10. TASAVVUFUN ÖNEMİ

11. GERÇEK MÜSLÜMAN OLMAK ZORUNDAYIZ



Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm, El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn... Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Alâ külli hâlin ve fî külli hîn... Ve’s-salâtü ve’s- selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn...

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi, dünyada ahirette üzerinize olsun... Allah cümlenizi sevdiği kulları zümresine dâhil eylesin... Sevmediği hallerden, huylardan, yollardan kurtarsın...


a. Allah Herkese İslâm’ı Duyuruyor


Allah-u Teâlâ Hazretleri bize yol göstermek için, peygamberler gönderdi (Salevâtu’llàhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn). O kadar ki, sayısı belli değil... Yalnız ayet-i kerimede bildiriliyor ki, bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلََّّ خَلََ فِيهَا نَذِيرٌ (فاطر:٢٤)


(Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr) “Hiç bir topluluk yoktur ki, orada Allah’ın emirlerini duyuracak, insanlara gerçekleri anlatacak, hak yolu söyleyecek, gösterecek bir insan mevcut olmasın.” (Fâtır, 35/24)

Her tarafa gönderilmiş; her yere Allah’ın bir habercisi, ikazcısı gitmiştir. Bu habercilerin sonuncusu; kendisine Allah’ın hükmü, emri, vahyi gelen en büyük insan, Seyyidü’l-evvelîn ve’l-âhirîn Muhammed-i Mustafâ SAS’dir. Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللهَِّ وَخَاتَمَ

270

النَّبِيِّينَ (الَّحزاب:٠٤)


(Mâ kâne muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm velâkin rasûla’llahi ve hàteme’n-nebiyyîn.) [Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.] (Ahzab, 33/40) Bu ayet-i kerimeden biliyoruz ki, nebîlerin en sonuncusu Peygamber Efendimiz’dir.

Hàtem, faal vezninde bir ism-i âlettir. Bir şeyi mühürlemek, kapatmak, damgalamak için kullanılan alete hàtem deniliyor. Yüzüklerin üst tarafına da böyle, o damga işaretlerini yaparlardı. Bastığı zaman mektup damgalanmış olurdu. Eritilmiş kırmızı mum işaretlenmiş, damgalanmış olurdu.

Peygamber Efendimiz de, peygamberlik grubunun, silsilesinin artık paketi paketlenmiş, kırmızı mumu akıtılmış, ipin üzerine damgası vurulmuş gibi sonuncusu... Hàtemen nebiyyîn... Hàtim

kıraati de var; bitiricisi, tamamlayıcısı, mührü mânâsına... Hàtem

kıraati de var... Sonuncu peygamber...


(Lâ nebiyye ba’dehû) “Ondan sonra peygamber gelmeyecek!” Ama, Allah’ın hükmünü ve emrini, rızâsı yolunu, insanların hepsinin kulağına eriştirebilecek vasıtalar gelişti. Bugün dünyanın her yerinde Allahu ekber’i herkes biliyor... Lâ ilâhe illallah’ı herkes biliyor... Herkese duyuruyor Allah... Öyle yaygın duyurma vasıtaları kullanıyor ki Rabbimiz; her şeyi hikmetli, her şeyi yerli yerinde, her şeyi güzel... Hiç kimsenin duymaması mümkün olmayacak vasıtalar kullanıyor.

Bir şahsı meşhur ediyor, şöhretin zirvesine çıkartıyor... Herkes tanıyor onu, herkes biliyor... Derken, onun gönlüne bir ışık düşüyor, aklına bir nur geliyor, kalbine bir heyecan aşılanıyor; müslüman oluyor. Onu tanıyan bütün insanlar, ondaki o değişikliği duyuyorlar. “Aaa, o da müslüman olmuş!” diyorlar. Böylece, müslüman olma olayı herkesin kulağına gitmiş oluyor.

271

Meselâ, Muhammed Ali... Boksör, çeşitli maçlar yapmış, rakiplerini yenmiş, şampiyon olmuş. Dünyanın iletişim araçlarının en kuvvetli olduğu bir ülkede yetişmiş. Amerika bu... Haberleşme örgütleriyle bütün dünyayı sarmış olan bir ülke... Uzayda satellitleri var, haberlerler her tarafa anında yayılıyor. Amerika’nın Sesi (The Voice of America) filân derken, her taraftan haberler duyuluyor.

Onlar bir şeyi körüklemeyi, pohpohlamayı, milleti heyecanlandırmayı çok iyi biliyorlar. “Yangına yalazıyla varmak” derler bizim Anadolu’da... Yâni, körükle varmak, ateşle varmak gibi... Şimdi bu harp meselesinde olduğu gibi; bakıyorsunuz Bush:

“—Kafamı kızdırmasın, Saddam’ın arkasına bir tekme patlatırım!” diyor.

Ooo, bir heyecan... Bugünkü gazetelere bakıyorsunuz:

“—Bir kurşun bile atmadan memleketimize dönebiliriz.” diyorlar.

Haa! Hay Allah! Bir oflar, bir ahlar; derken herkesi bir heyecan sarıyor. Yâni nerdeyse, acaba dinleyenlerden bir para mı toplamağa başlayacaklar; şapkayı açıp da, “Haydi bakalım, bu kadar gösteri ile size epeyce eğlenceli vakit geçirttik; koyun paraları şunun içine!” mi diyecekler diye, insan merak etmeğe başlıyor.


“Saat iki buçukta, saat üçte, Muhammed Ali’nin falanca şampiyonla maçı var!” deniliyor. Herkes, “Ooo! Bu gece uyku yok bize!” diyor.

“—Yâhu bu akşam filâncaya gidelim!” “—Yok, olmaz! Bu akşam olmaz.” “—Niye? Farz mı, vacib mi, sünnet mi, mecburiyet mi, kanun mu?”

“—Yok canım! İşte Muhammed Ali falancayla boks maçı yapacak. Şampiyonluğunu koyuyor ortaya, yer yerinden oynuyor. Senin haberin yok mu? Senin dünyadan haberin yok mu, ne biçim adamsın? Hiç heyecanlanmıyorsun, kıpırdamıyorsun.”

“—Öyle mi yâ, saat kaçta?”

272

“—İki buçukta, üçte...” “—Ben tam o sırada tatlı uykuda olurum.” “—Yok canım, bu gece uyunur mu; Muhammed Ali’nin maçı var!” Derken, herkes televizyonunun başında... Gece veya gündüz... Orada bütün biletler satılmış. Muhammed Ali demir gibi yumruk vuruyor. Rakibi yerlerde... Ondan sonra Muhammed Ali, “Lâ ilâhe illa’llàh!” diyor. “Allah’tan başka ilah yok!” diyor. Herkes Lâ ilâhe illa’llah’ı duyuyor, Allàhu ekber’i duyuyor. Muhammedür rasûlü’llah’ı duyuyor. Neden? Duyuran Allah! Vasıtaları kullanıyor.


Ahâli hafi batı müziğinden memnun... Caz mı diyorlar, başka adları mı var? —Anlayamazsam kusura bakmayın, musîkîyi pek iyi bilmiyorum.— Yâni tangırtı, tımbırtı, danslar, bağırmalar, çağırmalar... Saçlar dağılıyor, ışıklar yanıyor sönüyor... Sahnelerde acâib kıyafetler... filân.

İşte ne müziği diyeceğiz ona? Hafif Batı müziği değil,

273

hafifinden ötesinde bu...

“—Pop!” (dediler.)

Hah tamam, pop müziği... Gürültü, patırtı, tangırtı, mâdenî sesler var... Cart curt, pat küt... Ayakları da, elleri de çalışıyor. Bir gürültü, bir kıyamet... Gürültüden uyumak ne mümkün...

Bakıyorsun, bir şahıs meşhur oluyor. Dünyanın her tarafından duyuyorlar. Tamam; Cat Stevens

diye bir İngiliz, şöyle meşhurmuş, böyle meşhurmuş... Derken, Cat Stevens müslüman oluyor, Yusuf

adını alıyor. “Başka soyadı olur muymuş!” diyor, İslâm soyadını alıyor. Haydiii... Sakal bırakıyor, —

eskiden sakalı var mıydı, bilmiyorum— sarık sarıyor. Gel de duyma şimdi İslâm’ı?

Camiden en uzak, dinden imandan uzak, dünyaya bağlı; zevke, keyfe, eğlenceye bağlı ehl-i dünya insanlara Allah ne yapıyor? Cat Stevens’i Yusuf İslâm yaparak, “Heeey, aklınızı başınıza toplayın! İslâm dini diye bir hakîkat var, bunu öğrenin!” diye mesajı iletiyor Allah...

“—Başka bir şey mi bu?”

Başka bir şey değil, herkes duysun diye...

“—Neden?”

Duysun da mes’ul olsun diye... Yarın mâzeret kıvırttıramasın diye... Rûz-ı Mahşer’de, Mahkeme-i Kübrâ’da Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin huzurunda, “Duymadım yâ Rabbi! Hiç kulağıma gelmedi.” derse; “Sus edepsiz, terbiyesiz, yalancı, dolancı, alçak! Cat Stevens’in müslüman olduğunu duymadın mı? Muhammed Ali’nin, her tarafından terler akarken, “Allàhu ekber! Lâ ilâhe illa’llah!” diye ringde bağırdığını duymadın mı? Salondan gürültüler, patırtılar koptu; yer yerinden oynadı. Herkes

274

uykusunu terk etti; senin haberin yok muydu?” demek için... Mümkün değil duymamak!


Uzaya bir araç gönderiliyor. Dönüyor şahıs, Neil Armstrong

adında... “Orada ezan sesi duydum, müslüman oldum.” diyor. Böyle haberler yayılıyor.

Birisi denizleri geziyor, araştırmalar yapıyor. Balıklar, otlar, denizin derinlikleri... Oranın esrarı, buranın enteresan tarafları... Derken adam müslüman oluyor. Haydiii... Televizyonlarda dizileri seyredilen bir adam... Duymaması mümkün değil öteki insanların...

“—Kim kaldı duymayan?” Solcular var ya, komünistler; onların bu işlerle hiç ilgisi yok!


Haa, Fransa’dan bir zat çıkıyor... Solcu mu solcu, hızlı mı hızlı, ileri mi ileri, azılı mı azılı bir adam çıkıyor. Sosyalistlerin başkanı olacak kadar ilerliyor. Sosyalist partinin bilmem nesi oluyor... Kitaplar yazıyor, hristiyanlığa çatıyor, kapitalizme çatıyor, çeşitli sistemlere çatıyor. Sosyalizmi, komünizmi methediyor. İnsanların birbirlerini sömürmemesini anlatıyor...

Sömürülen insanlar hayran... Sömürülmeme düzenini kurma düzencileri hayran... Her yerde kitapları yazılıyor, okunuyor, tercüme ediliyor ve adama asrın filozofu ünvanı yapıştırılıyor. Diyorlar ki: “Sosyalizmin ve komünizmin bütün nazariye kitapları yok oluverse birden... Yangın olsa, kütüphane yansa, kalmasa... “Hiç kitap kalmadı, eyvah, ne olacak şimdi? Kaynak kalmadı, kitap kalmadı ortada, ne yapacağız?” demeye gerek yok; bu adamın kafası dolu, filozof bu adam... Bu adamı getirirsin, verirsin eline kalemi, koyarsın önüne kâğıt destelerini... Adam yazar, sosyalizmin bütün nazariyatını yine ortaya koyabilir. Çünkü, kafasında var... Büyük filozof...

Kitapları Moskova’da tercüme ediliyor ve orada ders kitabı olarak okutuluyor. O Rusya ki, “Din afyondur!” diyor; hâşâ sümme hâşâ... İlâhî hakikatları inkâr ediyor. Şu yoktur, bu yoktur diye ateizmi millî dini haline getirmiş. Devletin resmî ideolojisi, talim

275

ettiği şey haline getirmiş.

Haydiii! Bir de bakıyorsunuz, o adam pattadak müslüman oluyor. Kim? Roger Garaudy! Fransız, müslüman oluyor.


Kaddàfî, sivri ve entellektüel kimseleri, tanınmış şahısları bir konferans münâsebetiyle Libya’ya çağırmış. Bizim Türkiye’den de basın mensupları, büyük yazarlar gitmişler. Falanca gazeteden, filânca gazeteden solcu yazarların, ilerici yazarların hepsini çağırmış. O meşhur Mümtaz Soysal filân da var...

Ne yapacağı belli olmaz ki Kaddàfî’nin... Kafası kızar, takvimi değiştirir... Kafası kızar, Kur’an-ı Kerim’in rivayetlerine aykırı başka rivayetten baskı yapar, onu dağıtır. Kaddàfî’nin ne yapacağı belli olmaz.

Şimdi orada konferansiyer olarak Abdurrahman Dilipak da var... Güneş gazetesinin muhabiri var, Milliyet gazetesinden, Cumhuriyet gazetesinden yazarlar var... Otelin salonunda otururlarken, Abdurrahman Dilipak çıkmış, demiş ki:

“—Roger Garaudy de müslüman oldu; duydunuz mu?” “—Hadi ordan yâhu! Sizi bir hastalık sardı, herkese müslüman oldu diyorsunuz. Roger Garaudy müslüman olmaz! Niye müslüman olsun, adamın işi yok mu başka? Asrın filozofu bu, müslüman olmaz! Filozof adam müslüman olur mu? Sonra, Fransa’da yetişmiş; tahsili, terbiyesi, hızlılığı, ilericiliği yerinde, her şeyi yerli yerinde... Bu adam tutup da şimdi, taa gerilerin gerisine gidip müslüman olur mu? Olmaz!” demişler.


“Hocam! Hepsi reddetti. Hepsi üstüme öyle bir çullandılar ki, ben de söylediğim sözden tereddüt ettim. Söylediğime de pişman oldum. Ya adam hakîkaten müslüman olmadıysa? Hani gazeteler bazan sansasyonel haberler atarlar ya ortaya... Böyle bir durum olduysa; eyvah, benim halim ne olur diye biraz tereddüt ettim. Neyse ertesi gün Allah imdadıma yetişti.” diyor.

Nasıl yetişmiş? Ertesi gün Roger Garaudy de kalkmış, gelmiş oraya... Kaddàfî, onu da çağırmış. O da çıkmış, gelmiş. Buyur bakalım işte! Dün, “Bu adam müslüman olmaz!” diyen siz misiniz?

276

İslâm’ı kabul etmezsiniz, imanı kabul etmezsiniz, Kur’an’ı kabul etmezsiniz... Müslüman olanları kabul etmezsiniz, müslüman oldu haberini de kabul etmezsiniz. Kabul etmeme hastalığı var, her şeyi reddetme hastalığı var... Buyur işte! Onu da reddedince, “Olmaz böyle şey!” deyince, Allah Roger Garaudi’nin kendisini göndermiş.

Tabii, büyük üstad, yaşlı adam, filozof... Bunların istediği her türlü şart var üstünde... Fransızca, Almanca, İngilizce biliyor; tamam... Pantolon giymiş, sakal bıyık düz... —Bilmiyorum Roger Garaudi’nin siması nasıl; belki sakal bırakmıştır.— Korka korka yanına yanaşıyorlar, soruyorlar:

“—Yâhu üstad! Nasılsın, iyi misin? Hoş geldin, beş gittin...” Derken, kıyıdan kenardan soruyorlar:

“—Müslüman oldun diyorlar; aslı yok değil mi üstad?”

Yâni, bizimkiler müslüman olduğuna üzülüyorlar, “Müslüman olmasaydı keşke!” diye temenni ediyorlar.

“—Müslümanım!” diyor.


Güneş gazetesinin muhabiri perişan; bitmiş, tükenmiş. Şimdi ne diyecek okuyucularına? Türk halkına ne diyecek? İlericilikten bahsettiler, bir sürü laf söylediler. Sözlerin hepsini oradan aldılar, buraya sattılar. Şimdi durum değişti. Bunlar ne yapacak? Bu zavallılar iyot gibi açığa çıktılar, kaldılar ortada... Demiş ki:

“—Yâhu üstad! Niye müslüman oldun?” (Ağlayacak nerdeyse...)

Roger Garaudy gayet ciddî, diyor ki:

“—Bak evlat!” diyor... Çünkü karşısındaki genç, onun talebesi o yazar bozuntusu... Bu filozof, yazar, en yüksek seviyede... Çok hoşuma gidiyor söz: “Kapitalizm insanı paraya, pula, servete esir etmiştir. İnsan servetin kölesidir.” İşçi patronun kölesi, patron da servetin kölesidir. Dünya malına tapınıyorlar. Varsa yoksa para, pul; her şey onun için...

“Komünizm de insanı devlete köle etmiştir.” Komünizmde insanın kıymeti yok...

277

Sabahleyin bir eve kahvaltıya gittik de, orada sohbet ediyoruz. Dediler ki: “Otomobil yakıtı olarak burada gaz kullanılıyor, benzin kullanılıyor, dizel yakıtı kullanılıyor.” Ben dedim ki: “Başka yakıtlar da kullanılıyormuş, alkol filân...” “Evet! Komünist ülkelerde alkol kullanma durumu da var... Zehirliymiş, sıhhate zararlıymış ama ziyanı yok... Çünkü, komünist ülkelerde adamın kıymeti yok ki, halk ölürse ölsün; ne kıymeti var... Onun için oralarda kullanıyorlar. Burada adamın kıymeti var!” dediler. “Kendilerinin kıymeti var; her adamın kıymeti yok!” diye onu da açıkladılar. Meselâ, Aborjinler’in (Avustralya yerlileri) kıymeti yok...


Meselâ; Özbekistan’da atom denemesi yapıyor Ruslar... Neden? Adam’ın kıymeti yok; ölürse ölsün...

“—Koca bir ülkenin ahalisi radyasyondan ölecek!”

“—Ölsünler, daha iyi... Sarımsağın seyreği makbuldür; ne kadar seyrek olursa, o kadar iyi...” “—Burada Aborijinler ölecekmiş!”

278

"—Ölsün yâhu; kırk bin tane, elli bin tane ölebilir.”

Amerika’da derisinin rengi beyaz olanlar kurtuldu, siyahlar yandı. Siyahlar adam değil... Siyahlar toplantılara giremez, kapılardan içeriye giremez. “Buraya köpekler ve siyahlar giremez!” diye yazı yazılıyormuş bazı yerlere... Köpekler ve siyahlar... Aynı yere koyuyorlar. Yâhu Allah yaratmış, ne yapalım? Benim tenimi buğday renkli yapmış, ötekisini sarı benizli, bunu da siyah yapmış.


Bizim Amerika’ya bir seyahatimiz oldu. Cleveland idi galiba, orada bizi misafir ettiler; bu Geelong’luların bizi misafir ettiği gibi... Cuma namazını kıldık. Ben hutbe okudum. Bir arkadaş İngilizce’ye tercüme etti. Ondan sonra bırakmadılar bizi... Misafir ettiler. Dağ gibi bir zenci, ateş gibi hizmet ediyor bize... Sofra kurdu, hizmet etti, tuz getirdi. Gençlerden daha iyi koşturuyor böyle hizmete... Yemek yiyoruz ve konuşuyoruz.

Bir mühendis arkadaş var orada; çok kibar bir arkadaş... Allah selâmet versin, çok temiz bir arkadaş... Ama sürç-i lisân diyoruz ya, dil kayması...

“—Bu siyah müslümanların miktarı ne kadardır?” dedi bizim arkadaş...

O hizmet eden uzun boylu zenci müslümanın rengi şöyle bir bozuldu. Şöyle bir bulutlandı, rengi sarardı, karardı: “—Ne demek siyah müslüman?” dedi.

Bizim arkadaş yine aynı şeye devam ediyor, “Black Muslims” diyor. Ben dirsek vurdum, “Bu, siyah müslüman sözünden rahatsız oluyor; öyle demeyeceksin!” dedim. Yâni, siyah sözünden bile rahatsız oluyorlar, “Biz Bilâlî’yiz!” diyorlar. Yâni, Bilâl-i Habeşî gibi...


Sen misin rengi siyah olan? Onlar ölebilir.

“—Kızılderililer?” “—Onlar da ölebilir; çünkü, beyaz değil! Derisi beyaz olmayana ölüm!” Ruslarda adamın değeri olmadığı sözünden çıkarttık bunları...

279

Ben konuşmayı uzattım. Aslında Roger Garaudy bu kadar uzun konuşmamış. “Kapitalizm, insanı servete esir etti. Komünizm, insanı devlete esir etti. İnsana insan olma şerefini bahşeden İslâm’dır. Onun için müslüman oldum.” demiş. Haydi bakalım, şimdi bizim ilericiler, ölümlerden ölüm beğensinler: Kırk katır mı, kırk satır mı? Bizim ilericilerin pili bitti, sermayesi bitti. İthalât kalmadı. Eskiden Fransa’dan dinsizlik ithal ediliyordu; ithalât bitti. Çünkü, orada dinsizlik imalâtı bitti. Üstelik bir de şimdi Fransızlara kızmaya başladı, bizim ilericiler... Çünkü, onlar bu sefer dindar olmaya başladı. Vay gericiler vay!. Şimdi bizimkiler, ne bize yâr oluyorlar, ne bizim olabiliyorlar; ne de batıya gidebildiler. İki cami arasındaki beynamaz gibi orta yerde kaldılar. İnsana insan olma haysiyetini, şerefini veren nizam, İslam!


Bizim Türkiye’de, her arabayı sigorta ederler; kaza yaparsan para almak için... Para almak için değil, hava almak için! Burnunu çekip hava almak için... Sigorta şirketleri zengin olsun

280

diye... Sen de istersen bir sigorta şirketi kur; haramdan korkmuyorsan, sen de bu işi yaparsın! Nasıl olsa bir risk yok... Nasıl olsa, parayı alacaksın, kaza yapana bir şey vermeyeceksin. Gelme var, gitme yok; tek yönlü... Bu fenâ tabii, adalete uygun değil...

Burada (Avustralya’da) kaza yapana bilmiyorum, ne veriyorlar? Ama bir arkadaş anlattı ki; polis rapor tutmuş, tarihi yanlış atmış. Mahkemeye çıkmışlar. “Bu tarihle bu tarih tutmuyor. Binâen aleyh, senin şu kadar paranı veremeyiz.” demişler. O da gitmiş. Burada da adalet yok demek ki... Var gibi görünüyor ama, yok...


İnsana insan olma haysiyetini veren, İslâm! Cemiyete gerçek adaleti götüren, İslâm! Neden? Allah korkusu var... Sen burada, bu dünyada herhangi bir şekilde kaytarırsın, bir çaresini bulursun, insana hakkını vermezsin. Kapitalistsen, kapitalizmin kanunlarına uygun bir çare bulursun, parasını vermezsin... Komünistsen, komünizmin kanunlarına uygun bir çare bulursun, adama hakkını vermezsin... Ama yarın Mahkeme-i Kübrâ’da ne olacak?

Haa, onu onlar düşünmez; onu İslâm düşünür. Mahkeme-i Kübrâ’yı İslâm düşünür. Her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkılıp da, orada hesap verileceğini İslâm söylüyor ve ona göre, müslümanlar ayağını denk alıyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri böyle güzel bir nizam nasib etmiş. Bizim elimizdeki nizam işte bu! En güzel nizam, İslâm! —Ama, elinde bu nizam olan insanlar da İslâm’ın kıymetini tam biliyor mu?

—Hayır! Ne sen biliyorsun, ne ben biliyorum. İslâm’ın gerçek kıymetini bilen, onun ne kadar büyük nimet olduğunu idrak eden çok az insan var... İslâm’a bağlı gibi görünüyoruz ama, çoğumuz İslâm’a bağlı değiliz. Kimi nefsine bağlı, kimi keyfine zevkine bağlı... Ama, dış boya itibarıyla sakal bırakıyor, müslüman tavrı takınıyor, namaza gidiyor, camiye geliyor filân ama; nefsinin müslüman olması lâzım insanın... Nefsi müslüman olmayınca, hiç

281

kıymeti olmuyor.

İnsanların çoğu zâten, “Din neymiş, iman neymiş, fedâkârlık neymiş?” diye kabul etmiyor, “Ben gönlümce yaşamalıyım, gönlüm ne istiyorsa onu yapmalıyım!” diyor. Gönül dediği, nefis...


b. Nefsin Islah Olması Lâzım!


Bizim inancımıza göre, insanın içinde nefis diye bir varlık var... Bu nefis, insana kötülük emreder: “Yemek ye, içki iç, kumar oyna, kadın peşinde koş, eğlence yerine git... Kaytar, beleşten kazan, onu bunu aldat... Para nasıl gelirse gelsin, haram helâl olması mühim değil... Para her şeyin anahtarı olduğu için, para gelmesi lâzım! Para, para, para...” Her şey bu esasa göre yapılıyor.

Ama, bu nefis müslüman olmadan, yola girmeden, Allah’a teslim olmadan, ıslah olmadan, mutmainne nefis haline gelmeden, kıymeti olmuyor. İnsan insanlaşamıyor. Zahirde başkalarını, seni, beni aldatacak tarzda, insan gibi görünüyor ama, aslında insan sıfatında olmuyor.


Evliyâullahtan birisinin torunu yanında dolaşıyormuş. Tabii, dualarla büyümüş, dedesinin hayır duasını almış, mübarek çocuk... Kapıdan birisi geldi mi, “Aaa, domuz geldi!” dermiş. Dedesi, “Sus evlâdım!” dermiş. Biraz sonra bir başkası geldi mi, “Aaa, köpek geldi!” dermiş. Dedesi, “Sus evlâdım!” dermiş... Bakmış, hep böyle söylüyor;

“—Şu çocuğa biraz çörek verin; herkesin gözü önünde biraz çörek yesin!” demiş.

Başka çocuklar imrenecek, bakacak, vs... Kul hakkı, göz hakkı, biraz hakka bulaşsın. Çünkü, basireti açılmış çocuğun; geleni hakîkî sıfatında görüyor, nefsinin hakîkî sıfatıyla görüyor. Adam geliyor içeriye ama, domuz veya köpek sîretli... Sırtlan gibi, kaplan gibi; adam gibi değil...

Yedirmişler birkaç lokma... Artık, her geleni insan görmeğe başlamış. Perde inince gözüne; o zaman, her geleni insan sanıyor. Yâni, hakîkî halini görme durumundan uzaklaşmış.

282

Bu nefsin ıslah olması, terbiye olması lâzım geliyor. Terbiye olursa ne olur? Nazarî olarak ayetler, hadisler hatırımda da, pratik bazı şeyler anlatmak istiyorum:

Bağdatlı bir arif, —yâni, Allah yolunda yürümeğe çalışan, irfana ermiş, takvâ sahibi, haramdan sakınan, alim, fâzıl, kâmil, Allah yolunda, her işini Allah yolunda yapmağa çalışan bir kimse— evinde duruyormuş. İçinden bir ses ona demiş ki:

“—Sen cimrisin!”

İçinden bir ses geldi şimdi, “Sen cimrisin!” diye kendisini itham ediyor.

“—Hayır, ben cimri değilim!” demiş.

“—Hayır hayır, cimrisin...”

“—Cimri değilim!” “—Yok, cimrisin...”

İçinden böyle bir sesle karşılıklı konuşuyor. Canı sıkılmış. Tam o sırada kapı çalınmış; halifeden, bir kese içinde altın para gelmiş. Arif ya, kıymetli insan ya...

“—Al bu parayı! Halife gönderdi efendim... İhtiyacın varsa, kendin harca; ihtiyacın yoksa, fukaraya dağıt, hayır yap, hasenât yap! Halife selâm gönderdi. Bu keseyi senin emrine verdi; ne yaparsan yap!” Tamam, bir kese altın... “İçimden birisi bana sen cimrisin diyordu ya, cömertliğimi göstereyim şimdi...” diye almış keseyi, çıkmış dışarıya... Bakmış biraz ileride, gölge bir yerde berber bir adamı traş ediyor ki, hırpânîler hırpânîsi, fukaralar fukarası bir kimse... “Hah, bu müstehak bir insana benziyor, buna bir hayır yapayım!” demiş. Yanlarına varmış:

“—Es-selâmü aleyküm! Kolay gelsin usta! Sıhhatler olsun efendi!” demiş. “Al, sana şu parayı veriyorum!” diye, halifeden gelen parayı fukaraya uzatmış.

O hiç oralı değil, aldırdığı bile yok... Fakir amma, keseye meseye baktığı yok:

“—Al parayı, ustaya ver!” demiş.

Hoppalaa... Yâhu, altın var kesenin içinde... Biraz yutkunmuş,

283

demiş ki:

“—Efendi! Çok para var bunun içinde; ustaya çok gelir bu!” Adam gülmüş:

“—Deminden beri ben sana cimrisin diyordum da, sen de itiraz etmiyor muydun? Bak, para havadan geldi, halifeden geldi. ‘Şuna ver!’ diyorum; ‘Ona çok gelir, bilmem ne...’ bir sürü bahane uyduruyorsun. Taş attın da elin mi yoruldu, bedavadan geldi işte! Ver diyoruz, versene!” demiş.

Yâni, hayır kendisinin değil, hayır yapacak birisine ama, veremiyor. Böyle oluyor işte...


c. Şeyh Osman Efendi’nin Hikâyesi


Başka bir misâl:

Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri’nin (KS) Bağdat’ta türbesi var... Allah şefaatine erdirsin... İmâm-ı Azam Hazretleri’nin türbesinin yanında, sâde, güzel bir türbe... Ama Bağdat’ta öyle kubbeler, öyle camiler var ki, kubbesinin üstü altın kaplı... Kurşun değil, altın... “Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz!” demişler. Şahâne yapılar var orada...

Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri’nin türbesine birisi şeyh olmuş. Sırayla makama geçiyorlar, birisi vefat edince vazife bir başkasına geliyor; o vazife yapıyor. Şeyh Osman isminde birisi geçmiş başa... İyi, güzel... Dervişlere mânevî hakîkatleri anlatıyor. Takvâyı öğretmeğe, gerçek müslüman olmayı sağlamağa, bu nefsin oyunlarından kurtarmağa çalışıyor. Şeytana kul köle olmasınlar diye uğraşıyor, bir şeyler yapmağa çalışıyor, vazife görüyor. Allah yardımcısı olsun cümle mürşidlerin...

Bir gün halifeden davet gelmiş:

“—Bu akşam bizim saraya iftara buyursun, Hocaefendi Hazretleri! İhvânını da toplasın, hepsini alsın; iftarı bizde yapsınlar, buyursunlar!” Haber ikindide geliyor. Şeyh Efendi haberi alınca, ikindi namazından sonra cemaate dönüyor, diyor ki:

“—Ey cemâat-i müslimîn! Halife —Allah razı olsun—

284

lütfetmişler, iftara çağırıyorlar cemaatimizi; hepiniz davetlisiniz. Şimdi namazı da kıldık. Hep beraber kalkalım gidelim halifenin davetine, ziyafete, haydi buyurun!”

Köşede bir adam, şöyle abasına sarılmış, yabancı, garip kıyafetli birisi:

“—Ben gelmiyorum! Siz gidin ben gelmeyeceğim... Yalnız, gitmeden evvel bana bir asîde tatlısı getirin!” demiş.


Asîde nedir diye lügatlara baktım; hurma ile un karıştırılarak yapılan bir çeşit tatlıymış. Bizim Güneydoğu Anadolu’da, Antep’te vs. bazı yerlerde de biliyorlar. “Bana bir asîde tatlısı getir de, sen nereye gidersen git! Ben gelmiyorum.” diyor. Herkes hayretle bakıyor.

“—Allah Allah! Bu ne biçim derviş, bu ne biçim cemaat? Hem davet edilmiş, davete gitmiyor; hem de ‘Bana asîde tatlısı getir!’ diye Şeyh Efendi’ye âdetâ emir buyuruyor.” diye herkes acıyarak bakıyor. “Herhalde biraz aklında noksanlık var zavallının...” diyorlar, kalkıp gidiyorlar.

Halifenin yemekleri güzel olmuş. —Afiyet olsun...— Yiyorlar, içiyorlar; ondan sonra, topluca teravih namazını kılıyorlar. Şeyh Osman Efendi eve geliyor, hemen yatıyor.


Yatınca, rüyasında güzel, mübarek bir topluluk görüyor ki, nurlu nurlu, çok mübarek insanlar var... Soruyor:

“—Bunlar kim; bu pırıl pırıl insanlar, bu yüksek şahsiyetler?” “—Bunlar yüz yirmi dört bin peygamber!” diyorlar. Hepsi toplanmış bir geniş yerde...

“—Ya peki, şu başlarındaki çok mübârek?” “—O da ahir zaman nebîsi Muhammed-i Mustafâ SAS!” “—Yaaa...” diyor, daha fazla seviniyor. Yanına doğru giderken, Peygamber Efendimiz rüyada şöyle ona bakmış, biraz kırgınca... Demiş ki:

“—Bizim sevdiğimiz şahıslardan birisi senden asîde tatlısı istedi de, hiç kulak asmadın, hiç aldırmadın; yine gideceğin yere gittin!”

285

“—Hiiih, eyvâh! O adam istemişti, asîde tatlısını... Meğer Peygamber Efendimiz’in sevdiği bir kimseymiş.” diyor, bir ter boşanıyor rüyada... Bir ah ediyor, uyanıyor. Bakıyor, vakit daha erken; hemen yeni uyumuş, uyanmış... Hemen cübbesini sırtına geçiriyor, terlikleri giyiyor, şıpıdık şıpıdık evinden çıkıyor. Ay aydınlığında caminin olduğu tarafa doğru telâşlı telâşlı gidiyor. “Herhalde camide duruyordur o adam... Herhalde iftar etmedi, aç kaldı. Kimse bir şey getirmeyince, camide su ile mi iftar etti zavallıcık? Ne yaptı?” diye düşünüyor.

O oraya giderken, o adam da camiden çıkmış, sokağın öbür tarafına doğru gidiyormuş. Bu arkadan bağırıyor:

“—Dur, filânca! Gitme, bekle! Asîde tatlısı getireceğim sana! Her ne istersen ikram edeceğim; dur gitme!”

Adam yürüyor, bu da arkasından yetişmeğe çalışıyor. Adam, tâ sokağın köşesine gelince, orada duruyor. Arkasına dönüyor diyor ki: “—Yaa! Demek ki fukaranın birisi bir zaman gelse, senden bir

286

şey istese, yüzyirmidörtbin peygamberi şahit getirmeden vermeyeceksin, öyle mi?” diyor, köşeyi dönüyor.

Şeyh Efendi o tarafa doğru koşuyor, gidiyor, bakıyor; ama bir şey görmüyor. Gitmiş... “Elime bir imkân geçmişti, onu kaçırmışım.” diyor, sonradan kendisi anlatırken, benim okuduğum kitapta...


d. İbrâhim ibn-i Edhem’in Hikâyesi


İbrâhim ibn-i Edhem’den de anlatayım; çünkü, salih insanların anıldığı yere rahmet inermiş: İbrâhim ibn-i Edhem, Belh şehrinin padişahı... Hazineler emrinde, askerler emrinde, saraylar emrinde... Kendisi yola çıktığı zaman, önünden kırk tane altın- gümüş kalkanlı, zırhlı asker gidermiş. Bir alay ki, bir seyran ki efendim, ne kadar güzel kimbilir? Adam, onların hepsini bırakmış, terketmiş. Belh şehrini, padişahlığı, kaftanları, sarayları, paraları bırakmış gitmiş. Niye? Demişler ki ona:

“—Allah Celle Celâlühû bu tantana, bu debdebe, atlaslar, döşekler, kaftanlar içinde bulunur mu?” Bulunmaz! Allah’ı bulmağa, Allah’ın rızasını kazanmağa gitmiş. Gece yatmış yatağa, tam uyuyacak... Yukarıdan “Tıkır tıkır... Paldır, küldür... Pat, pat... Tak, tak...” sesler duymağa başlamış. Kızmış. Padişahın yattığı yerin üst tarafında gezilir mi? Hem de tam uyku zamanında; olacak şey mi? Bu ne küstahlık?

“—Kim o? Ne yapıyorsun orada?” diye camdan bağırmış.

Yukarıdaki şahıs gayet sakin, hiç padişahtan filân korkan bir insan hali yok, hiç aldırdığı yok: “—Devemi kaybettim, onu arıyorum!” demiş.

“—Behey adam, deli misin sen? Damda, çatıda deve aranır mı? Damda deve olur mu?” demiş. Bir kere deve oraya çıkamaz. Merdivenlerden mi çıkacak, vinçle mi çıkaracaksın?

O da yukarıdan aşağıya:

“—Peki, Allah-u Teâlâ Hazretleri atlas döşeklerin içinde, saltanatla, parayla pulla, böyle keyifle, zevkle yaşarken aranır

287

bulunur mu?” Bu söz, bir acaib söz tabii... Kalkmış, çağırmış hizmetçileri... “Çıkın bakın, yukarıdaki adam kim?” demiş. Aramışlar, kimse yok... Bulamamışlar. Uykusu kaçmış, uyku uyuyamamış. “Yâhu bu ne idi? Hızır mıydı, melek miydi? Bu adam kimdi, bu sözü bana niye söyledi?” diye içine bir ateş düşmüş.


Ertesi gün divanda, tahtına oturmuş ama, keyfi kaçık... Vezirler gelmişler, divan kurulmuş. Hiç tadı yok... “Gece uyuyamadım. Üzücü birtakım olaylar da oldu içinde... Ağzımın tadı yok!” derken, ânî olarak heybetli bir zât kapıdan girip tahtın yanına gelmiş. Kimse bir şey söyleyememiş, dilleri tutulmuş. Adam şöye bir yaslanmış, oturmuş.

Biraz sonra, vezirler, komutanlar, nöbetçiler, padişah sormuşlar:

“—Hayrola, ne arıyorsun burada? Nasıl geldin? Niye geldin buraya?” “—Hiç! Yolcuyum, dinlenmeye geldim. Burası kervansaray değil mi?” “—Be adam, bir de sen mi çıktın benim başıma? Burası kervansaray filân değil!” “—Ya nedir?” “—Burası benim sarayım!” “—Senden önce kimindi?” “—Babamın sarayı idi, babamdan kaldı bana...” “—Babandan önce kimindi?” “—Dedemin sarayı idi.” “—Dedenden önce kimindi?” “—Dedemin babasının sarayı idi.” “—Peki, onlar nereye gittiler?” “—Canım öldüler gittiler işte...” “—Peki, böyle biraz kalınıp, ondan sonra kalkılıp gidilen yere kervansaray demezler de, ne derler?” demiş adam...

Vayyy... Kalkmış yerinden, rap rap yürümüş. Nöbetçiler taş kesilmişler, hiç bir şey yapamamışlar. Kapıdan çıkmış, gitmiş.

288

“—Yâhu, tutun şu adamı, geriye çevirin!” demiş padişah...

Gitmişler, bakmışlar; adam yok... Haydi, ikinci bir esrarengiz olay! “—Bugün artık, defter divan, devlet işi, mahkeme, dert dinleme, dava görme olmaz. Keyfim iyice kaçtı. Atları hazırlayın, kırlarda biraz gezinti yapalım! Şöyle bir piknik, bir av partisi yapalım!” demiş.


Atları hazırlamışlar; atına binmiş. Silâhları, okları, kılıcı ve sâiresi hepsi tamam... Ağaçların arasına korulukların arasına atını sürmüş. Bir geyik çıkmış karşısına uzaktan... Hemen geyiğin peşine atını sürmüş, kovalamağa başlamış. Atın üstünde giderken, “İntebih! İntebih! İntebih!” diye sesler duyuluyormuş. İntebih; Arapça “Uyan, intibaha gel!” demek... Hakîkaten atın ayak seslerine benziyor. O sesi duyunca:

“—Allah Allah! Bu ses nedir?” demiş. Ceylanı kovalamağa devam etmiş. Ceylan bir yerde durmuş. Bir ses gelmiş ceylandan:


ا بذلك خلقت ام بذلك امرت؟


(E bizâlike hulikte, em bizâlike ümirte?) “Sen böyle hayvanları kovalayıp canını almak için mi yaratıldın? Allah’ın emri sana bu mu? Başka işin gücün yok mu senin? Geçim sıkıntın mı var, aş derdine mi düştün, et mi bulamıyorsun? Nedir bu hayvanların canını yaktığın? Bunun için mi yaratıldın? Allah sana bunu mu emretti?”

Atlamış gitmiş geyik... Donmuş kalmış geyiğin bu sözü üzerine... İnmiş atından... Yürürken bakmış, orada kendi sürülerini otlatan bir çoban var...

“—Gel buraya!” demiş. Çoban gelmiş. “Ver şu elbiselerini bana!” demiş. Çoban elbisesini almış. Bırakmış Belh şehrini... Kalkmış gitmiş, seyahate çıkmış. Saltanatı, orduyu, devlet idaresini bırakmış.

Neden? Peşpeşe bir sürü olay... “Sarayın içinde, atlas döşekler

289

içinde, tantana ile, debdebe ile Allah bulunmaz. Bu dünya bir kervansaraydır; gelen geçer, göçer gider. Herkes fânî; kimse burada bâkî kalmıyor.” Ondan sonra, “Uyan, uyan, uyan!” “Ben bu dünyaya niye geldim, ne yapmam lâzım?” Ne kadar önemli sorular bunlar...


“Yunus, sen bu dünyaya niye geldin?” diye, Yunus da soruyor şiirinde... Baktım, neşredilmiş Yunus divanlarında göremedim ama, bestelenmiş gayet güzel bir ilâhi:


Yunus sen bu dünyaya niye geldin?

Gece gündüz Hakk’ı zikretsin dilin!

Evliyâya uğramaz ise yolun,

Göçtü kervan, kaldın dağlar başında!


—Sen bu dünyaya niye geldin?

—Kulluk etmeğe geldin. Gece gündüz, dilin Cenâb-ı Hakk’ı zikretsin. Allah’ın sevgili kullarına erişmezsen, onlarla beraber olmazsan, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı yolunu bulmazsan; kaçırdın kervanı! Biz şimdi kervan demiyoruz artık; kervan kalmadı. “Tren kaçtı. Kaçırdın treni, kaldın şimdi istasyonda... Başka tren de yok... Haydi bakalım, ayıkla pirincin taşını!” diyoruz.


Tabii, terk etmiş evlâd ü iyâli, memleketi, serveti, sâmânı; Bağdad’a gelmiş. İmâm-ı Azâm hürmet edermiş, izzet itibar edermiş kendisine... Herkes dermiş ki:

“—Bu eski püskü giyimli adama niye bu kadar itibar gösteriyorsun?” Bilmezlermiş onun ne olduğunu... Adam bir zamanlar bir yerde padişahtı, burada yoksul görünüşlü... Kimse kadr ü kıymetini bilmiyor.

Bir gün güneşli bir günde Dicle kenarında elbisesinin sökük yerlerini yamıyormuş. Üstü çıplak, elbise parça parça... Tanıyan bir kimse gelmiş, çok acımış haline:

290

“—Selâmün aleyküm!” demiş.

“—Ve aleyküm selâm...”

“—Yâ İbrâhim! Ne diye terk ettin o saltanatı, o nimetleri? Sen bu şuurla, bu imanla o vazifeyi de yapardın. Bu yoksulluğu da çekmezdin. Nedir bu senin yaptığın?” deyince, şöyle yüzüne bir bakmış. Elindeki iğneyi Dicle’ye atmış. Ondan sonra demiş ki:

“—Balıklar, şu benim iğnemi getirin!”

Biraz sonra bir balık, suyun içinden başını çıkarmış. Ağzında iğne... İğneyi almış, tekrar dikmeğe başlamış. Başka bir şey

dememiş.


Cevap verdi mi, vermedi mi? Verdi. Demek istiyor ki: “Bak! İnsan Allah’ın sevgili kulu oldu mu; bu, saraydan da önemli, servetten de önemli! Mühim olan, Allah’ın sevgili kulu olmak...”


e. Allah’ın Sevgili Kulu Olmak


Hepimizin esas itibariyle göz önünde tutmamız gereken bu... Yâni, Allah’ın sevdiği bir kul olmak... Nasıl Allah’ın sevdiği bir kul olunur? Allah’a karşı gele gele, âsî ola ola, haramları çiğneye çiğneye Allah’ın sevgili kulu olunur mu? Mümkün mü yâni? Akıl mantık bunu kabul ediyor mu? Olmaz.

Allah’ın sevgili kulu olmak için; Allah’a mutî, uysal, söz dinleyen kul olmak, Allah’ın emirlerini tutmak lâzım! Allah’ın emirlerini tutmak için, Allah’ın emirlerini bilmek lâzım!

Kimisi bilmiyor; bilmediği için, yengeç gibi eğri, yamuk yumuk gidiyor, günaha öyle giriyor. Kimisi de biliyor ama, bildiğini uygulayacak iman kuvveti yok kendisinde... Aldırmıyor; imanı zayıf olduğundan, günahları işliyor. Tabii, o imanın kuvvetlenmesi lâzım! O iman kuvvetlenmedi mi, şeytan insanı maskara eder.


Nefis, insanı çok günahlara sokar, çok hatalar yaptırır. İnsanın içinde düşman var; kimse bunu bilmiyor. Yirminci Yüzyıl’ın insanı, içinde düşman olduğunu bilmiyor. Avustralya’lılar bilmez bunu... Bak, bu kadar teknolojileri var, gökdelenler yapıyorlar da

291

bu adamlar; fakat içlerinde bir düşman olduğunun farkında değiller... İmanları yok, inançları zayıf; o nefsin ne kadar azılı bir düşman olduğunu bilmiyorlar.

Müslümanlar Allah’ın sevgili kulu... Müslümanlar bilirler ama; bir kulaklarından girer, öbür kulaklarından çıkar. Onlar da öyle biliyor işte... Biliyorlar, sorarsan söylerler; ama, gereğini yapmazlar. İnsan bilecek, ondan sonra bildiğini yapacak; bildiğini yaparken de ihlâslı olacak!


Hasan-ı Basrî Hazretleri, tabiinin büyüklerinden... Peygamberimiz’in zevcelerinden Ümmü Seleme Hazretleri’nin evine gelmiş de mübârek, orada bir bardak görmüş. Şöyle bir bardak; yarısı içilmiş. Kim içmiş? Peygamber Efendimiz içmiş. O da çocuk; gelmiş oradan, onun içtiği bardaktan içmiş. Belki hepsi ilim, hepsi feyz, hepsi nûr... Öyle mübarek bir zât Hasan-ı Basrî...

Diyor ki:


لَّينفع العلم الَّبالعمل


(Lâ yenfau’l-ilmi illâ bi’l-amel) “Bilgisini uygulamadıkça, icraata geçirmedikçe, bilgi insana fayda vermez!”


Soruyorum:

“—Sen müslüman mısın?” “—El-hamdü lillâh, müslümanım!” “—Fâtiha’nın mânâsını bilir misin?” ....................

Bilmiyor çoğu... Müslümanların çoğu, Fâtiha’nın doğru düzgün mânâsını bilmiyor. Kimseyi imtihan etmeyeceğim, merak etmeyin, sırtınız terlemesin. Ama, siz de bilmiyorsanız, arayın, öğrenin! Fâtiha’nın mânâsını öğrenin! Ama, duvar kâğıdı gibi dümdüz öğrenmeyin, derinlemesine öğrenin!


إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ(فاتحة: ٥)

292

(İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn.) “Ancak sana ibadet ederiz yâ Rabbi! Ancak senden yardım isteriz yâ Rabbi!” (Fâtiha, 1/5) “Kimseye aldırmayız, kimseden korkmayız, kimseden bir şey beklemeyiz. Ne dünya menfaati, ne para, ne pul, ne mevkî; hiç bizi enterese etmez. Hiç onun karşısında titremeyiz.” demek... “İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn.” diyebiliyor muyuz? Diyemiyor çoğu... Kendisi, karısı, çocuğu diyemiyor. Paranın, pulun, zevkin kölesi... Biliyor ama, bildiğini uygulayamıyor. Bu bizim kendi kusurumuz...


اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ(فاتحة: ٦)


(İhdina’s-sırâta’l-müstakîm.) “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola kılavuzla; göster, sevk et, hidâyet eyle... Dosdoğru yola gidelim!” (Fâtiha, 1/6)

293

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلََّ الضَّالِّينَ (فاتحة:٧)


(Sırâta’llezîne en’amte aleyhim) “Kendilerine ikram ettiğin, lûtf u ihsân ettiğin, nimet verdiğin, taltif ettiğin, makam verdiğin, cennet verdiğin kullarının yoluna götür bizi, yâ Rabbi! Yamuk yollara, yanlış yollara gitmeyelim.” (Gayri’l-mağdûbi aleyhim ve le’d-dàllîn.) “Kendilerine gazab olunmuşların ve dalâlete düşmüş insanların yoluna bizi sokma, düşürme yâ Rabbi! Amin!” (Fâtiha, 1/7) diyoruz.

İki yoldan Allah’a sığınma var Fâtiha’da... Yollardan bir tanesi: (Gayri’l-mağdubi aleyhim) Kendilerine gazab olunmuşların yolu olmasın. Aman o yolu istemiyorum. Kendilerine nimet verdiklerin, cennet vereceğin kullarının yoluna sok, ya Rabbi... Bizi gazap edilmişlerin yoluna sokma, ya rabbi...

—Nedir bu gazab edilmişlerin yolu? Araştırdın mı, inceledin mi, düşündün mü? İngilizden, Amerikan’dan, Fransız’dan, bir gayr-i müslimden farkın var mı? Çinli’den, Japon’dan farkın var mı?

—Yok! Hepimiz Blue Jean giyeriz, hepimiz t-shirt giyeriz. Hepimizin tıraşı aynıdır. Hepimiz aynı tarzda... Karıştırsan, bulmak mümkün değil... Hani sen müslümandın, hani sen Allah’ın sevgili kuluydun, Allahın cennete sokacağı kuldun? Gazaba uğrayanların yoluna ayağın kaymışsa; çık oradan, bu tarafa gel! Hakkın yoluna gir!

Onun için, Fatiha’yı çoğumuz bilmiyor. Bilmiyoruz veya derinlemesine anlamıyoruz. Ne “El-hamdü” derken, hamd’in mânâsını; ne “Rab” derken Rabb’in; ne “àlemîn” derken, alemîn’in; ne “Mâliki yevmi’d-dîn” derken, Mâliki yevmi’d-dîn’in manasını biliyoruz.

Mâliki yevmi’d-dîn ne demek? Büyük Mahkeme-i Kübra olacak ahirette; o günün hakimi olan Allah demek... O günde, cezaları verecek olan Allah... İyi insanlara mükâfat, kötü insanlara cezâ;

294

iyilere cennet, kötülere cehennem; iyilere lütuf, kötülere kahır... Bunu bilen insanın hâli böyle mi olur? Fatiha’yı bilen bir insan böyle mi gider, yaşayışı böyle mi olur?


Telefon ediyoruz arkadaşlara... Yok... Nerede? Tatile çıkmışlar. Senin öteki insanlardan farkın ne? Sen deniz kenarında, o çıplak adamların, kadınların arasında ne yapacaksın? Oldu mu şimdi? “Yok, hocam! Ben çarşafla giriyorum denize!” mi diyeceksin? Biliyorum ki, çarşafla da girsen utanırsın. Allah’tan utanmazsın, kuldan utanırsın. Çarşafla girmeye utanırsın, yan gözle de bakarsın öbür tarafa... Çünkü, insanın içinde nefsi var; bakar. Bakmamak için evliyâ olmak lazım. Evliya olmak için de, çok şeyler lazım! Şimdi, “Geelong’lu kardeşlerimiz sizi davet etti; Geelong’a gideceğiz!” diye, Mehmet Ali Hoca cemaata haber veriyor. Onlar adres istiyorlar, “Adres neresi?” diyorlar. “Duvarda, tahtada yazılı...” diyor.

“—İşte bu şeylerin de adresi nerede?” “—Tasavvufta...” “—Nereden bilecek insan?” “—İlm-i tasavvuftan öğrenecek! Takvâ ilmi, ihsân ilmi denilen ilmi öğrenecek.”


لَّ ينفع العلم الَّبالعمل


(Lâ yenfau’l-ilmi illâ bi’l-amel.) “Amel edilmeyen ilmin faydası yoktur.” Bilecek, bildiğini tatbik edecek... Fâtiha’nın mânâsına vakıf olacak, Mâliki yevmi’d-dîn’in karşısında tir tir titreyecek... Sapık yolda gitmemeğe dikkat edecek... Gazaba uğramışların yoluna gitmemeğe, cennetlik insanların yoluna gitmeğe gayret edecek!


Kaç tane cennetlik insan tanıyorsun sen? Anlat bakalım, onların yolu nasıldır? Kimse anlatamaz... “Çıkart, şunların

295

herbirine birer tane kâğıt ver; herbirisi cennetin yolunu anlatsın bakalım... Kompozisyondan yazılı imtihan... Kapatın kapıları, iki saat sonra açacağız. Yazın bakalım!” desek, yazamaz. Tanımamış ki! Evliyâyı tanı, evliyânın hayatına bak! Peygamberlerin hayatını okudun mu? Nuh AS ne yapmış, Lût AS nasıl bir hayat geçirmiş? Hûd AS kimmiş; onun kavmi ne yapmış, o ne yapmış? Peygamber Efendimiz’in sahabesi nasıl yaşamış; sen nasıl yaşıyorsun? Allah’ın sevgili kulları neler yapmışlar; sen ne yaptın? “—Roman okur musun?” “—Hocam! Roman okumak ağır geliyor. Ama, Tommiks daha güzel, resimli…”

Millet onları okuyor. Neden? Tatilde roman okunur mu filân diye... Çocuğa, “Ver bakalım şunu!” diyor. “Baba, ben okuyacağım!” deyince, “Sen sonra oku!” diyor. Bakıyorsun, babası da aynı şeyi okuyor. Hafiflik...


Pekiyi, evliyanın menâkıbını okudun mu? Sahâbenin menâkıbını, alimlerin hallerini okudun mu? Nasıl vakit geçiriyorsun? İdeal bir müslümanın hayatını anlat bakayım! Sence ideal bir müslüman nasıl bir müslümandır? Boyu ne kadardır, pazusu nedir, kaç kilo olması lâzım? İdeal ölçüleri nedir, göğsü ne kadar olacak? Yüzü nasıl olacak; traşlı mı olacak, sakallı mı olacak? Giyimi nasıl olacak? Aklı nasıl olacak, düşüncesi, fikri nasıl olacak? Biz öyle müslümanız ki, —Allah bizi affetsin— çok kusurlarımız var... Evliyâyı tanıyacağız; evliyânın en yükseği olan enbiyâyı tanıyacağız. Peygamberlerin hayatlarını bir okuyun! Yirmi sekiz peygamberin hayatını bir okuyun! Nasıl mücadele vermişler, nasıl yaşamışlar, ne yapmışlar? Ondan sonra, sahâbe-i kirâmın hayatını okuyun! Nasıl yaşamışlar mübarekler?

Sonra da, evliyâullahla beraber olun! Meyhane arkadaşı ile beraber olursanız;

296

اذا كان الـغراب دلــيل قومٍ يأتـيهم الى الَّرض الجياف


(İzâ kâne’l-gurâbu delîle kavmin ye’tîhim ile’l-ardı’l-ciyâfi) “Karga bir kavmin kılavuzu olursa, onları cîfenin, leşin başına götürür.”


Hasan-ı Basrî’nin sözünü tamamlayalım da sözü bitirelim: (Lâ yenfaul ilmi illâ bil amel) “Kuru bilgi fayda vermez, icraat olmayınca...” Kabul ediyoruz hepimiz bunu; değil mi?

Adam, “Dürüst olmak lâzım!” diyor; kendisi dürüst değilse, kıymeti yok... Adam, “Güzel ahlâklı olmak lâzım gelir.” diyor; kendisi güzel ahlâklı değilse, kıymeti yok... Adam nasihat çekiyor öbür tarafa; sen oradan kıs kıs gülüyorsun. “Ona nasihat çekiyor, kendisi kaç türlü hata yapıyor.” diye gülüyorsun adama... “Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?” “Halka verir talkını, kendi yutar salkımı...” Bunlar da tekerlemesi bizim edebiyâtımızın...

İlim ve amel fayda vermez; niyeti temiz olacak, kalbi pâk olacak insanın... Kalbi sâfî olacak! Kalbi sâfî olmayınca kıymeti olmaz. Camiye geliyor fitne için, fesat için; olmaz, namazının kıymeti yok... Dünya menfaati için şu işi yapıyor; olmaz... Gösteriş için, riya için yapıyor; kıymeti yok... Niyeti güzel olacak, kalbi pırıl pırıl olacak.

Herkes, “Benim kalbim temiz!” diyor. Biliyor ki, kalbini çıkaramayacaksın; iddia ediyor. Gel bakalım, ben senin kalbini bir çıkartayım: Üüüf, işte kapkara! Ama o, “Temiz!” diyor. Senin kalbinin temizliği dışından belli olur.


كل اناءٍ يترشَّاه بما فيه


(Küllü inâin yeteraşşâhu bimâ fîhi) “Her kap, içindekini dışına sızdırır.” İçinde ne varsa, o çıkar. Sirke varsa, sirke çıkar; bal varsa, bal çıkar dışına... Senin kalbin temiz olsaydı, amellerinden, icraatından, yüzünden belli olurdu.

297

سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ(الفتح:٩٢)


(Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri’s-sücûd) diyor Allah Kur’an-ı Kerim’de, eski ümmetlere bizim ümmetimizi anlatırken... “İlerde öyle bir ümmet gelecek ki; onlar secde ettiklerinden, namaz kıldıklarından, ibadet ehli olduklarından, yüzlerinde pırıl pırıl nûrâniyet, alâmetler vardır.” (Fetih, 49/29) diye anlatıyor Ümmet- i Muhammed’i... Dışına akseder; baktın mı anlarsın, bu adam namaz ehli...


Bizim bir profesör vardı, felsefe profesörü... Fransızcası çok güzel... Bir Fransız gelmiş Ankara’ya... Bizim o profesör mihmandar olmuş. “Sen bu Fransız profesörü Ankara’da gezdir, müzeleri filân göster; mahcub olmayalım adama!” demişler. Bana anlatıyor: “Yâhu, öyle zekî ki, Türkçe’yi de iyi biliyor. Bir gün bir müzeye gittik. Orada bana dedi ki Fransız:

—Şu adam derviş... Git sor istersen!”

Bizimki çok konuşkan, televizyonda filân sohbetleri olan bir profesör... “Gittim, ‘Selâmün aleyküm hemşerim!’ dedim. ‘Aleyküm selâm!’ dedi. ‘Nasıl, müzeyi beğendin mi?’ dedim. ‘Nerelisin hemşerim?’ dedim. ‘Falanca yerdenim.’ dedi. ‘Haa, öyle mi; falancayı tanır mısın? dedim.” İşte şöyle böyle laflar söyledikten, lafı biraz dolaştırdıktan sonra:

“—Hangi hocaefendiye bağlısın, hangi tarikattansın?” demiş.

“—Biz falanca şeyh efendiye bağlıyız, filânca tarikattanız.”

“—İyi, Allah mübarek etsin... Allah’a ısmarladık, görüşelim yine... Selâmün aleyküm!” demiş, ayrılmış. Gitmiş Fransız’a: “—Sen haklısın, hakîkaten dervişmiş. Nereden bildin?” demiş.

Nereden bilecek:


سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ(الفتح:٩٢)

298

(Sîmâhüm fî vücûhihim min eseris sücûd) Secdeden, zikirden, dürüstlükten, kalb temizliğinden dışına aksediyor da; Fransız anlıyor, sen anlamıyorsun! Fransız anlıyor, “Bak, bu derviş!” diyor; bizim profesör işin farkında değil... Bizim profesör, o şeylerin biraz karşısındadır; fırsatı buldu mu, aleyhinde konuşur. O Fransız ondan daha basîretli, daha iyi görüyor.

Bir tane daha var:


لَّينفع العلم والعمل والنـيَّة الَّ بالسـنَّة


(Lâ yenfaul-ilmü ve’l-amelü ven niyyetü illâ bis-sünneh) “İlim, ilmi uygulamak, ilmi ile amil olmak ve kalbinin temiz olması da yetmez; ancak, bunların hepsi Rasûlüllah’ın yoluna uygun olduğu zaman kıymeti var...” Rasûlüllah’ın yoluna aykırı olduğu zaman, kıymeti yok... Bid’at olduğu zaman kıymeti yok, sünnete aykırı olduğu zaman kıymeti yok...

Muhterem kardeşlerim! O halde, bu Hasan-ı Basrî Efendimiz’in nasihatinden sonra, ben de sözü bağlayayım. Şu çıkıyor ki: İlim öğreneceğiz, Fâtiha’yı öğreneceğiz! Kelimelerin altında yatan özü kavrayacağız... Yâni; toprak tabakalarını geçeceğiz, aşağıdaki cevheri bulacağız, petrolü bulacağız. Petrolü bulamazsan, sondajın ne kıymeti var? Özü yakalayacaksın, aşağıdaki menbaı bulacaksın! İlmin olacak, ilmini uygulayacaksın. Allah mâliki yevmid dîn’dir, cezâ gününün sahibidir; cezâlandıracak!

“—Anladın mı?” “—Anladım.” O zaman, günahtan kesileceksin, sevaplı işlere koşacaksın! Vaktini boş geçirmeyeceksin! Günah yerlere gitmeyeceksin; nefsin istemese bile, sevaplı işlere gideceksin! Tasavvuf usüllerine riâyet ederek kalbini temizleyeceksin! Allah’ın iyi kulları ile beraber olacaksın! İyi kulları ile beraber olmadan öğrenemezsin. Kötülerle beraber iken olmaz!

Sonra, bunların hepsi Rasûlüllah’ın yoluna uygun olacak.

299

Yaptığın iş bid’at, Efendimiz’in yaptığına aykırı, yaptığının dışında olmayacak. Bu da tabii, yine Efendimiz’in sünnetini öğrenmeye, bilmeye bağlı oluyor.


O halde, özet olarak size şunları söylemiş oluyoruz bu konferansımızda:

Gerçek mü’min olun, Allah’ın has mü’min kullarından olun! Kur’an’ı, dini, Peygamber Efendimiz’in sünnetini öğrenin! Kalbinizi temizleyin! Ömrünüzü hâlisâne, muhlisâne, Allah yolunda, güzel işler yaparak geçirin!

Rabbimiz’in huzuruna sevdiği, razı olduğu, iyi işler yapmış bir kulu olarak varın! Cennetiyle cemâliyle müşerref olun! Allah bu çizgide böyle ilerlemeyi, cümlenize cümlemize nasib ve müyesser eylesin...

Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm... Sübhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yesıfûn... Ve selâmün alel mürselîn... Velhamdü lillâhi rabbil âlemîn...

El-fâtiha!


26. 12. 1990 - Melbourne

300
12. YOL RASÛLÜLLAH’IN YOLUDUR
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0