyi düşünebilmiş, evlâtlarını iyi müslüman yetiştirebilmiş iseler, çocuklarının mürüvvetini gördüler. Çocukları hayırlı evlâtlar oldu; babasının elini öpen, sözünü dinleyen, babasının gönlünü hoş eden, rızasını

454

alan, hayır duasını alan evlâtlar oldular. Evlâdı böyle ise, “Çok şükür, el-hamdü lillâh, evlâdım namazlı niyazlı, iyi bir evlât!” diye baba memnun... Evlât da memnun ve mutlu, Allah da memnun...

Avustralya gibi bir diyara gelsin de insan... İçki var, kumar var, zevk var, afyon var, açıklık var, saçıklık var, bar var, pavyon var... Bunların arasında müslüman kalmak, tabii yüzde yüz müslüman olan bir yerde, herkesin camiye gittiği bir yerde müslüman olmaktan çok daha zordur. Hani, dağda çobanlık yaparken müslümanlık kolaydır da, gel bakalım şehrin içinde müslümanlığı yap; o daha zordur tabii... Çünkü, günahın çok olduğu yerde insanın günaha düşmemek için daha çok dikkat etmesi lâzım geliyor, daha çok kendisine hakim olması gerekiyor.

Şimdi bu çocuklarını müslüman yetiştirenleri düşünün! Ben ne söylesem boştur, başkası ne söylese boştur. Gerçekleri bulmak için, tesbit etmek için önümüzde misaller var, genaration’lar var, nesiller var, kuşaklar var... Geldiler gittiler, geldiler gittiler; üç veya dört tane nesil var önümüzde bugün... Bunları inceleyelim, hangilerinin mutlu olduğunu, hangilerinin pişman ve perişan olduğunu siz kararlaştırın! Şahıslar konuşmasın, konuşmalar aldatıcı olmasın, sübjektif olmasın, istatistikler konuşsun: Kim evlâdının hayrını gördü, kimler mutlu oldu, kimler mutsuz oldu?


Hem dünyevî bakımdan, hem uhrevî bakımdan, hem dünya saadeti için, hem ahiret saadeti için, cenneti kazanmak için, bu istatistiklerin sonucunu söylüyoruz size: İslâm’a sımsıkı sarılan anne babalar da mutlu, İslâm’a bağlı olarak yetirilmiş evlâtlar da mutlu... Allah’ın mânevî sığınak yeri olan, okyanusta gemisi batmış, denize düşmüş olan insanların sahiline çıkıp da kurtulduğu ada gibi olan camilere bağlı olanlar, camilere müdâvim olanlar kurtuldu; kendisi İslâm’a sımsıkı sarılamamış olanlar, camiden kopanlar mahvoldu. Tasavvufa sarılanlar kurtuldu, tasavvufî terbiyeyi görmeyenler mahvoldu.

Türkiye’de de böyle; önümüzde nesiller var, kuşaklar var, görüyoruz, biliyoruz. Eğer aile tasavvuf terbiyesiyle Allah’ın rızası yolunda çalışma yapmışsa, yaşamını sürdürebilmişse; nesiller

455

kurtuldu. Aksi takdirde, bir velînin evlâdı, bir müslümanın oğlu sapık oldu. Meselâ, dün bir arkadaşımız anlattı. Onların memleketinde tekkenin sahibi bir zâtın oğlu, namazla niyazla ilgisi olmayan, sarhoşlara şarkı söyleyen bir kimse haline gelmiş.


Muhterem kardeşlerim! Evlâtlarımız bizim için son derece önemli! Evlâtlarımız bizim canımız, ciğerimiz; biz bu çocuklar için, bu yavrular için, bu bebeler için uyku uyumuyoruz, çalışıyoruz, zahmet çekiyoruz, meşakkate uğruyoruz, para kazanıyoruz... Bunlar rahat etsinler, mutlu olsunlar diye, bunların mutluluğu için çalışıyoruz. Bunların mutluluğunu istiyorsak, dünyada ve ahirette mes’ud olmasını, bahtiyar olmasını, yüzü gülmesini, rahat etmesini istiyorsak, bunları Allah’ın rızasına göre yetiştireceğiz. Bunun başka çaresi yok!

Bu kararı alamayanların çocukları esrarkeştir... Bu kararı alamayanların çocukları bir pavyon müdavimidir... Bu kararı alamayanların çocuklarını ben biliyorum, Sydney’de bana anlattılar: Geliyor, anasından babasından para istiyor; anası babası “Yine gidecek, bu parayı olmadık yerde harcayacak!” diye para vermediği zaman, annesinin babasının dairesini taşlıyor, camını taşlıyor. Yâni, babası oğluyla polislik olacak nerdeyse... Neden? Çocuğunu iyi yetiştirmedi.

Muhterem kardeşlerim! Çocuklarımız Allah tarafından bize verilmiş emanetlerdir, bizim hazinelerimizdir. O kadar büyüklükte bir altının olsa, ondan daha kıymetlidir insanın çocuğu... Bu çocuğun elden çıkması, hırsızlara kaptırılması çok acı bir şeydir. Kesenden para çalsalar veya düşse, veya maaşından haksız yere yüz dolar, iki yüz dolar kesseler, günlerce üzülürsün... On doları bir yere düşürsen, bir malı on dolar, beş dolar fazla fiata alsan, başka yerde beş dolar daha ucuza görsen, iki gün - üç gün üzüntüsü kalbinde kalır, beş dolar, on dolar kaybettim diye... Evlâtlar kayboluyor, nesiller kayboluyor, binlerce insan kayboluyor, milyonlarca insan kayboluyor.

Şu bizim Devlet-i Aliyye-i Osmâniye, halife-i rûy-i zeminin emri altındaki İslâm devleti yıkılmış; ondan sonra nesiller çığırından

456

çıkmış, milyonlar kâfirleşmiş. Şu zararın büyüklüğünü düşünebiliyor musunuz? Ülkeler elden çıkmış, koca koca diyarlar elden çıkmış, kaç tane devlet olmuş...


Şimdi en mühim işimiz... Tamam yemek yiyeceğiz, su içeceğiz, giyineceğiz, barınacağız; aslî ihtiyaçlarımız, hayatî ihtiyaçlarımız filân diyoruz ama, burada hiç kimse açlıktan ölmüyor. Var mı Avustralya’da açlıktan ölen? Kıyıda kenarda aç kalmış de, yemek yiyememiş de ölmüş var mı bir tane? Bir tek misal yoktur. Afrika’da vardır, Somali’de vardır, adını bildiğimiz bilmediğimiz yerlerde vardır. Yiyecek yok, kuraklık var, su yok, hastalık var; insanlar açlıktan ölüyor. Avustralya’da yok...

Emigrant olarak Avustralya’ya gelmişsiniz, vatandaşlık almışsınız; çalışırsanız maaş alıyorsunuz, çalışmasanız işsizlikten yine maaş geliyor. Size düşük kiralı ev tahsis ediyorlar, yine yaşıyorsunuz. Yâni burada açlıktan ölmek yok, hayatınız garantili burada... Başka ülkeler gibi, Afrika gibi değil...

Moskova’ya giden kardeşlerimiz anlattılar: Adam bir kıyıda kıvrılıyormuş, açlıktan ölüyormuş da, çöpçüler kaldırıyormuş. Bir dînî merasim bile yok... Metro sıcak diye oraya giriyor, ölüyor. Çöpçüler sabahleyin bakıyorlar ki, birisi ölmüş. Köpek mi ölmüş, insan mı ölmüş, karınca mı ezilmiş? Ölüyor gidiyor, çöpçüler kaldırıyor. İnsanın kıymetine bak! Sıfır...

Burada o durum yok. Sizin geçim derdiniz yok. Siz burada açlıktan ölmezsiniz, ölmeyeceksiniz; açlıkla terbiye yok burada... Kebabınız var, meyva var, sebze var, her türlü imkân var... Ama siz burada evlâtlarınızdan çok büyük bir imtihan geçirmektesiniz. Allah’ın size emanet olarak verdiği evlâtlar elden giderse, en büyük ziyanınız budur, mahvolursunuz. Biliyor musunuz ki ahirette:


يَوْمَ يَفَرُ الْمَرْءُ مَنْ أَخَيهَ . وَأُمِّهَ وَأَبَيهَ . وَصَاحَبَتَهَ وَبَنَيهَ .

(عبس:٣٤-٣٦)

457

(Yevme yefirrü’l-mer’ü min ahîh) “O kıyamet gününde kişi öz kardeşinden kaçacak, firar edecek. (Ve ümmihî ve ebîh) Anasından babasından firar edecek, kaçacak.”

Neden? Anasına babasına asi oldu, anası babası davacı olacak diye kaçacak. Nereye kaçacaksın, Allah’ın hükmünden, kazasından, kaderinden kaçmak imkânı var mı?

Hadis-i şerifte okuduk: Mezar açıp kefen soyup satan bir kefen hırsızı öleceği zaman demiş ki çocuklarına:

“—Benim ölümü yakın! Odun toplayın, çok odun toplayın, yakın, yakın, yakın... Etlerim iyice yandıktan sonra kemiklerim kalmışsa, onları da öğütün; rüzgârlı bir havada deryaya savurun!” Allah-u Teàlâ Hazretleri soracakmış o kula:

“—Niye böyle yaptın?” “—Yâ Rabbi, senin azabından kurtulmak için...” Allah-u Teàlâ Hazretleri yeryüzüne emredecekmiş:

“—Onun eczâsını, parçalarını getir bir araya!” Nasıl emredecekse, o tekrar o hale gelecekmiş. Toz olmak, duman olmak kurtarmıyor; tekrar karşısına gelecek Mevlâ’nın, hesap sorulacak. Kaçacak yer yok ki, Allah’tan nereye kaçacaksın?


(Yevme yefirrü’l-mer’i min ahîh.) “Kardeşinden kaçacak.” Bak, düşün, öz kardeşinden kaçacak! (Ve ümmihî ve ebîh.) “Annesinden ve babasından kaçacak. (Ve sàhibetihî) Eşinden, hayatta beraber olduğu, hayat arkadaşı olduğu, evli olduğu eşinden kaçacak. (Ve benîh.) Çoluk çocuğundan kaçacak.” (Abese, 80/34-36) Baba çoluk çocuğundan niye kaçar? Evlâdına karşı Allah’ın kendisine vermiş olduğu görevleri yapmadığı için kaçar. Çünkü evlât babasından davacı olacak. Sıkışınca evlât ahirette, Allah sorduğu zaman;

“—Ey kulum, niye benim iyi kulum olmadın sen?” dediği zaman; kabahati babasına atacak, diyecek ki:

“—Yâ Rabbi! Babam beni müslüman yetiştirmedi, babam bana İslâm terbiyesi vermedi, babam bana imanı öğretmedi... Babam bana Kur’an’ı, namazı niyazı, senin varlığını birlmiğini, emrine

458

yasağını öğretmedi; davacıyım!” diyecek.

İsmi kötü olsa bile davacı olacak, babam bana şu ismi verdi diyecek; bir müşrikin ismi, veya yanlış bir isim, veya kötü bir isim, veya çirkin bir isim...


Peygamber Efendimiz, müslüman olmuş, karşısına gelmiş kimseye ismini sorardı, kötü isimleri değiştirirdi. Meselâ, ismi Abdü’ş-şems... Ne demek Abdü’ş-şems? Güneşin kulu demek... Güneş’in kulu olur mu, Güneş de Allah’ın kulu... Değiştirdi ismi Abdullah yaptı, Abdurrahman yaptı. Abdurrahman, Rahman’ın kulu... Şimdi düşünüyorum, sevdiğimiz kardeşlerimizde de var öyle isimler. Meselâ, Yurdakul... Yurda kul mu olunur, Yaradan’a kul olur insan... Evet, vatan sevmek var, vatanseverlik var, Allah yolunda cihad var, şehidlik var ama, kula kul olmak yok! Yurda da kul olunmaz, ataya da kul olunmaz, babaya da kul olunmaz, anaya da kul olunmaz, bayrağa da kul olunmaz... Hiç bir şeye kul olunmaz, ancak Allah’a kul olunur.

İsmini bile yanlış koysa, evlât anasından babasından davacı olacak; “Bana yanlış isim koydu, bana edebi öğretmedi, bana dini öğretmedi.” diye.


Başka bir ayet-i kerime, mânâsı ne kadar müthiş:


الأَْخَلاهءُ يَوْمَئَذٍ بَعْضُهُمْ لَبَعْضٍ عَدُوٌّ إَلَه الْمُتهقَينَ (الزخرف: ٧٦)


(El-ahillâü yevmeizin ba’duhüm li-ba’din adüvvün ille’l- müttakîn) “Samimi arkadaşlar o günde, o ahiret gününde birbirlerine düşman olacaklar; ancak takvâ ehli olanlar müstesna…” (Zuhruf, 43/67)

Samîmî dostlar var ya, bugün birbirleriyle kol kola, omuz omuza: “—Canım kardeşim, arkadaşım, canım sana feda olsun, ben seni çok seviyorum!” diyor.

459

“—Tamam, ben de seni çok seviyorum. Haydi gel bugün şuraya gidelim, buraya gidelim!” “—Kim bunlar yâhu?” “—Çok samîmî iki arkadaş... Bunların içtikleri su bile ayrı gitmez.” Haa, o samîmî dostlar, samîmî arkadaşlar, birbirlerinin sırdaşı

samîmî arkadaşlar; o günde, o ahiret gününde birbirlerine düşman olacaklar. Birisi diyecek ki:

“—Yâ Rabbi, bu herif beni meyhaneye götürdü. Koluma girdi, ‘Haydi gel gidelim, bugün kafayı çekelim!’ dedi. Bu götürdü beni...” diyecek.

O zaman ötekisi:

“—Yâhu, hani dünyada ahbaptık, arkadaştık, içtiğimiz su ayrı gitmiyordu. Her zaman beraberdik, birbirimizi seviyorduk, birbirimizin nazını çekiyorduk. Kesemiz müşterekti, ‘Al istediğin kadar kardeşim!’ diyorduk.”


“Haa, orada birbirine düşman olacaklar. (İlle’l-müttakìn) Ancak takvâ ehli insanların kardeşliği kalacak.” Mü’minin mü’mine kardeşliği kalacak, dervişin dervişe kardeşliği kalacak. Samîmî, takvâ ehli kardeşler birbirlerine fedâkârlık yapacak; “Ben yemeyeyim, o yesin; ben giymeyeyim, o giysin, o kurtulsun! Yâ Rabbi, kardeşimi kurtar!” diye kardeşine dua edecek.

Mühim olan, kendimizi de takvâ ehli yapmaktır, evlâtlarımızı da takvâ ehli yetiştirmektir. Eğer sen çocuğunu bir yere gönderdiğin zaman; ihtisas yapmak için Amerika’ya gönderdin, Türkiye’ye gönderdin veya kendin Türkiye’ye gittin, çocuğun burada kaldı... Sen çocuğun yanında yok iken, o çocuğun kendiliğinden namazını kılıyor, cumaya gidiyor, orucunu tutuyorsa, haramdan sakınıyorsa; tamam, terbiyesini güzel yapmışsın.

Sen onun başında değilken, çocuk ne namaz, ne niyaz, ne ibadet, ne tâat, ne haram, ne helâl ayırım yapmıyorsa; fırsatı eline geçirmiş, parayı da bulmuş, “Fırsat bu fırsattır; bar, pavyon, eğlence...” diyorsa; demek ki, sen o çocuğunun eğitimini

460

yapamamışsın. Mesele budur, aziz ve muhterem kardeşlerim!


c. İslâm’ı Yaymak İçin Çalışmak


Evlâtlarımızı müslüman yetiştirmek, bizim birçok bakımdan dînî borcumuzdur. Bizim kendi evlâdımız olmasa bile, biz başka insanların müslüman olması için çalışmakla vazifeliyiz. İslâm’a yapabileceğimiz en güzel hizmet, birilerinin İslâm’a girmesi... Biz niye dergi çıkarıyoruz, biz niye radyo yayını yapıyoruz? Biz niye o diyar senin, bu diyar benim kalkıyoruz, gidiyoruz, geliyoruz? İslâm yayılsın diye... Çırpınmamız niye? Avustralya’da İslâm öğrenilsin diye...

Bakın, dün akşam ben sizin yarışmalarınızı seyrettim, gördüm: Türkçeyi unutuyorsunuz. Siz ikinci neslin dahi Türkçesi zayıf... İngilizceye kayıyor; İngilizce soruyu soruyor, İngilizce cevap veriyor. “Haydi Türkçesini de söyle!” deyince, zorlanıyor, kelime bulamıyor. Türkçe zayıflamaya başlamış. Bir zaman gelecek, ben buraya hoca olarak dînî bilgiler öğretmek için gelmeme lüzum kalmadan, iyi güzel Türkçe, edebî Türkçe öğretmek için transfer edileceğim, çağrılacağım. Türkçeyi unutacaksınız, “Aman hocam, gel de bize Türkçe öğret!” diyeceksiniz.

Çünkü ikinci nesil kelimeleri bulamıyor, cümleler cümle değil... Tarzan’ın Türkçesinden bile fenâ... Hani Tarzan var ya: “Ben var gitmek... Onu almak, vermek...” Ondan bile daha fena... Türkçe unutuluyor. Dînî bilgiler de zayıf... Evet biraz bir şeyler öğretiliyor ama, genel olarak dînî bilgiler de zayıflıyor. Hakîkî bir müslümanlık, gerçek bir müslümanın bilmesi gereken bilgiler noktasından teraziye koyup ölçecek olsak, dînî bilgiler de zayıflıyor.

Bu bir tehlike işaretidir, kırmızı alârmdır, hava hücumu alarmıdır. “Düşman uçakları gelecek, bombalayacak, sığınaklara girin, tedbirinizi alın!” demektir.


Onun için muhterem kardeşlerim, kendinizi ve evlâtlarınızı aklı başında, derli toplu, düzgün bir müslüman olarak yetiştirmek

461

için sizin de beslenmeye ihtiyacınız var... Ben bu ihtiyacı görüyorum; siz de mecbursunuz, siz de muhtaçsınız. Kendi kendinize bakmazsanız, siz de verem olursunuz, siz de kan tükürürsünüz mânevî bakımdan... Maddî bakımdan turp gibi olursunuz ama, mânevî bakımdan kanser gibi olursunuz, Allah korusun...

Bak ne oluyor bir insan? Bir müslümanın çocuğu budist oluyor. Budistin nesi var ya? Kanadalı Thomas Ervin, Güneydoğu Asya’da budistlerin arasında uzun seneler diplomat olarak kalmış. Diyor ki:

“Baktım, ibadetlerinde hiç bir kıymet yok, anlamsız... İslâm’ın ibadetlerine baktım, çok anlamlı gördüğüm için müslüman oldum.” diyor. Perth’te bir budist doktor vardı, sonradan duydum ki müslüman olmuş, Islamic Counsil’in başkanı olmuş. Elin budisti, budizmi kat kat bilen insan müslüman oluyor, İslâm’a geliyor da, bir müslümanın çocuğu budist oluyor! Neden? Ortam fenâ... Dînî bakımdan beslenme olmazsa, din elden gider.

Onun için, bir insan dinden çıktı mı —irtidat diyoruz buna— Allah o insanı sevmez artık... İrtidat etti mi, dinden çıktı mı bir insan, mahvoldu. İman etmedi mi zâten fenâ ama, imandan sonra küfre düşerse daha fenâ...


إَنه الهذَينَ آمَنُوا ثُمه كَفَرُوا ثُمه آمَنُوا ثُمه كَفَرُوا ثُمه ازْدَادُوا كُفْرًا لَمْ


يَكُنَ الِلُّ لَيَغْفَرَ لَهُمْ وَلََ لَيَهْدَيَهُمْ سَبَيلاً (النساء:٧٣١)


(İnne’llezîne âmenû sümme keferû) Kâfir olanlar, (sümme âmenû) sonra iman edenler, (sümme keferû) sonra tekrar kâfir olanlar, (sümme’zdâdû küfren) sonra küfrünü de artıranlar; (lem yeküni’llâhu li-yağfira lehüm) Allah onları aslâ mağfiret edecek değil!” Ne o, oyuncak mı bu; bir öyle bir böyle, bir öyle bir böyle?

(Ve lâ li-yehdiyehüm sebîlâ) “Cehennem yolundan başka bir yola da onları sevk edecek değil...” (Nisâ, 4/137) deniliyor. İman oyuncak değildir.

462

Uzaktan gelen bir insan, bir insanın ne kadar büyüdüğünü, ne olduğunu, ne kaldığını, zayıfladığını kolay anlar. Size bakıyorum, sizin bile mânevî bakımdan, İslâmî bakımdan gıdaya ihtiyacınız var... Siz dahi bunalıma düşüyorsunuz. Gıda eksikliği var, İslâmî bakımdan gıda noksanlığından muzdaribsiniz.

Onun için, mutlaka İslâmî bakımdan kendinizi de beslemeniz lâzım! Mutlaka çocuklarınızı da İslâm’ı iyi bilen, İslâm’ı yaşayan, İslâm’ı seven ve siz başlarında olmadığınız zaman da müslüman olarak yaşayacak evlâtlar olarak yetiştirmeniz lâzım!

Bunun en iyi yolu, o çocukları İslâm’a hizmet edebilecek insan olarak yetiştirmektir. Müslüman olsun diye yetiştirdiğin zaman, hedefi kısa tutarsan, yarım müslüman olur. Hedefi tam, yüzde yüz sağlayamazsın, yüzde elli müslüman olur. “Hayır, iyi müslüman olmayacak, tam mürşid olacak; İslâm’ı çok iyi bilecek de şu kadar insanı müslüman edecek!” diye hedefi böyle tutarsan, tamam... O zaman yüzde yüz müslüman olur, yapabildiği kadar da İslâm’ın yayılması için çalışma yapabilir.


İslâm’ın yayılması için çalışma yapanlar yok mu? Var, işte şu teşkilat, bu teşkilat, Cemâat-i Tebliğ vs. Oraya gidiyorlar, buraya gidiyorlar, söylüyorlar, konuşuyorlar. Yâni İslâm’ın yayılması için çalışanlar oluyor. Peygamber SAS Efendimiz’in sahabe-i kirâmı; yâni onu tanımış, onun sohbetine iştirak etmiş, sohbetiyle şereflenmiş insanların dünyaya nasıl dağıldıklarını İslâm tarihinden bilmiyor muyuz? Kimisi Semerkand’a gitmiş, kimisi Buhara’da...

Semerkand’da çok muhteşem bir kabristan var, çinili türbeler var... İşte Hazret-i Abbas’ın oğlu Kusem RA’ın orada kabri var... İstanbul’da, Peygamber Efendimiz’i evinde misafir etmiş olan Halid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin ve daha yirmi

yedi sahabenin kabri var... Diyarbakır’da, Anadolu’nun bilmem şurasında, burasında bir sürü sahabi var... Neden bunlar Medine’de yaşamamışlar, niye başka diyarlarda bunların kabirleri? İslâm’ın yayılması için...

463

İslâm için çalışmak sadece benim vazifem değil... İslâm için çalışmak hepinizin Allah’a karşı vazifesi, borcu... Hepiniz İslâm için çalışacaksınız!


Hoca ister güzel konuşsun, ister kötü konuşsun; doğru konuşması kâfi... Size Allah’ın emrini söyledi mi, sorumlu olan sizsiniz. Siz Allah’ın emrini duydunuz ya, duyduğunuza göre hareket etmek zorundasınız. Hepiniz İslâm için çalışacaksınız.

Şimdi bir şeyh efendi gelmiş İzmir’e, bizim arkadaşın apartmanındaki bir kimseye... Onu tarikatına almış. Tarikatına aldıktan sonra da: “—Sen burada bizim tarikatımız için çalış!” diye bir vazife vermiş.

İmrendim yâni, gıbta ettim ve size bildiriyorum. İşte geçen sene gittiğimde bir şey yoktu. Bu sene gittiğimde;

“—Nasılsınız?” dedim.

“—Seksen kişi olduk hocam!” dedi.

Yâhu, ben sana onu sormadım, (How are you) “Sen nasılsın?” demek istedim. Onun aklı fikri kaç kişi olduğunda, “Seksen kişi

olduk hocam!” diyor. Ben onu sormadım ama demek ki bir sene çalışmış, seksen kişi olmuş.


E siz Coburg cemaati, ben kaç senedir buraya geliyorum, kaç senedir benim ihvânımsınız; çalışacaksınız! Her biriniz şu kadar çalışacaksınız, Sydney’de de o kadar çalışacaksınız! Bakın biz size ne diyoruz:

“—Yalnız Melbourn’da kalmayın, Sydney’de kalmayın; başka yerlere de yayılın! Beş kişi - on kişi bir yere, beş kişi - on kişi bir yere... İslâm’ı temsil edin, İslâm’ı yaşayın; hem ticaret yapın, hem İslâm’ı yayın!” “—Rahat edemiyoruz, aile konuşacak kimse olmadığı için bunalıma düşüyor.” “—İyi ama sahabe-i kiramın ailesi yok muydu? Onlar yabancı bir diyara niye gittiler? Afrika’ya gittiler, Mısır’a gittiler, Horasan’a gittiler, Hindistan’a gittiler, İran’a gittiler… Her birisi

464

bir yabancı diyarda...


Misyonerler niye gidiyor? Türkiye’ye niye gidiyor, kutuplara niye gidiyor, çöllere niye gidiyor, Afrika’ya niye gidiyor? O yamyamların arasında, o çeçe sineğinin hastalıklarının arasında, timsahların yaşadığı yerlerde, sıcakta ne yapıyor bu adamlar?

Hristiyanlığı yaymak için çalışma yapıyor.

Biz Allah’ın mü’min kulları, sevgili kulları, “Lâ ilâhe illa’llah” diyen ehl-i tevhid, sevdiği yolun, dinin sahibi olan kulları, biz çalışmıyoruz. Olmaz! Bizim vazifemiz işçilik değil, sizin vazifeniz işçilik değil; sizin ve bizim hepimizin vazifesi, Allah’ın dinine hizmet etmek!

Sahabe-i kiramın vazifesi memurluk veya ticaret değildi. Neydi? Hepsi ashab olarak biliniyor; hepsi İslâm’ı yaydılar, İslâm’ı yaymak için çalıştılar. Hepiniz İslâm’ı yaymak için çalışacaksınız! Hepiniz hutbe okuyabileceksiniz, hepiniz vaaz verebileceksiniz! Hepiniz anlatacaksınız etrafınızdaki insanlara!


E, bak elin Avustralyalı kızı, o bile merak ediyor. Dört - beş kız bir arada gezerken, bizim hacı arkadaşımızı görünce selâm vermiş, “Sen Muhammedî misin?” demiş. Merak etmiş; güzel anlatsa bir faydası olacak. Belki, “Tamam, kabul ettim!” diyecek.

Bak, Hindistan’dan geliyor, budist oluyor, altın yaldızlı, kubbeli mabedler yapıyorlar. Woolgoolga’dan geçtik, Brisban’a giderken, bir tane mabedleri vardı. Öyle kubbeli filân görünce biz, “Acaba cami mi?” filân dedik. Yok, değilmiş, budistlerin mâbediymiş. Bir sene sonra bir daha geçtiğimizde, baktık: O tarafı da almışlar, bu tarafı da almışlar, şu tarafı da almışlar... Daha da genişlemişler, daha büyük tesisler kurmuşlar.

Bizim bir Coburg Camii var... Bildim bileli, yıllar yılı işte Melbourn’da bir Coburg Camii var... İllallah yâhu! Bu cami çoğalmaz mı, bu cami büyümez mi, bu cami genişlemez mi? Bunun içindeki insanların sayısı artmaz mı, artmayacak mı? Çalışma yapmak lâzım geliyor.

Hülâsa, demek istediğim, hepimiz İslâm için çalışacağız. Bu

465

çalışmayı yapmak için de İslâm’ı iyi bileceğiz. Allah’ın sevgili kulu olmak zorundayız. Allah’ın sevgili kulu olmak için, Allah’ın rızasını, sevgisini kazanmak için, sahabe gibi çalışacağız. Onun için çocuklarımızı müslüman yetiştirmemiz gerekiyor.


d. Tasavvuf Terbiyesi Şart!


Muhterem kardeşlerim! Ben kendi çocuklarımı imam-hatip okuluna verdim. Kendim ilâhiyat fakültesinde hocalık yaptım. Mehmed Ali Torlak benim ilâhiyat fakültesinden talebem, hanımı ilâhiyat fakültesinden talebem... Bilmem Sydney’deki, falanca yerdeki hocalar benim talebem... TGRT”deki Prof. Orhan Karmış benim talebem...

Bir insanın iyi müslüman olması için, imam-hatip okulunda okuması yetmiyor. Çocuk imam-hatip okulunda okuyor, babasının sopası olmazsa cumayı kılmıyor, kaçıyor. Öyle şeyler var... Namazsız niyazsız imam-hatipli...

“—Nereden biliyorsun?” Askerlik yaptım. Bizim askerlik yaptığımız zaman, 1412 kişi

vardı Tuzla Piyade Okulu’nda... Bunların içinde benim ilâhiyattan birkaç talebem vardı, başka bölüklerde... Bir de yüksek İslâm enstitüsünden mezun, imam-hatipten mezun kimseler vardı. Yetmiyor yüksek İslâm enstitüsü mezunu olmak, imam-hatip okulu mezunu olmak, ilâhiyat mezunu olmak; namaza gelmiyorlar. Bizim gittiğimiz camiye namaza gelmeyenleri vardı, içki içenleri vardı, müslümanların yüzü karası olanları vardı. Yetmiyor.


Ne lâzım? Başka bir şeyler lâzım! O başka şey nedir? Allah’ın sevdiği bir insan oldu mu, Allah insanın kalbini nurlandırdı mı, işte o zaman istediğimiz insan oluyor. Onun için aşk lâzım, takvâ lâzım, ihlâs lâzım! O da tasavvufla oluyor.

Onun için biz mutasavvıfız. Ben üniversite profesörüyüm, istesem başka türlü çalışabilirim ama, bizim yolumuz tasavvuf... Çünkü bununla insan, kâmil insan oluyor. Mevlânâ böyle

466

Mevlânâ olmuş, Yunus böyle Yunus olmuş, İbrâhim Hakkı Erzurûmî böyle yetişmiş... Yâni, tarihte kimi sevmişsek, kimi beğenmişsek, kime hayran olmuşsak, kime aşık olmuşsak, bu yoldan, bu terbiyeden geçmiş.

Tasavvuf terbiyesi görmeyen insan ham kalıyor, olmamış kalıyor, ekşi kalıyor, acı kalıyor, turşu kalıyor, çürük kalıyor...

Doğru düzgün yetişmesi lâzım! Onun için müessesemizi kurmamız lâzım!


Buraya imam-hatip okulu açtın; yetmez. Islamic School açtı Araplar; yetmez, Araplar tasavvufa karşı... Araplar tasavvufa karşı olduğu için, Suudi Arabistan’la iş yapmış benim tanıdığım bütün işadamları, hepsi illallah diyor. Ahdine sadık değil, sözünde durmaz, borcunu ödemez. Mal gönderirsin, parasını geri vermez. Hepsi böyle problemli...

“—E hani sen müslümandın? Ben Almanya ile ticaret yapıyorum, gayet güzel, muntazam; malı gönderdim mi, paramı alıyorum. Senin müslümanlığın nasıl müslümanlık ki, başın dertte senin?”

Neden? Tasavvufî eğitim görmezse bir insan, takvâ ehli olmazsa bir insan, ihlâslı olmazsa, Allah’tan korkmazsa, utanmazsa, arlanmazsa, yarın mahkeme-i kübrâda hesap vereceğini düşünmezse; o insan iyi insan olmuyor.


e. Eğitime Yapılan Harcama


Onun için, şu Avustralya’da bizim grubumuz gibi bir grup yoktur. Ama millet işin önemini, takvânın önemini anlamıyor. Evlâtlarınızı takvâ ehli, ihlâslı kul olarak yetiştirirseniz, evliyâ olacak gibi yetiştirirseniz; evlâdınız hem dünyada kurtulur, hem ahirette kurtulur, iyi insan olur. Yetiştiremezseniz; çocuğunuz mühendis olabilir, doktor olabilir, avukat olabilir, zengin olabilir, vezir olabilir, sadrazam olabilir, paşa olabilir ama, adam olmaz. Paşa olmak başka, adam olmak başka; zengin olmak başka, insan olmak başka; hayatta muvaffak olmak başka, Allah’ın sevgili kulu

467

olmak başka şeylerdir muhterem kardeşlerim!

Mühim olan, kendimizin Allah’ın sevgili kulu olmağa çalışması; evlâtlarımızı da Allah’ın sevgili kulu olacak şekilde yetiştirmektir. Kendi evlâdımız olmasa bile, kesenin ağzını açıp budistin çocuğunu, hristiyanın çocuğunu, bilmem kimin çocuğunu; İngilizi, Yunanlıyı, bilmem neyi, Allah’ın sevgili kulu olsun diye eğitmek için müessese kurmamız lâzım!


Don Bosco muydu, neydi Melbourn’da büyük tesisler var, onun önünden geçiyoruz. Bir misyoner teşkilatının tesisleriymiş. İzmir’de de tesisleri varmış. İzmir’de Don Bosco’nun işi ne?

Müslüman çocukları hristiyan yapmak istiyor da, onun için orada müessese kuruyor. Ve başarı kazanıyor, yâni kandırıyor. İşte bak budist olmuş, işte bak hristiyan olmuş, işte dinden çıkmış, işte İslâm’ın karşısında, işte modern, işte kravatlı, işte bilmem ne...

İstanbul’da birisi kalkmış, Kumkapı’daki bir kiliseye gitmiş, papazın karşısına çıkmış:

“—Papaz efendi, benim problemim var, derdim var, sıkıntım var, ne yapmam lâzım?” “—Ne yaptın?” “—Ben çok günahkârım, içkiciydim, kaçakçıydım, esrar satışı yapıyordum, mafyaydım, bilem neydim... Pişman oldum.” Papazda yine biraz insaf varmış:

“—Evlâdım, sen yanlış yere gelmişsin, buraya gelmeyecektin sen!” demiş.

Yâni adam günahkâr, günahına pişmanlık duyunca nereye gideceğini bilmiyor, Kumkapı’da almış soluğu... Papaz diyor ki: “Sen müslümansın, senin buraya gelmemen lâzımdı.” diye papaz ikaz ediyor yâni, netice itibariyle... Adam dinden o kadar uzak ki, dini İslâm mıdır, hristiyanlık mıdır; mesele soracağı insan müslüman din adamı mıdır, papaz mıdır; sığınacağı mercî budist mâbedi midir, kilise midir, havra mıdır; haberi yok!


Kendi çocuğumuz olmasa bile bu müesseseleri Allah’ın dini yayılsın, öğrenilsin diye kurmamız gerekiyor. Kaldı ki, burada

468

kendimiz için ve kendi çocuklarımızın yetişmesi için de müessese kurmak bahis konusudur. O bakımdan bu müesseseleri kuracağız.

Bu müesseseleri kuramıyoruz, neden? Paramız yok, paranız yok veya paraya kıyamıyorsunuz. Paranız vardır da, şurada kârlı bir iş var denildiği zaman ortaya çıkar o paralar... “Şurada kârlı bir iş var; oraya doları yatırdığınız zaman, bir sene sonra dolar yüzde elli kâr ediyor.” diye ilân etsek, bütün paralar çıkar kârlı işi gördüğü zaman... En kârlı iş, Allah’ın yolunda yapılan yatırımdır; bundan kârlı iş yok...

İngiltere’de profesörler, araştırma enstitüleri araştırma yapmışlar, “Parası olan bir insan, bu parasını işletip daha çok kazanmak için nereye yatırmalı bu parayı?” diye inceleme yapmışlar. O incelemelerin sonucunda çıkan sonuç şu:

“—En verimli yatırım, parayı yatırdığın zaman en çok kâr getiren yatırım, ilme yapılan yatırımdır.” Yâni, devlet bütçeden ilmî araştırmalara şu kadar sterlin ayırıyor, meselâ yüz ayırıyor. Sene sonunda yüzde yüz yirmi, yüzde yüz elli kâr getiriyor. Yâni, harcadığı parayı kat kat geri alıyor, ilme yatırım yaptığı için... Ticarete yatırdığı bu kadar değilmiş, sanayiye yatırdığı bu kadar değilmiş, başka bir şeye yatırdığı bu kadar değilmiş; en büyük yatırım ilme yapılan yatırımmış.


Ben de size söylüyorum ki, kesin olarak söylüyorum, mü’min olarak söylüyorum, Kur’an’a dayanarak, Rasûlüllah SAS Efendimiz’e dayanarak söylüyorum ki: “En verimli yatırım, İslâm’a yapılan yatırımdır.” Sen İslâm için yatırım yaparsan, Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:


مَنْ ذَا الهذَي يُقْرَضُ الِلّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعَفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثَيرَةً (البقرة:٥٤٢)


(Men ze’llezî yukridu’llàhe kardan hasenen feyudàifehû lehû

469

ed’àfen kesîrah) ”Kimdir o, Allah rızası için parasını Allah yolunda borç verecek olan kimse ki; Allah onu kat kat arttırsın, mükâfatlandırsın, kârlandırsın...” (Bakara, 2/245)

Bak ed’âfen kesîrâ, kat kat... Misli misline değil, yüzde yüz değil, yüzde iki yüz değil, çok çok fazla miktarda kâr ettirecek. Bire yedi yüz veriyor Allah... Bin dolar yatırdın, sene sonunda yedi yüz bin dolar kâr olacak; istemez misin? İnsan elbisesini satar, pabucunu satar, yalınayak dolaşır; saatini satar, kolyesini satar, hanımlar kollarındaki bilezikleri satar, boynundaki beşibiryerdeleri satar... Neden? Sene sonunda bire yedi yüz olacak diye...

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde, Allah yoluna sarf edilen paranın karşılığının bire yedi yüz misli olduğu ve hattâ daha fazla olduğu bildiriliyor:


مَثَلُ الهذَينَ يُنفَقُونَ أَمْوَالَهُمْ فَي سَبَيلَ الِلّهَ كَمَثَلَ حَبهةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ


سَنَابَلَ فَي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مَائَةُ حَبهةٍ (البقرة:١٦٢)


(Meselü’llezîne yünfikùne emvâlihim fî sebîli’llâhi kemeseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî külli sünbületin mietü habbeh) [Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır.] (Bakara, 2/261)

Neye benzer bu? Bir buğday tanesi yere gömülmüş, yedi başak çıkmış; her başakta yüzer tane buğday var... Yedi tane başak, her bir başakta yüzer tane habbe; kaç ediyor? Yedi yüz... Haa, Allah yoluna sarf eden bir insanın kârının bire yedi yüz olduğunu, Kur’an-ı Kerim’in bu ayet-i kerimesi bildiriyor.

Bire yedi yüz misli kâr var... Bre insaf yâni, bu kadar kâr olduktan sonra biz paralarımızı niye sandıkta tutuyoruz? Niye Allah yoluna sarf etmiyoruz, niye Allah’ın dinini yaymağa harcamıyoruz, niye mânevî kârı düşünmüyoruz? Onun için, şu anda paramız yetmiyor, İslâmî okul açamıyoruz, açamıyorsunuz. Neden? Yeter ama veremiyorsunuz, verilmiyor. Verilmediği için

470

İslâmî okul açamıyoruz.


Kim açıyor? Suudi Arabistan açıyor. Suudi Arabistan’ın parası

bol, petrolleri satıyor, petrodolarları var; o petrodolarlara dayanarak Islamic school’u açıyor. Islamic school fenâ mı? Güzel, çünkü Kur’an öğretiyor. Çünkü, bütün müslüman ailelerin çocukları oraya gidiyor, çünkü İslâm’a göre bir eğitim var... Fenâ değil, tamam, iyi güzel ama; bizim elimizde olsa, biz onlardan daha güzel bir eğitim yaparız, daha üstün bir eğitim yaparız, daha tutarlı bir eğitim yaparız.

Neden? Biz takvâ eğitimi yapıyoruz, ihlâs eğitimi yapıyoruz; bu daha önemli... Takvâ ve ihlâs daha önemli; ama para olmadığı için yapamıyoruz. O zaman ne yapacağız? O zaman çocuk bir okulda okusun ama, akşamları bizim yanımıza gelsin, biz ona biraz bilgi verelim. Tamam, İngilizcesini, fiziğini, matematiğini, öteki bilgileri orda öğrensin... Avustralya hükümeti okul açmış, öğretmen tayin etmiş, çocukları parasız okutuyor. Tamam, o okullarda onları okusun; ben okul masrafına girmeyeyim, öğretmen maaşı masrafına girmeyeyim, o bilgileri o öğretsin... Yalnız, bu çocuk bizim yanımıza gelsin, biz buna okul dışı zamanda dinini öğretelim, imanını öğretelim, Kur’an’ını öğretelim, takvâsını öğretelim, Allah’ın yolunun sevaplı işlerini öğretelim, eksiğini gediğini tamamlayalım; böylece çocuk tam yetişsin, az masrafla iyi bir sonuç alalım! Şu anda komple bir okul açamıyoruz; binâen aleyh yurt açalım, çocuklarımızı yurtta yetiştirelim. Yurttan da dinî bilgileri alır, çifte eğitim görmüş olur. Yâni hem o eğitimi görmüş olur, hem bu eğitimi görmüş olur.


f. Gönüllerin Eğitimi


Mehmed Ali Hoca söyleyemedi. Öteki okuldan öğretmen gelmiş buraya:

“—Yâhu, siz bu çocuklara ne eğitimi yaptınız ki, bu çocuk önceden söz dinlemiyordu, illallah diyorduk biz, çok haşarıydı.

471

Şimdi sizin okula gittikten sonra çok iyi oldu, şimdi ben mükâfat vermek istiyorum. Ne yaptınız?” demiş.

O eğitimle o çocuğa sahip olamaz. Neden? Çünkü, gönülden geçmeyen bir eğitim insana te’sir etmez!

Akşam baktım ben, bizim çocuklar haşarı... Ellerinde sopalarla çayırların, çimenlerin üzerinde oynuyorlar, zıplıyorlar.

“—Ne yapıyorsunuz?” dedim.

“—Harp oyunu oynuyoruz.” dediler.

Çocuğun haşarılığı aklındandır. Enerjisi var, akıllı, haşarılık yapacak. Ama akşam baktım, hepsi masanın etrafına oturdular, sorulara doğru düzgün cevap verdiler. Küçücük, bacaksız çocuklar... Severek alkışladık, memnun olduk. Haa, gönülden geçen bir eğitim, kalbe hitab eden bir eğitim güzel oluyor.


Ne dedim ben: Adam atölyesinde levhaya yazmış:

“—Sırf bilek gücüyle çalışan, işçidir.”

Bilek gücü var sadece, işçi bu, ham işçi, vasıfsız işçi; tamam...

“—Hem bilek gücüyle, hem kafasıyla çalışan, ustadır.”

Neden? Kafasını kullanıyor, bu işi nasıl yaparım diye düşünüyor, tekniğini biliyor; tamam, güzel...

Bak, şimdi ben burada oturuyorum. Otururken sandalyeleri inceledim. Sandalyeler nasıl yapılmış? Çok rahat... Bizim sandalyelere oturursun, bir oturursun, “Cızzzt” diye aşağı doğru kayarsın; oturma yerinin meyli ters yapılmıştır. Arkana yaslanırsın, alt tarafın kayar, “Cızzzt...” Olmadı, yeniden toplanırsın, biraz yaslanmak istersin; yine kayar... Bu öyle yapılmamış, şöyle oluklu yapmış, yerleşme yapmış. İşte bak, bu bir tekniktir bu, sandalye tekniği... Bizim Türk Hava Yolları’nın terminalinde sandalyemiz var, burada da sandalye var... Suud’da da sandalye var, Avrupa’da da sandalyeler var... Bakıyorsun, işte

hepsi sandalye ama, farklı... Senin otomobilin var, Mercedes var, Rolly Royce var; hepsi otomobil ama teknik farklı...

“Hem bileğini, hem aklını kullanan ustadır.” diyor. Sırf bileğini kullanan ameledir; sabahtan akşama çalışır, günde şu kadar dolar alır. Hem bileğini, hem kafasını kullanan ustadır; kaç tane işçinin

472

alacağı parayı alır. Üçüncüsü: “ “—Hem bileğini, hem aklını, hem gönlünü kullanan sanatkârdır.” diyor.

Haa, akıldan ayrı bir de ne var? Gönül var... Gönülden geçmeyen bir eğitim sanatkârâne bir eğitim olmaz, sonunda iyi bir insan ortaya çıkmaz. Yunus Emre nasıl bir eğitimden geçmiştir?

Gönülden geçen bir eğitimden, o mektepten yetişmiştir. Eşrefoğlu Rûmî nasıl bir eğitim görmüştür? Gönül eğitimi görmüştür. Mevlânâ nasıl bir eğitim gördü?


Bakın, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî derviş olmadan önce profesördü, müderristi, makbul bir müderristi; Konya’da herkes dersine gidiyordu. Yâni, hem bilek gücü vardı, hem kafa gücü vardı. Müderrislik bilgisi vardı, aklı vardı; ama kalbi istenilen vasıfta değildi. Nihayet tasavvufa girince, sıradan yüzlerce, binlerce müderristen biri olmaktan çıktı, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî oldu. Onun eserlerini inceleyip Avrupalılar müslüman oluyor. Almanlardan, İngilizlerden, Amerikalılardan bugün Mevlevî dervişi olan var... Mevlânâ’nın te’sirine bak, asırların

473

ötesine uzanıyor.

Çok hoşuma gitti, Türkiye’de anlattılar: Konya’ya turistik geziler tertipliyormuş bizim arkadaşlardan birisinin tanıdığı; o anlatıyor, olmuş bir hadise...

Bir turistik gezi daha tertiplemiş, bir otobüs Konya’ya gitmişler Mevlânâ Müzesi’ni ziyaret etmişler, gezmişler, tozmuşlar filân... Ama otobüste bir kadın varmış terbiyesiz, muhalif, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin aleyhinde, tasavvufun aleyhinde, dinin aleyhinde... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî için de özel olarak edepsizce sözler söylüyormuş. Herkes yaka silkmiş kadından ama, ne yapsınlar işte bir turistik seferde, bir otobüste beraber düşmüşler.


Konya’yı ziyaret etmişler, dönecekler. Firmanın sahibi her dönüşte Konya’dan bir hediye alıyormuş, güzelce paketlettiriyormuş. Yolda müşterileri arasında kur’a çektiriyormuş; kime çıkarsa, o hediye veriliyormuş. Gitmiş bir turistik eşya dükkânına, yazısı, çerçevesi güzel bir levha beğenmiş, almış onu... Levhada yazılanın ne anlama geldiğini bilmediği için de sormuş satıcıya... O da şu demek demiş. Ben unuturum diye, levhanın arkasına levhadaki Arapça yazının mânâsını yazdırmış. Levhayı paketletmiş, almış.

Otobüse binmişler, geliyorlar İstanbul’a doğru... İstanbul’a gelirken demişler ki:

“—Bir hediye aldık, kur’a ile birinize çıkacak! Nasıl kur’a çekelim? Karşıdan gelen üçüncü vasıtanın plakasının en son numarası otobüste kiminse, hediye onun olsun.” demişler.


Tamam, heyecanla bekliyorlar. Karşı taraftan bir vasıta geçmiş, ikincisi geçmiş; üçüncüde plaka numarasını yazmışlar, “Şu numara kazandı!” demişler. Merakla herkes dönmüş, bakmış, otobüste o numarada kim oturuyor? O edepsiz, Mevlânâ muhalifi kadın...

“—Hay Allah, bula bula bunu mu buldu bu hediye?” diye çok üzülmüş millet...

474

Neyse, firma sahibi hediyeyi götürmüş, “Buyurun, size çıktı.” diye ona vermiş. Herkes bu sefer, “Aç da, görelim!” demeye başlamışlar etraftan... O da açmış kurdelesini... Bir yazı... E ne yazıyor? Mânâsı arkasında... Çevir oku bakalım! Şu yazıyormuş arkasında:

“—Mâdem ki edepsizsin, ne söylersen söyle!” Sübhânallàh! Bak Mevlânâ Hazretleri nasıl tokat atıyor? Nasıl tam böyle, Mevlânâ Hazretleri’ne yakışan şekilde cevabı veriyor: “Ben sana ne diyeyim? Edepsizsin, söyle o zaman!” Hadis-i şerif var:55



55 Buhàrî, Sahîh, c.XI, s.302, no:3224; İbn-i Mâce, Sünen, c.XII, s.221, no:4173; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.121, no:17131; Buhàrî, Edebü’l- Müfred, c.I, s.209, no:597; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.II, s.371, no:607; Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.III, s.11, no:2311; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.VI, s.143, no:7733; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.X, s.192, no:20576; Tayâlisî, Müsned, c.I, s.86, no:621; Tahâvî, Müşkilü’l-Âsâr, c.IV, s.72, no:1327; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.VIII, s.336, no:25857; Abdürrezzak, Musannef, c.XI, s.143, no:20149; İbn-i Asâkir, Mu’cem, c.I, s.286, no:582; Ebû Mes’ud RA’dan.

475

إَذَا لَمْ تَسْتَحْيَ فَاصْنَعْ مَا شَئْتَ (خ. ه. حم. عن أَبي مسعودٍ)


(İzâ lem testahyi fa’sna’ mâ şi’te) “Mâdem ki hâyan yok, ar damarın çatlamış; ne yaparsan yap!” diyor. Yâni, serbestsin demek değil o; ar damarın çatladığı için her şeyi yapabilirsin demek...

Orada da Mevlânâ Hazretleri ne demiş oluyor:

“—Öyle edepsizsin ki, ben sana cevap bile vermiyorum; hadi ne yaparsan yap, her şeyi söyleyebilirsin, cehenneme kadar yolun var!” demiş oluyor.


Başka bir misâl söyleyeyim, her asırda oluyor bu... Efsane değil, masal değil bunlar... Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzü’l- Ehâdîs’i tertib eden şahıs... Onun bir menkabesi.

Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan...

“—Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha...” Dedi:

“—Ben Maraşlıyım.” “—E, seni çok seviyoruz, neden?” “—Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.

Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni...

“—E, nasıl Nakşî oldun?” “—Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz... Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, —Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan— rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:

“—Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.

O da:


Câmiü’l-Ehàdîs, c.IX, s.273, no:8403.

476

“—Baş üstüne...” demiş.

Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbul’a gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine... İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.

“—Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?” “—Evet...” demiş, şaşırmış.

“—Düş peşime, takıl peşime!” demiş.

O önde, bu arkada gitmişler. Nereye? Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya... Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,

“—Öp bakalım elini!” demişler.

Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbul’a!” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri... Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.

“—Gir bakalım halvete!” demiş.

Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık oradan geliyor.


İşte şimdi, bu insanlar gönül terbiyesi alarak yetişirse, böyle insan yetişir. Gönül terbiyesi almazsa; insan paşa olabilir, çok paşalar geldi, geçti, göçtü... Çok padişahlar, hükümdarlar, şahlar yaşadı, öldü, gitti... Çok müderrisler geldi gitti... İnsanlar çok oduncu gördü ama, Yunus Emre gibisini görmedi.

“—Dağdan kırk yıl odun taşımış tekkeye de, bir tane eğri odun getirmemiş.” diye rivayet ediliyor.

Belki menkabedir, belki doğru, belki değil ama; oduncuysa, aşkolsun ki odunculuktan o mertebeye yükselmiş. Oduncu değilse, alim bir kimseyse; aşkolsun ki asırlar boyu sözleri dillerde, sevgisi gönüllerde... İncecikten bir kar yağar, tozar Yunus Yunus diye... Yâni, herkes Yunus’u seviyor.

Yunus’u Yunus yapan işte o tasavvuf eğitimidir, tasavvuf terbiyesidir. O terbiyeyi vermeğe çalışmamız lâzım! Bu mektepte

477

öğretilemiyor, çarşıdan alınamıyor, mendile konulamıyor, ölçülemiyor, biçilemiyor. Bu tasavvuf terbiyesi kâmil insanlardan alınıyor, onlardan öğreniliyor.

Çocuklarımızı da böyle yetiştirirsek... Yunus’un yoluna razı değil misiniz? Mevlânâ’nın yoluna razı değil misiniz? Abdülkàdir-i Geylânî Hazretleri’nin yoluna, Bahâeddîn-i Nakşıbend Efendimiz’in yoluna razı değil misiniz? Onların yolunda yürüyenler aç mı kalmış, açık mı kalmış, tahsilsiz mi kalmış, başarısız mı kalmış? Hayatta muvaffak mı olamamışlar, ne olmuş, ne eksikleri var? El-hamdü lillâh, işte dünyanın her yerinde her zaman isimleri anılıyor.


Onun için, bu eğitimi sağlamak lâzım! Nasıl sağlayacak müslümanlar? Siz sağlayacaksınız, buradaki görevliler sizsiniz. Vazife sadece Avustralya’da değil, Türkiye’de de vazife var, Almanya’da da vazife var...

Ben bir ay önce Almanya’daydım, Almanya’daki kardeşlerimize de, “Yâhu etmeyin, eylemeyin, şöyle müesseseler kurun!” diyorduk. Buraya geldik, size de şöyle müesseseler kurun diye senelerdir söylüyorum.

İşte Muammer Hoca kardeşimizi Melbourn’dan Sydney’e transfer ettik.

“—Bakın, hoca insana havadan, sudan, gıdadan daha lâzımdır. Dişinizi sıkın, para verin, kesenin ağzını açın!” dedik.

O da para istemesin, aç kalsın, açık kalsın, vazifeyi yapsın! Tahsil nasıl olacaksa olacak, her taraftan fedâkârlık olacak ama, bu iş yürüyecek, yürümesi lâzım! Brisban’da da olacak, Mildura’da da olacak; her yerde olması lâzım!

Bu çalışmayı siz yapacaksınız. Bu kıta sizden sorulur, bunun hesabını Allah size sorar. Buralarda İslâm’ı siz temsil ediyorsunuz. Burada sahabi gibi çalışacak olanlar sizlersiniz. Eğer siz Allah’ın dinini yaymağa çalışmazsanız, kendi dindarlığınızı bile koruyamazsınız. Siz eğer Allah’ın dinin yaymağa çalışırsanız, belki ancak kendi dindarlığınızı korumağa muvaffak olabilirsiniz. Çünkü ayet-i kerîme var:

478

وَالهذَينَ جَاهَدُوا فَينَا لَنَهْدَيَنههُمْ سُبُلَنَا (العنكبوت: ٩٦)


(Ve’llezîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ) “Bizim uğrumuzda cihad eden, gayret sarf edenleri, biz yolumuza hidâyet ederiz.” (Ankebut, 29/69) diyor. Onun için bu çalışmayı yapacaksınız.

Bu çalışma her zaman savaş değildir, savaşla olmuyor bu iş... Bu gerçek tasavvuftur, irşaddır, tebliğdir. İslâm böyle yayılmıştır. Endonezya’ya böyle gitmiştir, Malezya’ya böyle yayılmıştır, Hindistan’a böyle gitmiştir, Afrika’ya böyle gitmiştir, Balkanlar’a böyle gitmiştir, Kafkasya’ya böyle gitmiştir... Bugün o Rusya’da hâlâ namazlı niyazlı müslüman varsa, hâlâ hacca geliyorlarsa, hep bizim dervişlik yolumuzun eğitimindendir.

Onun için bu eğitime gayret göstereceksiniz, sevap alacaksınız, Allah’ın rızasını kazanacaksınız. Çocuklarınız da iyi yetişecek, siz de iyi olacaksınız; iki cihanda aziz ve bahtiyar olacaksınız.


01. 01. 1995 - Warrnambool

Sydney / AVUSTRALYA

479
19. AHİRET İÇİN HAZIRLANIN!