18. FAKİRLİK VE ZENGİNLİK

19. ALLAH’I ZİKRETMENİN ÖNEMİ



Es- selâmü aleyküm ve rahmetu’llàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili ve değerli Akra dinleyicileri! Cumanız mübarek

olsun... Allah-u Teàlâ Hazretleri, gönüllerinizin dileklerini, muradlarını sizlere dünyada, ahirette ihsân eylesin...

Anonsta söylendiği gibi, size Berlin’den hitab ediyorum. Berlin’de çok kardeşlerimiz var. Şaka yapıyoruz aramızda, “Berlin Türkiye’nin vilâyetlerinden birisi gibi” diye. Şimdi artık vilâyet sayıları da çoğaldığı için rakamlar karıştı ama, sanki bir vilâyet de Berlin vilâyetimizmiş gibi. Çok kardeşimiz var burada ve dün akşam söylediler bana, seksen kadar cami var... Güzel bir şey yâni. Yabancı bir ülkede, yabancı bir şehirde, seksen kadar cami olması çok güzel bir şey!..

Bizim buradaki sarıklı, cübbeli derviş kardeşlerimiz de, Allah razı olsun, Hocamız’ı seven kardeşlerimiz bir yer açmışlar, onlar da cuma namazı filân kılıyorlar orada... Adını da, “Mehmed Zâhid Kotku Tekkesi” diye yazmışlar. Akşam ve sabah namazlarını orada kıldık. Zâten ben artık, gittiğim yerde arkadaşlara şaka yapıyorum, diyorum ki:

“—Bak bundan sonra beni çağırırsanız, Mehmed Zâhid Kotku Camilerine çağırın! Camiyi kurun, çağırın geleyim!” diye lâtife yapıyorum.

Sabah namazını da orada kıldık kardeşlerimizle berâber. Hocamız’ın bize yâdigârı olan, Peygamber Efendimiz’in sünneti olan Evrâd-ı Şerifemizi okuyup, el-hamdü lillâh huzurlu bir şekilde eve geldik. Size buradan hitab etmekten sevinçliyim, mutluyum.


a. Allah’ı Zikreden Kimseler ve Melekler


Bugün size Peygamber SAS Efendimiz’in üç tane hadis-i şerifini okumak istiyorum. Birincisi:80



80 Müslim, Sahîh, c.XIII, s.213, no:4868; Tirmizî, Sünen, c.V, s.459, no:3378; İbn-i Mâce, Sünen, c.XI, s.234, no:3781; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.III, s.49, no:11481, 11893; Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.II, s.137, no:1500; Ebû Ya’lâ,

312

مَا مِنْ قَوْمٍ يَذْكُرُونَ اللَّهَ إِلاَّ حَفَّتْ بِهِمُ الْمَلاَئِكَةُ، وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ،


وَنَزَلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ، وَ ذَكَرَهُمُ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ (ت. ه. عن أبي هريرة وأبي سعيد معا)


RE. 386/9 (Mâ min kavmin yezkürûna’llàhe illâ haffet bihimü’l-melâikeh, ve gaşiyethümü’r-rahmeh ve nezelet aleyhimü’s- sekîneh, ve zekerehümu’llàhu fî men indeh.)

Tirmizî hasen, sahih hadis buyurmuş. Ebû Hüreyre ve Ebû Said RA’dan beraberce rivâyet edilmiş bir hadis-i şerifle başlıyorum. Çünkü Mehmed Zâhid Kotku Dergâhı denilince, zikirden başlamak tatlı geldi bana. Bu hadis-i şerifin kelimelerini izaha geçelim:

(Mâ min kavmin) “Hiçbir topluluk yoktur ki...” Kavim burada ırk, millet mânâsına değil, insan grubu demek. “Hiçbir insan grubu yoktur ki, az veya çok olabilir; (yezkürûna’llàhe) Allah’ı zikrediyorlarsa... Allah’ı zikreden hiçbir insan gurubu, topluluğu yoktur ki, bir yere toplanmışlar, orada Allah’ı zikrediyorlar; (illâ haffet bihimü’l-melâikeh) melekler onların etrafını çepeçevre sararlar, kuşatırlar, toplanırlar etraflarına. Yâni, onlar Allah’ı zikrediyorlar diye, melekler onların etrafına toplanırlar.”


Biliyorsunuz, biz (Amentü bi’llâhi ve melâiketihî) diyoruz,

Allah’a ve meleklerine inanıyoruz. Allah’ın çeşit çeşit melekleri var... Cebrâil, İsrâfil, Azrâil, Mikâil AS büyükleri. Ondan sonra, vücudumuzda Kirâmen, Kâtibîn meleklerimiz var.


Müsned, c.II, s.463, no:1283; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.II, s.169; Bezzâr, Müsned, c.II, s.423, no:8272; Tayâlisî, Müsned, c.I, s.296, no:2233; İbn-i Asâkir, Mu’cem, c.I, s.333, no:684; İbn-i Adiy, Kâmil fi’d-Duafâ, c.IV, s.12; Abdullah ibn-i Mübârek, Müsned, c.I, s.46, no:45; Abd ibn-i Humeyd, Müsned, c.I, s.272, no:861; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.X, s.307, no:30089; Abdü’r-Rezzak, Musannef, c.XI, s.293, no:20557; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.I, s.388, no:530; Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.424, no:1822; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIX, s.238, no:20660.

313

Mafsallarımızda melekler var. Gözümüzü koruyan melekler var, amellerimiz yazan melekler var. Çeşit çeşit melekler var...

Tabii bir de Allah-u Teàlâ Hazretleri, bazı melekleri özel durumlarda gönderiyor ve yaratıyor. Meselâ, bir müslüman abdestli yattığı zaman, onun iç çamaşırıyla vücudu arasında Allah bir melek halk eder. O melek ona sabaha kadar, “Yâ Rabbi, bu kulun temiz yattı. Bunu afv ü mağfiret eyle!..” diye dua eder deniliyor. Böyle melekler var.

Bir de işte böyle Allah’ı zikrederken, zikri sevdikleri için, zikirden çok zevk aldıkları için, zikredenleri sevdikleri için, Allah sevdiği için zikredenleri, melekler onların etrafına toplanırlar.

“Hiç bir kavim yoktur ki, Allah’ı zikretmek için bir araya gelmiş topluluk, birkaç kişi, üç beş kişi, on kişi, yirmi kişi, elli kişi... neyse, Allah’ı zikreden hiç bir topluluk yoktur ki, melekler onları çepeçevre kuşatmış olmasın.” Yâni mutlaka kuşatır demek. Yâni, Allah dediğiniz zaman, Allah Allah demek için toplandığınız zaman, melekler yanı başınızda...


Burada, hadis-i şerifin devamına geçmeden önce, dikkatimi çeken bir hususu, benim zihnimde yer eden önemli bir hususu size anlatmak istiyorum. Tabii zikir deyince aklımıza tesbih geliyor. Tamam. Dervişler geliyor. Tamam... Kur’an-ı Kerim’den ayet-i kerimeler geliyor Allah’ı zikretmenin sevabı hakkında, Allah’ı zikredenlerin felâh bulacakları hakkında. Zikir çok güzel bir ibadet... Namaz gibi Allah’ın bir emri bize... Allah’ı zikretmek bizim vazifemiz. Allah-u Teàlâ Hazretleri:


يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (الاحزاب:٦٢)


(Yâ eyyühe’llezîne âmenü’zküru’llàhe zikren kesîrâ.) “Ey iman edenler, Allah’ı çok zikrediniz!” (Ahzâb, 33/41) buyuruyor. Binâen aleyh, bazı insanların yapıp, bazı insanların yapmamakta serbest olduğu, ihtiyârî, keyfî bir çalışma değil. Bütün müslümanların zikir erbâbı olması lâzım! Bütün müslümanlara Allah dervişliği emrediyor.

314

Ama bir hadis-i şerif var. Sabahleyin Mehmed Zâhid Kotku Tekkesi’nde arkadaşlara söyledim, akşamleyin de vaazda

söyledim. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:81


مَنْ أَطَاعَ اللهَ فَقَدْ ذَكَرَ الله، وَإِنْ قَلَّتْ صَلاَتُهُ، وَصِيَامُهُ، وَتِلاَوَتُهُ


لِلْقُرْآنِ؛ وَمَنْ عَصَى اللهَ فَلَمْ يَذْكُرْهُ، وَإِنْ كَثُرَتْ صَلاَتُهُ وَصِيَامُهُ


وَتِلاَوَتُهُ لِلْقُرْآنِ (الحسـن بن سفيان، طـب.كـر. عن واقد؛ ض.

هـب. عن ابن أبـي عـمران مرسلا)


(Men etàa’llah, fekad zekera’llàh) “Kim Allah’a itâat ederse, Rabbimizin sözünü dinlerse, günahlara dalmazsa; o Allah’ı zikreden kimse sayılır, zikir ehli sayılır; (ve in kallet salâtühû ve sıyâmühû ve tilâvetühü’l-kur’ân.) Kur’an okuması, nafile oruç tutması, nafile namaz kılması az olsa bile...”

Farzları kılıyor, sünnetleri kılıyor, öyle uzun boylu nafile namazlar kılamıyor. Çok namaz kılamasa bile, çok oruç tutamasa bile; itaat ediyor ya, o Allah’ı zikrediyor demektir.

Buna mukàbil: (Ve men asa’llàh, felem yezkürhü) “Kim Allah’a àsî ise, yâni günahları işliyorsa, günahkârsa, o Allah’ı zikretmiyor demektir; (ve in kesüret salâtühû ve sıyâmühû ve tilâvetühû li’l- kur’ân) nafile namazı, nafile orucu, Kur’an okuması çok olsa bile...”

Demek ki işin aslı, Allah dâimâ mü’minin hatırında olacak, hatırından hiç çıkmayacak. Kalbinden, gönlünden, aklından hiç



81 Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.I, s.452, no:687; Abdullah ibn-i Mübârek, Zühd, c.I, s.17, no:70; Saîd ibn-i Mansûr, Sünen, c.II, s.630; Deylemî, Müsnedü’l- Firdevs, c.III, s.561, no:5761; Hàlid ibn-i Ebî Umran Rh.A’ten.

Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.XXII, s.154, no:413; İbn-i Abdi’l-Ber, el-İstîàb, c.I, s.491; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gàbe, c.I, s.1101; İbn-i Asâkir, Târih-i Dımaşk, c.IV, s.286; Vâkıd RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.671, no:1924; Mecmaü’z-Zevâid, c.II, s.531, no:3559; Câmiu’l-Ehàdîs, c.XIX, s.486, no:21295; RE. 405/4.

315

çıkmayacak ama hatırındayken de Allah’a âsî olmayacak, Allah’a itaat edecek. Rabbini hatırlayıp, Rabbinin emirlerini hatırlayıp, Rabbinin emirlerini tutacak.

Mü’minler Allah’ın emirlerini tuttuğu zaman zikir tamam oluyor; âsî olduğu, tutmadığı, emirleri çiğnediği, yasakları işlediği, günahlara daldığı zaman da, eli tesbihli de olsa kıymeti olmuyor. Esas olan itaat, Allah’a muti’ bir kul olmak… Tatlı, itaatkâr, sevimli, söz dinleyen bir kul olmak...


İlk hadis-i şerife devam ediyoruz:


مَا مِنْ قَوْمٍ يَذْكُرُونَ اللَّهَ إِلاَّ حَفَّتْ بِهِمُ الْمَلاَئِكَةُ، وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ،


وَنَزَلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ، وَ ذَكَرَهُمُ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ .


(Mâ min kavmin yezkürûna’llàhe) “Allah’ı zikreden hiç bir topluluk yoktur ki, bir yere toplanmışlar, orada Allah’ı zikrediyorlar; (illâ haffet bihimü’l-melâikeh) melekler onların

etrafını çepeçevre sararlar, kuşatırlar, onların etrafına toplanırlar.” Tabii, bu çok güzel bir şey!

(Ve gaşiyethümü’r-rahmeh) “Rahmet onları kaplar, yâni Allah’ın rahmeti onları sarar, kaplar. (Ve nezelet aleyhimü’s- sekîneh) Onların üzerlerine sekînet iner. Böyle sükûnlu, huzurlu, manevî hallere sahip insanlar olurlar. Huzur ve sükûna, tatlı hallere erişirler. (Ve zekerehümu’llàhu fîmen indeh) Allah da onları kendi yanında olan meleklerine metheder, anar. Allah da onları zikreder: “—Bakın ey meleklerim! Gördünüz mü, yeryüzünde benim itaatli, güzel kullarım nasıl beni güzel güzel zikrediyorlar!” diye Allah meleklerine, kendisini dünyada zikreden bu kulları zikreder, anar, söyler, metheder.” Tabii, bu da çok büyük, güzel bir şey...

Sonra biliyorsunuz, zikir çok şerefli bir şey. Çünkü:


فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ (البقرة:٤٧٦)

316

(Fe’zkürûnî ezkürküm) “Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Siz beni zikrederseniz, ben de sizi zikrederim.” (Bakara, 2/152) diye ayetten de biliyoruz. Allah, kendisini zikredeni zikrediyor. Tabii, Allah’ın zikri de o kul için şeref olarak yeter. Nimet olarak yeter, rahmet olarak yeter. O, Allah tarafından zikredilen, öğülen, sevilen bir kulun ne kadar güzel olduğunu siz düşünün...


Onun için, elinizde tesbih, dilinizde zikrullah, kalbinizde Allah duygusu, Allah sevgisi olsun, böyle vakitlerinizi değerlendirin! Bir saniyeniz bile boş geçmesin. Yolda yürürken, vasıtada giderken, otururken, kalkarken, hele hele bu cuma günleri, cumanın mübarek vakitlerinde zamanınızın bir saniyesini bile boş geçirmemeye, zikirsiz geçirmemeye gayret edin!..

Çünkü cennete giren mü’minler bile cennette bir şeye hayıflanacaklar, ciğerleri, kalbleri cız edecek, yanacak, “Ah, vah!..” diye üzülecekler biraz. Cennette üzülmek, hüzün yok amma, korku yok, hüzün yok ama, biraz ciğerlerinde şöyle bir yanıklık, içlerinde bir burukluk olacak. Niçin?.. Dünyada zikirsiz geçirdikleri zamanlar için biraz üzülecekler:

“—Keşke o zamanları da zikirsiz geçirmeseymişiz... Keşke o zamanlarda da gàfil olmasaymışız... Keşke o zamanlarda da Allah’ı zikretseymişiz!” diyecekler.


Onun için, evliyâullah büyüklerimiz bizi zikr-i müdâm’a ulaştırmak için, tarikatta öyle yetiştirmişlerdir. Yâni zikr-i müdâm hâli ne demek?.. Dâimî zikir hâli... Dâimî zikir ve münâcaat hâline gelmek lâzım. Bu çok yüksek bir dinî makam ve seviye olmuş oluyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri kardeşlerimizi, sizleri, bizleri zikrinden, şükründen, hüsn-ü ibadetinden ayırmasın... Ne kadar güzel böyle diyâr-ı gurbette, yabancı bir ülkede, başka bir dinin mensubları arasında, Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni unutmayan, ibadetlerini yapan, namazlarını kılan, bir araya toplanan, gelen kardeşler oldukları için, bu birinci hadis-i şerifi zikirle ilgili bir hadis olarak, hasen, sahih hadis olarak zikrettim.


b. Günahları Engellemek

317

İkinci hadis-i şerif, muhterem kardeşlerim:82


مَا مِنْ قَوْمٍ يُعْمَلُ فِيهِمْ بِالْمَعَاصِي، هُمَْ أَعَزُّ وأَكْثَرُ مِمَّنْ يَعْمَــلُهُ، ثُمَّ


لَمْ يُغَيِّرُوهُ، إِلاَّ عَمَّهُمُ اللَّهُ مِنْهُ بِعِقَابٍ (ط. حم. ه. د. طب. حب. ض. ق. عن عبيد الله بن جرير عن ابيه)


RE. 386/7 (Mâ min kavmin yu’melü fîhim bi’l-meàsî, hüm eazzü ve ekserü mimmen ya’melühû, sümme lem yugayyirûhû, illâ ammehümu’llàhu minhü bi-ikàb.)

Bu da Tahâvî, Ahmed ibn-i Hanbel, İbn-i Mâce, Ebû Dâvûd ve diğer kaynaklarda olan, Ubeydullah ibn-i Cerîr’in babasından rivâyet ettiği —radıya’llàhu anh— bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz SAS Hazretleri buyuruyor ki:

(Mâ min kavmin) “Hiç bir insan topluluğu, grubu yoktur ki, (yu’melu fîhim bi’l-meàsì) onların arasında günahlar işleniyor. Günahların işlediği bir topluluk. Aralarında günah işleniyor. (Hüm eazzü ve ekserü mimmen ya’melühû) O günahı işleyenlerden bu mü’minler daha çok ve daha güçlü... Yâni güçleri, kuvvetleri var, sayıları daha çok günahı işleyenlerden. (Lem yugayyirûhu) O günahı engellemiyorlar, bu çirkin durumu değiştirmiyorlar,


Ebû Dâvud, Sünen, c.II, s.526, no:4339; İbn-i Mâce, Sünen, c.II, s.1329, no:4009; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.364, no:19250; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.I, s.536, no:300; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.II, s.332, no:2382; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.X, s.91, no:19979; Tayâlisî, Müsned, c.I, s.92, no:663; Tahavî, Müşkilü’l-Âsâr, c.III, s.175, no:991; Saîd ibn-i Mensùr, Sünen, c.IV, s.1650; Cerîr RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.70, no:5535; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIX, s.239, no:20662.


82 Ebû Dâvud, Sünen, c.II, s.526, no:4339; İbn-i Mâce, Sünen, c.II, s.1329, no:4009; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.364, no:19250; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.I, s.536, no:300; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.II, s.332, no:2382; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.X, s.91, no:19979; Tayâlisî, Müsned, c.I, s.92, no:663; Tahavî, Müşkilü’l-Âsâr, c.III, s.175, no:991; Saîd ibn-i Mensùr, Sünen, c.IV, s.1650; Cerîr RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.70, no:5535; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIX, s.239, no:20662.

318

Allah’ın emrinin yerine getirilmesinde yardımcı olmuyorlar, Allah’ın emirlerinin çiğnenmesini engellemiyorlarsa; (illâ ammehümu’llàhu minhü bi-ikàb.) Allah-u Teàlâ Hazretleri azab ve ikàbını o topluluğa umûmî olarak gönderir.”

Yâni içinde mü’minler var, iyiler var, namazlı, niyazlı, tesbihli, zikirli, fikirli sàlih insanlar var diye bunları ayırmaz; umûmî olarak azâbı indirir, cezâ olsun diye. Çünkü, iyiler kötüleri engellemediler, iyiler kötülerin günah işlemesine mânî olmadılar. Onun için azab ve ikàb, Allah’ın cezâsı, belâsı başlarına umûmî olarak geliyor.


Demek ki bizler, bir taraftan kendimiz iyi müslüman olacağız, sàlih kul olacağız; bu çok güzel bir şey... Ama bir taraftan da muslih kul olacağız, bu da çok önemli! Yâni başkalarını da ıslah edici, kötülükleri kaldırıcı, iyilikleri yapıcı, yapmayı teşvik edici, olumlu müslümanlar olacağız, gayretli müslümanlar olacağız. İslâm aktif olmayı emrediyor bize. Boş durmamayı, çalışmayı, kendi hâlinde durmamayı, kendi içine kapanık olmamayı, toplumu düzeltmeye çalışmayı emrediyor. Gayretli müslüman olması lâzım müslümanların, çalışması lâzım! Müslümanın olduğu yerde pislik, çirkinlik, günah, tatsız tuzsuz iş, zulüm vs. olamamalı, olmamalı. Neden?.. “Müslüman var, yaptırır mı? Mâni olur, engeller, hayrı işletir, şerri yaptırtmaz.” diye, böyle bu zihniyette olması lâzım. Allah bizden böyle müslüman olmamızı istiyor.

Evet, zikrederiz, namaz kılarız, Kur’an okuruz, tesbih çekeriz, oruç tutarız... Bunlar ferdî, bizim kendimizle ilgili, şahsî sevap kazanmamıza sebep olan ibadetler... Ama bir de topluma yönelik vazifelerimiz var, görevlerimiz, ödevlerimiz var; onları da yapmamız lâzım! Toplumu düzeltmeye çalışmamız lâzım!.. Her şeyimizin tertemiz olması gerekiyor toplumumuzda... Evimizden, bahçemizden, evimizin önünden, üstümüzden başımıza, dişimize, dişimizin temizliğine kadar, koltuk altımızın temizliğine kadar, her şeyi dinimiz bize emrediyor. Tertemiz, güzel kokulu, pırıl pırıl, nurlu, tatlı, geçimli, iyiliksever insanlar, aktif insanlar, toplumu düzelten insanlar, kötülüğe râzı olmayan, kötü durumda durmaya gönlü râzı olmayan insanlar olmamız gerekiyor.

319

Ben bunu çok seviyorum. Bunu işte her konuşmamda arkadaşlarıma anlatmaya çalışıyorum. Bir imaj var; yâni

müslüman sessizdir, koyun gibidir, kuzu gibidir, başı önündedir, başına vur, elinden lokmasını al; işte hiç bir şeye karışmaz...

“—Falanca adam çok iyi insan...”

“—Niçin iyi insanmış efendim?..”

“—Etliye, sütlüye karışmazmış. Camiden eve, evden camiye gidermiş.”

Bu iyi müslüman değil. Neden? Etliye, sütlüye karışsaydı biraz, toplumu düzeltseydi, etrafındakilere faydalı olsaydı. Çocuklara bir şeyler öğretseydi, torunlarını çekip çevirseydi. Belli bir yaşı geçtikten sonra devre dışı kalıyor hacı babalar, hacı dedeler; kimse dinlemiyor. Onlar öyle kenarda kalıyorlar, kendi bildiklerine ibadet ediyorlar. Küçükler bildiğini okuyor.

Öyle şey olur mu?.. Bir hacı baba, evin reisi demektir, komutan demektir. “Hadi bakalım namaza!.. Kalkın bakayım, abdestlerinizi alın, bilmiyorsan öğreteyim. Otur bakayım karşıma, bir sayfa Kur’an oku bakayım. Neler ezbere biliyorsun, ne kadar az biliyorsun! Ayıp değil mi sana, bak her şeyleri öğreniyorsun okulda da, dinini niye öğrenmedin vs.” Böyle aktif olması lâzım.


Ankara’da, Allah razı olsun, bir kardeşimi anlattılar da hoşuma gitti; servis şoförü imiş. Yâni servis yapan bir minibüsün şoförü... Çocukları sabah okula götürüyor, akşam okuldan getiriyor. İşte bir şoför ne yapar, düşünün.

“—Trafiğe dikkat eder. Çocukları ezdirmeden, trafik kazasına uğratmadan, dağıtır toplar, toplar dağıtır... Vazifesi bu.”

Hayır. İçeriye giren çocukları okula gidinceye kadar disiplin altında tutuyormuş. Bütün namaz sûrelerini ezberletmiş çocuklara... Demek ki tatlı tatlı, güleç yüzlü, çocuklara etki edebilen bir hacı amca, tonton bir kimse... Otoriter, sevimli, tonton, çocuklara sevdirmiş. Yâni bir yaz tatilinde camiye gidip de öğreneceği bilgileri çocuklara, okula gidip gelinceye kadar öğretivermiş. Servis tabii bayağı sürüyor kırk beş dakika, bir saat kim bilir sürebiliyor servisler. Böyle yapmış.

İşte böyle olması lâzım! Yâni müslüman her yerde İslâm’a faydalı olmalı, müslümanlara faydalı olmalı, aktif olmalı... Aktif çalışkan bir müslüman. Ak sakallı da olsa çalışmalı... Eskiden,

320

gözümüzün önünde sahneler öyle, imajlar öyle, belinde kuşak, ayağında şalvar, bembeyaz sakallı ama tarlada çalışıyor, ağaç dikiyor, bir şeyler yapıyor. Hatta başkalarını da teşvik ediyor, hiç boş durmuyor.

Rahmetli kayınvâlidemin benim için gözümün önünden silinmez bir imajı vardır: Hiç boş durmazdı. O yaşlı hâliyle mutlaka bir şeyle meşgul olurdu. Ya çorap yamayacak, ya yemek hazırlayacak, ya bir şey ayıklayacak, ya evin bir şeyini düzenleyecek... Boş durup oturmayı hiç sevmezdi ve hiç yapmazdı. Eski insanların görgüsü, terbiyesi böyle. Aktif müslüman... Yâni boş durmayan, daima hayır üreten, hayır fabrikası, hayır imalatçısı insanlar olacak müslümanlar, sevgili kardeşlerim! Kötülüğü de engelleyecek, yaptırmayacak. “Bu böyle kötüdür, olmasın!” diyecek.


c. Mü’min Kardeşini Sevindirmek


Nihâyet üçüncü hadis-i şerife geliyorum bugünkü hadis-i şeriflerden. Bu da, uzunca bir hadis-i şerif. İbn-i Ebi’d-Dünyâ rivâyet eylemiş. Çok bu konudaki hadis-i şerifler. Onlardan sadece bir örnek bu, numûne, bir misâl:83


مَا مِنْ مُؤْمِنٍ أَدْخَلَ عَلٰى مُؤْمِنٍ سُرُورًا، إِلاَّ خَلَقَ اللهُ مِنْ ذٰلِكَ السُّرُورِ


مَلَكًا، يَعْبُدُ اللهَ وَيُمَجِّدُهُ وَيُوَحِّدُهُ؛ فَإِذَا صَارَ الْمُؤْمِنُ فِي لَحْدِهِ، أَتَاهُ


السُّرُورُ الَّذِي أَدْخَلَهُ عَلَيْهِ، فَيَقُولُ لَهُ: أَمَا تَعْرِفُنِي؟ فَيَقُولُ: مَنْ أَنْتَ؟


فَيَقُولُ: أَنَا السُّرُورُ الَّذِي أَدْخَلْتَنِي عَلٰى فُلاَنٍ، أَنَا الْيَوْمَ أُونِسُ وَأُلَقِّنُكَ




83 İbn-i Ebi’d-Dünyâ, Kadàü’l-Havâic, c.I, s.97, no:115; Ca’fer ibn-i Muhammed babasından, oda dedesinden.

Kenzü’l-Ummâl, c.VI, s.431, no:16411; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIX, s.242, no:20668.

321

حُجَّتَكَ وَحْشَتَكَ، وَأُثَبِّتُكَ بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ، وَأُشْهِدُ بِكَ مَشْهَدَ اْلقِيَامَةِ،


وَأَشْفَعُ مِنْ رَبِّكَ، وَأُرِيكَ مَنْزِلَكَ مِنَ الْجَنَّةِ (ابن أبي الدنيا في الحوائج

عن جعفر عن أبيه عن جده)


RE. 387/2 (Mâ min mü’minin edhale alâ mü’minin sürûren, illâ haleka’llàhu min zâlike’s-sürûri melekâ, ya’büdu’llàhe ve yümecciduhû ve yüvahhidühû...)

(Mâ min mü’minin) “Hiç bir mü’min yoktur ki” diyor Peygamber Efendimiz, (edhale alâ mü’minin sürûren) “Bir mü’min kardeşinin kalbine sevinç sokmuş, yâni onu sevindirmiş, bir mü’min kardeşini sevindiren hiçbir mü’min yoktur ki, (illâ haleka’llàhu min zâlike’s-sürûru meleken) onun bu sevindirmesinden, mü’min kardeşinin gönlünü hoş edip onun içini memnun etmesinden, mesrur etmesinden dolayı, Allah bu sürurdan, sevinçten bir melek yaratmış olmasın; mutlaka yaratır... Hiç bir mü’min yoktur ki mü’min kardeşinin gönlüne sürur soksun da, Allah orada bir melek yaratmasın; o sürurdan, o sevinçten dolayı bir melek yaratır. (Ya’büdu’llàhe ve yümecciduhû ve yüvahhidühû) O melek, Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne ibadet eder. Onu tesbih eyler, tevhid eyler, yâni ‘Sübhâna’llàh, El-hamdü lillâh’ der. Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin şânını yüceltici, Allah’ın sevdiği güzel zikirlerle zikreder durur, ibadet eder durur.

(Feizâ sàre’l-mü’minü fî lahdihî) “O kardeşini sevindiren mü’min ölüp de kabrine konulduğu zaman...” Tabii hayat fâni, bir gün gelip hepimiz öleceğiz. Allah iman selâmetliği versin... “O iyiliği yapan mü’min, o kardeşini sevindiren mü’min kabrine konulduğu zaman; (etâhü’s-sürûrü’llezî edhalehû aleyhi) o kardeşine verdiği o sevinç, o gönlüne soktuğu o sevinç, o sürur, o adama kabrinde gelir, (Feyekùlü lehû: Emâ ta’rifunî) ‘Sen beni tanıyor musun?’ diye sorar o kabre girmiş olan şahsa...

(Feyekùlü: Men ente?) Tabii tanımıyor. Allah’ın yarattığı o süruru, sevinci, sevinçten hâsıl olan meleği tanımıyor. Bu kabre girmiş olan, hayatında iyiliği yapmış kul, (Men ente?) ‘Kimsin sen?’ diye sorar. (Feyekùlü: Ene sürûrü’llezî edhaltenî alâ fülânin) O da kendini tanıtır: ‘Hani sen dünyada birisine bir iyilik yapmış,

322

kalbini hoş etmiştin, sevindirmiştin ya, onun kalbine bir sevinç, bir sürur sokmuştun ya; işte ben onun kalbine soktuğun sürurum!’ diyecek. (Ene’l-yevme ûnisü vahşeteke) ‘İşte ben bugün geldim, senin yalnızlığında sana arkadaş olmak, seni sevindirmek için; (ve ülakkınüke hücceteke) ve senin hüccetini sana telkin etmek, öğretmek için geldim.’ diyecek.”


Bu ne demek?.. Biliyorsunuz, kabre giren bir insana melekler gelecekler, oturtacaklar. “Otur bakalım!” diyecekler, kabirde oturacak. “Söyle bakalım Rabbin kim, peygamberin kim, dinin ne, kitabın ne, kıblen neresi?..” diye soracaklar bunları. Bunlara cevap verenlerin kabri cennet bahçesi olacak. Bunlara cevap veremeyenlerin kabri cehennem çukuru olacak. Yâni, azab görmeye daha kabirden başlayacak insanlar. (Ülakkinüke hücceteke) dediği işte o...

O melek ona diyor ki: “Ben sana, öteki sorgu meleklerinin sana sorduğu soruların güzel cevaplarını telkin edeceğim, öğreteceğim, sana bildireceğim; (ve üsebbitüke bi-kavli’s-sâbit) tam hak yolda, doğru söz üzere seni sâbit tutacağım, ayağını kaydırtmayacağım. O meleklerin karşısında sapasağlam durmanı, cevapları güzel vermeni sağlayacağım. (Ve üşhidü bike meşhede’l-kıyâmeti) O kıyamette, insanların toplandığı zaman sana şehâdet edeceğim. ‘Bu iyi bir insandı yâ Rabbi, iyilik yapan bir insandı’ diye senin lehine şahit olacağım, şahitlik yapacağım.

(Ve eşfeu min rabbike) Senin için Rabbinden sana şefaat isteyeceğim, ‘Yâ Rabbi bunu afv ü mağfiret eyle, rahmetinde daldır, cennetine sok...’ diye öyle şefaat edeceğini söylüyor. (Ve ürîke menzileke mine’l-cenneh) Ve sana cennetteki yerini göstereceğim. ‘Bak, şu görünen köşk senin cennetteki köşkündür!’ diyeceğim.” diye kabre girmiş olan insana o sürur, o kendisine kabre girenin anlayabileceği bir sûret verilmiş, insan sûretine girmiş olan o sürur böyle diyecek.


Onun için, aziz ve sevgili kardeşlerim, insanları sevindirmeye çalışalım! İnsanları memnun etmeye çalışalım! Gönül almaya çalışalım! Gönül yapmaya çalışalım!.. Kâbe gibi muhteremdir mü’minin gönlü... Gönül yıkmayalım, kimsenin kalbini kırmayalım!.. Hele hele şu cuma gününde bir gayret edin, bu

323

hadis-i şerifi duyduktan sonra; “Ben dinlediğim hadis-i şerifin uygulamasını bugün yapayım!” diye karar verin!.. Birilerini sevindirin! Hasta ziyaret edin, güzel sözler söyleyin! Kabir ziyaret edin! Geçmişlerinizin kabirlerini ziyaret edin, “Allah rahmet eylesin... Makamlarını yüceltsin... Azabı varsa kaldırsın...” diye onlara dualar edin!..

İşte semtinizdeki, civarınızdaki insanlara iyilikler yapın! Görsünler müslümanların ne kadar iyi insanlar olduklarını... Müslümanların ne kadar iyiliksever insanlar olduklarını herkes anlasın... İslâm’ın ne kadar güzel bir din olduğunu müşahhas misallerle, somut misallerle herkes görsün, bilsin, anlasın... Ve Allah-u Teàlâ Hazretleri de, bu meleğin söylediği şeyleri bizlere nasib eylesin... Yâni kabirde tatlı, güzel, nurlu bir arkadaş; kıyamette şefaatçi... Ondan sonra da cenneti gösteren bir kılavuz, yoldaş...

Allah-u Teàlâ Hazretleri, ömrümüzü boşa geçirmemeyi, daima zikirle, şükürle, ibadetle, hayırla, hasenâtla; başkalarını sevindirecek, duasını alacak güzel şeyler yapmakla geçirmeyi nasib eylesin... Hayırlı, verimli, dolgun, olgun, sevaplı, ecirli, uzun ömürler nasib etsin Allah cümlenize... Sevdiklerinizle beraber cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin... İki cihan saadetine nâil eylesin...

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri, Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llàhi ve berekâtühû min berlin!..


27. 10. 1995 - Berlin / ALMANYA

324
20. UZLETİN ÖNEMİ
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0