12. SABAH AKŞAM OKUNACAK DUALAR

13. DUALAR VE FAZÎLETLERİ



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn… Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn, seyyidinâ muhammedin ve âlihî, ve sahbihî ecmaîn… Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn… Emmâ ba’d, fa’lemû eyyühe’l-ihvân, feinne efdale’l-hadîsi kitâbu’llàh, ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve sellem, ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ, ve külle muhdesin bid’ah, ve külle bid’atin dalâleh, ve külle dalâletin fî’n- nâr… Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme ennehû kàl:


مَنْ قَالَ: َاللَّهمَّ أَعِنِّي عَلٰى شُكْرِكَ وَذِكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِك؛ فَقَدِ اجْتَهَدَ


فِي الدُّ عَاءِ (خط، والديلمى عن أبى سعيد)


RE. 434/1 (Men kàle: Allàhümme einnî alâ şükrike ve zikrike ve hüsnü ibâdetik; fekadi’ctehede fi’d-duài) Sadaka rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.


Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin selâmı, rahmeti, bereketi, lütfu, ihsânı, ikrâmı cümlenizin üzerine olsun… Allah bu dünyanın bayramlarına erdirdiği gibi, ahiretinizi de bayramlı eylesin…

Peygamber SAS Hazretlerinin mübarek, inci tanesi misâli, cevher misâli hadis-i şeriflerinden bir avuç, bir demet okumadan önce, evvelen ve hâssaten Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ SAS Hazretleri’nin ruh-u pâkine hediye olsun diye; sonra onun cümle âlinin, ashâbının, etbâının, ahbâbının ruhlarına; ve hassaten Ümmet-i Muhammed’in mürşid ve mürebbîleri olan sâdât ve meşâyıh-ı turuk-u aliyyemizin ve onlara tâbî halifelerinin,

411

müridlerinin, muhiblerinin ruhlarına hediye olsun diye; beldemizde medfun bulunan sahâbe-i kirâmın, evliyâullahın, sàlihlerin, mü’minlerin ruhlarına hediye olsun diye;

Uzaktan yakından şu ilim meclisine, Peygamber SAS Efendimizin hadislerini dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının, ahbaplarının ruhlarına hediye olsun diye;


Bu beldeleri fethetmiş olan fatihlerin, gazilerin, şehidlerin, mücâhidlerin ruhlarına hediye olsun diye; içinde ibadet yapıp toplandığımız şu mescidi binâ etmiş olan İskender Paşa’nın ve bu camiyi bu ana kadar ayakta tutmakta çalışmış olanların, benî, mâlî yardım etmiş olanların kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına

hediye olsun diye;

Okuduğumuz eseri te’lif eylemiş olan Gümüşhaneli Hocamızın ruhuna, bu eserin içindeki hadislerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan râvilerin ve alimlerin ruhlarına hediye olsun diye;

Biz yaşayan Müslümanların da Rabbimizin rızasına uygun ömür sürüp, huzur-u izzetine sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamıza sebep ve vesile olsun diye, buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs- ı Şerîf okuyup öyle başlayalım! …………………………..


a. Güzel Kulluk İçin Dua


Biliyorsunuz birkaç haftadır Ramazan’ın hayrına bereketine, sevabı çok olan dualar geldi karşımıza… Bir iki ders daha bu dualar devam edecek.

Deylemî ve Hatîb-i Bağdâdî kitaplarına yazmış bu hadis-i şerifi.


Şerhte anlatıyor ki Neseî’de, Ebû Dâvud’da, İbn-i Hibban’da, Müstedrek’te, İbn-i Sinnî’de geçmiş:135



135 Ebû Dâvud, Sünen, c.IV, s.318, no:1301; Neseî, Sünen, c.V, s.86, no:1286; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.V, s.244, no:22172; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.I, s.387, no:1226; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.V, s.365, no:2020; Taberânî, Mu’cemü’l- Kebîr, c.XX, s.60, no:110; Hàkim, Müstedrek, c.I, s.407, no:1010; Buhàrî, Edebü’l- Müfred, c.I, s.239, no:690; İbn-i Huzeyme, Sahîh, c.I, s.369, no:751; Taberânî, Dua, c.I, s.208, no:654; Bezzâr, Müsned, c.I, s.409, no:2661; Taberânî, Müsnedü’ş-

412

أن رسولَ اللِ صلَّى اللُ عليه وسلَّم أخَذ بِيَدِ مُعَ اذ ، فَ قَالَ : يَا مُعَ اذُ، وَاللِ


إنِّي لأُحِبُّك! فَقَ الَ مُعَ اذٌ : بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي، وَاللِ إنِّي لأُحِبُّكَ، فَقَالَ: يَ ا


مُعَاذُ، أُوصِيكَ أَلاَّ تَدَعَنَّ فِي دُبُرِ كُلِّ صَ لاَة أَنْ تَقُولَ: َاللَّهمَّ أَعِنِّي عَلٰى


ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَ ادَتِكَ (ن. د. حب. ك. عن معاذ)


Bir gün Muaz ibn-i Cebel RA’ın elini tutmuş Peygamber Efendimiz ve demiş ki:

(Yâ muaz, va’llàhi innî leuhibbüke) “Ey Muaz, vallahi ben seni seviyorum.”

Muaz RA’a öyle demiş, Allah şefaatlerine erdirsin…

(Fekàle muaz) Muaz RA da demiş ki:

(Bi-ebî ente ve ümmî, va’llàhi innî leuhibbüke) “Anam babam senin yoluna feda olsun ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a yemin olsun ki, ben de seni seviyorum!” demiş. Cevabı böyle olmuş Peygamber Efendimiz’e…

(Fekàle) Sonra Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:

(Yâ muaz, ûsîke ellâ tedeanne fî dübüri külli salâtin en yekùle) “Sana nasihatim var ey Muaz, sakın onu bırakma! Her namazın arkasından şu duayı oku!” demiş. Bu duayı tavsiye etmiş.

Bakalım Peygamber Efendimizin sevdiği sahabesine her namazın arkasından oku diye tavsiye ettiği dua ne imiş? Bakalım bildiğimiz dualardan mı:


اَللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلٰى أَدَاءِ شُكْرِكَ وَذِكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَ ادَتِكَ


(Allàhümme einnî alâ edâi şükrike ve zikrike ve hüsni ibâdetik) Dönüp mânâsını söyleyeceğim.


Şâmiyyîn, c.II, s.436, no:1650; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XV, s.25; Muaz ibn- i Cebel RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.II, s.642, no:4970; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XXIII, s.392, no:26281.

413

Bu hadis-i şerifte Ebû Saîd el-Hudrî RA’ın rivayet ettiğine göre Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:136


مَنْ قَالَ: َاللَّهمَّ أَعِنِّي عَلٰى أَدَ اءِ شُكْرِكَ وَذِكْرِكَ وَحُسْنِ عِ بَادَتِكَ؛ فَقَدِ


اجْتَهَدَ فِي الدُّعَ اءِ (خط، والديلمى عن أبى سعيد)


RE. 434/1 (Men kàle: Allàhümme einnî alâ şükrike ve zikrike ve hüsnü ibâdetik; fekadi’ctehede fi’d-duài) (Men kàle) “Her kim ki (Allàhümme einnî alâ şükrike ve zikrike ve hüsnü ibâdetik) diye dua ederse, (fekadi’ctehede fi’d-duài) duada yapılması gereken gayreti tamamen göstermiş demektir. Tamam, duada bir kusur bırakmamış, güzel dua etmiş demektir.”



136 Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdat, c.V, s.157, no:2600; Ebû Saîd el-Hudrî RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.II, s.234, no:3901; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XXI, s.123, no:23122.

414

Muaz Hazretleri’ne de tavsiye etmiş. O halde çare yok, bu duayı ezberleyeceğiz. Kaçırılmaz böyle bir dua… Onun için defterimize yazacağız, dilimizde olacak; namazların arkasından bu duayı edeceğiz.

Ne imiş bu dua:

(Allàhümme) “Ey benim Allah’ım, Rabbim, (einnî) bana yardım eyle!” Hangi hususta? (Alâ edâi şükrike) “Senin şükrünü edâ hususunda bana yardım et yâ Rabbi! Bana güç kuvvet ver, şükrünü yapabileyim.” Başka? (Ve zikrike) Seni anmakta, zikretmekte bana yardım et yâ Rabbi! Seni güzelce zikredebileyim. Eksiksiz, kusursuz, devamlı zikredebileyim! (Ve hüsni ibâdetike) Sana kulluğu güzel yapmak hususunda bana yardım et yâ Rabbi!” Dua şâhâne… Peygamber Efendimiz öğretmiş. Hadis-i şerif olunca, ne kadar methetsek sözümüz eksik kalır. Gelelim şimdi mânâsını açıklamaya…


Hepimizin üzerinde Allah-u Teàlâ Hazretlerinin sayılamayacak kadar çok nimeti vardır.

“—Hocam ben müstesnâ… Ben çok dertli bir insanım, hastayım.” Hastalığın bir tarafa, öbür taraftan yine Allah’ın dünya kadar nimeti vardır üzerinde de sen farkında değilsin! Nimetler elinden alındığı zaman, insan o zaman farkına varır. İçinde yaşarken nimetin kıymetini bilmez.

Şimdi şu mevsimde hiç kimsenin hatırına gelmez ki, bir zaman kış gelecek, sıfırın altında 10 derece, 20 derece soğukta tirtir titreyecek. Bu havaları çok arayacak. Bu bir nimet…

Karnı tok, sırtı pek… Yâni karnı doymuş, sırtında giyinecek elbisesi var. Yemek yemese veya yiyemese, o zaman anlayacak. Veyahut aç açık kalsa o zaman anlayacak.

Sonra el-hamdü lillâh aklı başında… Akıl gitse, kıymeti o zaman anlaşılır. En büyük nimetlerden birisi akıl nimetidir. Sonra gözü görüyor, çok büyük nimet… Bu göz nurunu alıverse Allah, dünyası kapkara kararıverse, o zaman onu anlayacak. Kulağı işitiyor, dili söylüyor.

Bunların hepsini şöyle bir kenara koyalım, Müslüman olması çok büyük nimet… Kâfir olsa, isterse Amerika’ya reisicumhur olsun, isterse yatları olsun, müstakil adaları olsun, mâkâneleri

415

köşkleri olsun, hizmetçileri sarayları olsun, hiç birisi zerre kadar bir değer ifade etmez İslâm nimeti yanında… Neden? İslâm nimeti nimetlerin en büyüğüdür, onun için… Hidayet nimeti en büyük nimet… İsterse hiçbir şeyi olmasın insanın, Müslüman mı, tamam… Ölürse, cennete girecek. Çünkü Peygamber Efendimiz müjde etmiş ki:137


مَنْ قَالَ: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللُ، دَخَلَ الْجَنَّةَ (حب. عن جابر؛ حب. ط. حل. عن أبي ذر؛ ك. عن أبي طلحة؛ طب. ع. حل. عن معاذ)


(Men kàle lâ ilâhe illa’llàh, dehale’l-cenneh) “Her kim ki Lâ ilâhe illa’llàh derse, buna kànî olursa cennete girecek.” Onun için imanın kıymetine baha biçilemez. Onun bahasına denk düşecek bir şey karşılığında verilemez, söylenemez. Şudur, budur. köşktür, paradır, şu kadar elmastır, bu kadar mâlî imkândır, hepsi solda sıfır kalır.

Hidâyet nimetine çok şükür, sıhhat nimetine çok şükür… Verdiği göze kaşa, kulağa, akla, fikre, ilme, irfana, dile çok şükür… Evlâda, çoluğa çocuğa çok şükür… Memleketimizin havasına,



137 İbn-i Hibbân, Sahîh, c.I, s.363, no:151; Câbir ibn-i Abdullah RA’dan. İbn-i Hibbân, Sahîh, c.I, s.392, no:169; Tayâlisî, Müsned, c.I, s.60, no:444; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.VII, s.172; Ebû Zerri’l-Gıfârî RA’dan. Hàkim, Müstedrek, c.IV, s.279, no:7638; Ebû Talha el-Ensàrî RA’dan. Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.XXII, s.313, no:790; Taberânî, Dua, c.I, s.434, no:1477; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.LXVI, s.290; Ebû Şeybe el-Ensârî RA’dan. Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.VII, s.48, no:6348; Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.II, s.328, no:2124; Seleme ibn-i Nuaym el-Eşcaî RA’dan. Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.III, s.205, no:2932; Taberânî, Müsnedü’ş- Şâmiyyîn, c.III, s.214, no:2113; Tahàvî, Müşkilü’l-Âsâr, c.VIII, s.493, no:3369; İbn- i Adiy, Kâmil fi’d-Duafâ, c.VI, s.447, no:1929; Ukaylî, Duafâ, c.IV, s.68, no:1622; Ebü’d-Derdâ RA’dan. Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.XX, s.49, no:82; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.VII, s.34, no:3941; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.VII, s.174; Muaz ibn-i Cebel RA’dan. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.X, s.,397; Ebû Hüreyre RA’dan. Mizzî, el-Fevâid, c.I, s.191, no:445; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XXXXVI, s.436; Enes ibn-i Mâlik RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.61, no:208 ve s.298, no:1425; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XXI, s.172, no:232334 ve c.XXXVIII, s.393, no:41734.

416

suyuna, iklimine çok şükür… Verdiği kırmızılı, allı morlu meyvalara, yeşil yeşil sebzelere, tatlı, ekşi, tuzlu nimetlere çok şükür… Yâni saymamız mümkün değil.

Bu kadar şey aldık, bunların karşılığı ne olacak şimdi?

Bunların karşılığı şükürdür:

“—Çok şükür yâ Rabbi! Bildim ki bunları sen bana verdin, sahibi sensin, lütfundan veriyorsun. Yoksa ben matah bir şey değilim, sağlam bir pabuç da değilim ama yâ Rabbi, sen yine lütfundan, kereminden, ben günah işlediğim halde benim rızkımı kesmiyorsun. Bana nimetleri kesmiyorsun da bana bunları ihsân etmişsin, çok şükür yâ Rabbi! Çok şükür yâ Rabbi!


İşte bu, Allah’tan geldiğini bilmek ve Allah’a karşı teşekkür duygusu ile dolmak, şükran duygusu ile dolmak…

“—Ne mutlu bana yâ Rabbi! Ne nimetlere erdirmişsin yâ Rabbi!.. Ötekisi de yeterdi yâ Rabbi, bir de kat kat bunları da, bunları da verdin yâ Rabbi! Ne kadar cömertsin yâ Rabbi!” diye şükretmek, nimetin artmasına sebep olur.


لَئِنْ شَكَرْتُمْ َلأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ (إبراهيم: 7)


(Lein şekertüm leezîdenneküm ve lein kefertüm inne azâbî leşedîd.) [Eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi arttıracağım; eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.] (İbrâhim, 14/7)

Kullar şükrederse, Allah mutlaka şükrettiği nimeti arttırır. O halde nimetlere şükredin!


Sa’dî merhum, Şirâz’ın büyük àrif şairi, İran’ın en büyük şairlerinden birisi, kitabına başlamış, hamd edecek ama “El-hamdü li’llâh” deyip geçse, halk anlamaz. Anlayacağı tarzda anlatmak için diyor ki:

“—Her bir nefes ki içine çekersin, ömrünü biraz uzatır. Çekemezsen o nefesi, öleceksin. Her bir nefes ki dışarıya verirsin, içini ferahlatır. Çünkü tutsan, patlarsın.” Birisi gelse, üstüne çökse, göğsüne otursa, ağzını kapatsa, tıkasa, patlayacak gibi olur insan… Nefesin dışarı çıkması lâzım! O

417

dışarı çıkınca, insanın içi ferahlar.

O halde, uzun sözün kısası, çok uzaklara gidip düşünmeye lüzum yok: Her nefes alıp verişinde, her soluyuşunda iki tane nimet var: Birisi hayatın uzaması, ötekisi içinin ferahlaması… Her nimete de şükür vaciptir.

O halde her nefeste, dakikada 17 defa nefes alıyoruz:

“—Çok şükür yâ Rabbi! Çok şükür yâ Rabbi! Çok şükür yâ Rabbi!” desen bile, sadece solumak nimetinin şükrünü ödeyemeyeceksin. Mümkün değil… Bunca nimetin karşısında pes demekten başka çaresi kalmaz insanın…

Ama Peygamber Efendimiz duada öğretmiş:

“—Yâ Rabbi, bana sana şükürde yardımcı ol, senin şükrünü eda etmekte bana yardım eyle!” diyor.

İşte bu şükretmenin bir yolu oluyor.


Şükrederken de Allah’tan yardım istiyoruz:

“—Yâ Rabbi, öyle nimetler verdin ki, benim küçücük boyumdan çok büyük… Benim takatimden çok ağır nimetlere şükür vazifesi yüklendi üstüme… Ben bunun altından kalkamam. Sen bana yardım et de şükrümü de senin sâyende yapayım!

Demek ki nimete şükür bile ayrı bir nimet… O bile yine Allah’tan oluyor. O halde, “Yâ Rabbi bana sana şükretmekte yardım eyle… Küfran-ı nimette olmayayım, nankör olmayayım… Verdiklerini görmeyip de sana âsî olanlardan olmayayım…” diye dua edeceğiz. O da mühim bir şey…


Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin hikâyesi çok hoşuma gider. Hocası yaşlı başlı mürşid, oturmuş köşeye… Àrif, kâmil, velî, Allah’ın sevgili kulu… Dervişlerine sormuş:

“—Şükür nedir, söyleyin?” Herkes bir laf söylemiş. Sıra gelmiş delikanlılık çağında olan Cüneyd-i Bağdâdî’ye… Cüneyd de şöyle düşünmüş biraz… Delikanlı ama, zamane delikanlıları gibi futbol peşinde değil… Zihnini çalıştırmış, gönlü ma’mur, içi aydın… Demiş ki:

“—Şükür, Allah’ın nimetlerini yiyip de ona isyan etmemektir.” “—Öğlen yemek yedin mi?” “—Yedim, karnım doydu tıka basa… Börek yedim, çörek yedim. Kebap yedim, tatlı yedim, üstüne kaymak yedim. Meyva yedim,

418

karpuz yedim, karnım doydu.” “—Tamam, şimdi ne yapacaksın?” “—Şimdi gideceğim biraz içki içeceğim, keyif yapacağım, flört edeceğim…” Ne oldu? Allah’ın nimetlerini yiyorsun, Allah’a isyana gidiyorsun! Olmaz.

Cüneyd-i Bağdâdî diyor ki:

“—Asıl şükür, nimetleri yiyip de Allah’a isyan etmemektir.” Hem onun nimetini yiyorsun hem ona karşı geliyorsun. Böyle şey olmaz! Bu küfrân-ı nimettir, nankörlüktür. İnsan o nimeti yiyince, ona ibadet ehli olmalı filân gibi bir mânâ taşıyor.

Hocası çok beğenmiş, sormuş:

“—Sen bu tarifi kimden öğrendin? Nereden buldun?” Çünkü o zamana kadar şükrün bu tarzda bir tarifini duymamış onlar. Bu nasıl tarif? Güzel bir tarif ama, “Nereden öğrendin?” diye hocası sormuş.

O da boynunu bükmüş, yine zarif bir cevap vermiş:

“—Hocam, zât-ı âlînizin meclislerinin bereketinden hasıl oldu.” demiş.

Arif insanlar öyle yükseliyorlar, öyle büyük kimseler oluyorlar. Bu tarif de hatırınızda kalsın!


(Einnî alâ edâi şükrike ve zikrike) “Bir de zikrinde bana yardım et yâ Rabbi!” Zikir ne demek? Zikir, Arapçada anmak, hatırlamak demek. Yâni bir şeyi meselâ düşünüyorsun, düşünüyorsun, “Hah, şimdi aklıma geldi, hatırladım.” diyorsun. Bu zikir… Hatırına gelivermesi… Hatırından çıkmak da nisyan, unutmak… Zikir nisyânın karşılığı, hatırlamak demek.

Allah-u Teàlâ Hazretlerini biz zikredeceğiz. Yâni hatırımızda olacak Allah-u Teàlâ Hazretleri… Yâni aklımızdan çıkmayacak onun bizim Rabbimiz olduğu, bizi gördüğü, bizim her halimize vâkıf olduğu…

Şimdi anlatıyorlar, Suudi Arabistan’da da öyleymiş, bizde de öyleymiş: Gizli kamera koyuyorlarmış. Televizyon kamerası koyuyorlarmış. Kimse görmüyor. Otomatik dondurma makinası var, parayı atacaksın, öbür tarafından o para kadar dondurmayı verecek, otomatik olarak kesilecek, dondurmayı alan şahıs yalaya

419

yalaya gidecek. Yâni başında bekçi, tezgâhtar yok, makine var, parayı attığın zaman, hemen külâhına dondurmayı dolduruyor, alıp gidiyorsun. Öyle makine varmış, belki görmüşsünüzdür.


O makinanın ayarını bozuyorlarmış. Karşısına da bir televizyon kamerası koyuyorlarmış. Bakalım gelen müşteriler ne yapacak diye. Birisi geliyormuş, bir o tarafa, bir bu tarafa bakınıyormuş. Kimsenin görmediğini anlayınca, çocuğunun bebek biberonuna ağzına kadar dondurma dolduruyormuş. Ondan sonra ürkek ürkek etrafa bakınıp gidiyormuş.

Ötekisi geliyor, alıyor… Yine iki tarafa bakınıyor, gidiyor. Haram yiyor. Korkuyor, haram olduğunu biliyor, yanlış iş olduğunu görüyor, iki tarafa bakarak yapıyor bu işi… Ama kimse görmedi diye yapıp gidiyor.

Kimse görmedi sanıyor ama, gizli kamera orada, bütün aleme rezil oluyor. Gizli kameradan onun böyle hırsızlama dondurma çaldığı görünüyor.

Şimdi bu bir dünya işi… Kıh kıh kıh gülüyor televizyonu seyredenler:

“—Bak şuna, nasıl hırsızlama yapıyor. Farkında değil işin de nasıl iki tarafa bakıp dondurmayı çalıyor?”


Gülünecek şey mi? Aslında ağlanacak şey ve çok korkulacak bir şey… Neresi korkulacak şey?

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin kamerası senin üzerinde değil mi? Her zaman her yaptığını görmüyor mu? Her söylediğini bilmiyor mu, duymuyor mu? Duyuyor.

Eyvah, mahvolduk o zaman… Demek ki bütün gizli kabahatlerin hepsi görülüyor. Üstelik hepsi tesbit ediliyor.


إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ (الجاثية:29)


(İnnâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta’lemûn) [Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.] (Câsiye, 45/29)

Ey insanlar, siz ne sanıyordunuz, biz dünyada sizin bütün yaptıklarınızı kaydedip duruyorduk.

“—Nereye kaydediyordun yâ Rabbi?”

420

Sen anlamazsın. Ama anlayacağın bir şey var, şu dünyadaki insanların şu teyplerine bak, sesi nasıl kaydediyorlar? Şu videolarına bak, görüntüyü nasıl kaydediyorlar? Oradan anla benim kudretimi… Benim kulların işlerini nasıl tesbit edeceğimi oradan çıkar.

Demek bizim her şeyimiz, her gizlimiz tesbit ediliyormuş. O zaman ne olacak? O zaman iş gelir gelir, tasavvufa dayanır.

“—Rabbimin beni gördüğünü bilirim, her işimi ona göre yaparım! Hiç kimsenin olmadığı yerde bile Rabbimin hàzır ve nâzır olduğunu bilirim, edepsizliğe sapmam! Yanımda insanlar olsa da olmasa da fark etmez, harama el uzatmam!”


İşte hakiki Müslümanlık bu, hakiki dervişlik bu… Hakiki iman, hakiki zikir bu… Yâni insanın Allah’ı hiç hatırından çıkarmaması ve şuurunun dâimâ canlı, uyanık olması…

“—Hocam, ben unutuveriyorum. Sabahtan niyet ediyorum ki böyle yapayım! Tamam, duydum. Zaten başka kitaplarda da önceden buna benzer şeyler yazılmış, okumuştum. Sabahtan istiyorum da çarşıya gidince akşama aklım başıma geliyor. O çarşının telaşı, gürültüsü, patırtısı arasında ne din, ne iman, ne kanun, ne Kur’an, ne nizam hatırıma geliyor. Akşama, ‘Tüh, keşke öyle yapmasaydım, keşke böyle yapmasaydım!’ diyorum. Böyle gidiyor işim.” Haa, işte insanların istediği halde bazen unutuverdikleri dolayısıyla, akıllarından kaçıvermesi dolayısıyla dinimiz zikrullahı, Allah’ı anmayı tavsiye etmiş: “—Yüz defa Allah’ı an! Yüz defa Lâ ilâhe illa’llah de, yüz defa Sübhàna’llah de!” Ne olacak yüz defa demekten?

Kur’an-ı Kerim emrediyor:


وَاذْكُرْ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (الانسان:٥)


(Ve’zküri’sme rabbike bükreten ve asîlâ) “Sabah akşam Rabbinin ismini söyle!” (İnsan, 76/25) Başka bir ayette de buyuruyor ki:

421

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَ ذِكْرًا كَثِيرًا ذكرًا كثيرًا. وَسَبِّحُوهُ


بُكْرَةً وَأَصِيلاً (الاحزاب:1-2)


(Yâ eyyühe’llezîne âmenü’zküru’llàhe zikren kesîrâ. Ve sebbihûhu bükreten ve asîlâ) “Ey iman edenler, Allah’ı çok çok zikredin! Sabah akşam onu tesbih eyleyin!” (Ahzab, 33/41-42) Bu şudur ki, insan sözünü söylerken söylerken, özüne yerleşir. Taklitle başlar, hakikatine ulaşır insan… Onun için böyle oluyor bu…

Tabii bunu bilen bilir. Erbâbı bilir. Zâten Rabbimiz emretmiş. Onun söylediği şeyin hikmetine aklımız ya erer ya ermez. Ererse, keyfine vararak yapar insan… Ermezse de yaptığı zaman faydasını yine görür.


Demek ki zikir de dinimizin aslından, esasındanmış. Niye bunu birazcık uzatarak açıkladım?

Şu bakımdan açıkladım ki, bu ümmetin önüne düşmek iddiasında olan, size akıl öğretmek iddiasında olan bazı kimseler var, zikri inkâr ediyor. Zikrin mânâsını saptırmağa çalışıyor:

“—Efendim, oturup da şu kadar adet zikretmenin mânâsı yok, maksadı yok, uygun değil!” diye dil uzatıyor, karşı geliyor.

Ama dini kendisi bilmiyor, kendisi yanlış… Güya sizi irşad etmeğe çalışıyor, ama kendisi yanlış yolda… Farkında değil işin… Onun için bunu biraz uzunca izah ettim.

Zikir dinimizin esaslarından bir esastır. Dille zikir de esastır, kalple zikir de esastır. İnsanın hiç unutmama durumuna gelmesi de bir esastır. Ama o yüksek derece… Aşağıdan başlar, öyle gider, öyle hasıl olur. Bunu erbabı bilir, dinimizi iyi bilen alimler bilir. Cahiller uzaktan ileri geri konuşur bilmeden…


“—Yâ Rabbi bana şükrünü edâda yardım eyle, zikrini edâda yardım eyle… (Ve hüsnü ibâdetike) Sana kulluğu güzel yapmakta yardım eyle…” Şimdi hepimizin Allah’a ibadet borcumuz var… Günde beş vakit namaz mı? Oruç mu? Yalnız namaz değil, yalnız oruç değil… Hac

422

mı, zekât mı? Yalnız onlar değil… Ya?.. Ömür boyu, aklın başında olduğu müddetçe Allah’a güzel kulluk etmekle muvazzafsın, vazifelisin. Yâni sadece camide değil, sadece Ramazan’da değil, sadece hacca gittiğin zaman değil, her zaman, her halde Allah’a güzel kulluk etme durumundasın!

Yolda yürürken… Camiden çıktın, evine gidiyorsun; Allah’a güzel kulluk ederek yürü! Dilin zikirde olsun, gözün harama bakmasın, aklın fâsit işlerle meşgul olmasın, başkasının kötülüğünde olmasın!


İşyerinde niyetini doğru dürüst tut, karşındakini aldatma! Alışverişini helâlinden yap, müşterini kandırma! Malın ayıbını saklama… vs. O da ibadet…

Millet sanıyor ki, sadece camide namaz kılmak ibadettir. Onun için, camiden çıktı mı dini unutuyor. Sanıyor ki sadece Ramazan’da mukabele peşinde koşturmak, cami cami dolaşmak ibadettir. Ramazan çıktı mı, o da okun yaydan fırlayıp gittiği gibi, ver elini günahlar, hatalar, isyanlar, haydi yine bırakıp gidiyor.

İbadet anlayışı yanlış… Bugünkü cahil Müslümanların ibadet anlayışı yanlış… İbadeti belli zamanlara mahsus beli hareketler sanıyorlar. Hayır! İbadet ömrü Allah’ın rızasına uygun sürmek… Ömrünü yaşıyorsun, yaşayışını Allah’ın rızasına uygun halde yaşamak… İbadet bu…

Yâni yatarken de insanın ibadet borçları vardır, ticarette de ibadet borçları vardır, sokakta yürürken de borçları vardır. Efendim, arkadaşı ile konuşurken de borçları vardır. Ailevî münasebetlerinde de borçları vardır, vazifeleri vardır.


Dikkat ederseniz, hadis kitaplarını açıp bakarsanız, dinin emirleri sadece camiye mahsus, namaza mahsus değildir. Namaz bahsi vardır ama sadece ona mahsus değildir Ahlâka mahsus emirler vardır, onları da tutarsan o da ibadettir. Efendim, ictimaiyyata dair hadisler vardır, onları da tutarsan ibadettir, tutmazsan günahtır.

İşte İslâm’ın bir ömür sürüş tarzı olduğunu Müslümanın kafasına yerleştirmesi lâzım! Onu anlayamıyorlar.

Onun için Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesine geldiği zaman kadın başına bir yarım yamalak, eğri büğrü örtü iliştiriyor,

423

türbenin karşısında ağlıyor. Ağlıyor, samimi, sahtekâr değil, aldatmaca yapmıyor. Hüngür hüngür ağlıyor, işim bitti sanıyor. Artist de geliyor oraya, gazinocu da geliyor. Eyüp Sultan Hazretleri’nin orada kurban kesti, bitti.

Yanılıyorsun kardeşim, bitmedi. İbadetin bitmesi diye bir şey yok… Sen şu nefesi alıp verdikçe, şu akıl senin başında oldukça, her işinde ibadet veya günah bahis mevzuudur. Allah’a itaat edersen, Allah’ın emrine uygun yaparsan işini, ibadettesin…

Allah’a âsî olursan, emirlerine aykırı hareket edersen, günahtasın!


Millet bunu bilmiyor. Bunu anlatacağız. Siz de anlatın! Anlamadıysanız, siz kendiniz de anlayın: İbadet Ramazan’a mahsus değildir, camiye mahsus değildir, ibadet cumaya mahsus değildir, ibadet hacdan ibaret değildir, ibadet her şeydir. Nasıl her şeydir? Her şeyi yapış tarzındır, yapışındaki niyetindir, zihniyetindir, ömrü sürüş tarzındır.

Onun için bir mü’min, yaşayış tarzı itibariyle bir kâfire benzemez. Müslümanın mantığı başka türlü çalışır. Çünkü ibadet mantığı ile hareket eder. İbadetin asıl mânâsı da zâten Arapçada kulluk demek… Yâni ömrünü kullukta geçireceksin, âsîlikte geçirmeyeceksin. Kullukta geçireceksin, Allah’a itaatte geçireceksin…İbadet odur.


İşte ibadeti, Allah’a kulluğu güzel yapmak lâzım! Herkes bir ömür sürüyor, kimisi sonunda diz dövüyor, saç yoluyor, baş yoluyor. Kimisi bir evlilik yapıyor, sonunda pişman oluyor. Kimisi bir işe giriyor, sonunda pişman oluyor. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Herkes bir tarzda ömür sürüyor. Herkesin bir aklı var, bir mantığa hizmet edip gidiyor.

Herkes bir yol tutturmuş ama ya yanlış, ya doğru… Ya kârlı, ya zararlı… Eğer Allah’ın rızasına uygunsa, kârda… Allah’ın rızasına aykırı ise, ziyanda… İbadet bu… Allah’ın rızasını gözlemek, ömrü Allah’ın emirlerine uygun geçirmek…

“—Yâ Rabbi, senin verdiğin nimetlere şükürde bize yardım et! Seni zikirde bize yardım et! Sana kulluğu güzel yapmakta bize yardım et!” Dua bu, Türkçesi kısacası bu… Mânâsı da benim dilimin döndüğü kadar, size anlatabildiğim kadar budur.

424

Şimdi burada yeni ne öğrenmiş olduk? İbadet anlayışımız tashih olmuş oluyor. İbadet anlayışı çok yanlış yerleşmiş Türkiye’de… Onun için, müezzin efendiler de namazı kıldı mı camiden çıkıyor, kapıyı kapatıyor. Hayır, o da öyle değil. İbadetin sürekli kulluk olduğunu, ömür boyunca devam ettiğini, gençliğe mahsus veya ihtiyarlığa mahsus olmadığını bileceğiz. Camiye, hacca mahsus olmadığını bileceğiz. Her işimizi Allah’ın rızasına uygun yapacağız. Her işimizde diyeceğiz ki:


إِلٰـهِي أَ نْتَ مَقْصُ ودِي، وَرِضَ اكَ مَطْلُوبِي!


(İlâhî ente maksùdî ve ridàke matlûbî) “Yâ Rabbi, maksùdum sensin, hedefim sensin, seni istiyorum; senin rızanı kazanmak amacım!”

“—Yâ Rabbi, maksadım sensin, ben senin rızan peşindeyim! Bana senin rızanın yolunu göster, onu yaptırt; ona aykırı iş yaptırtma! Beni yanlış yollara düşürme!” diye ondan onu isteyeceğiz.

Bu duayı ezberleyin:


اَللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلٰى أَدَاءِ شُكْرِكَ وَذِكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَ ادَتِكَ


(Allàhümme einnî alâ edâi şükrike, ve zikrike, ve hüsni ibâdetik) Her namazın arkasından böyle deyin! Peygamber Efendimizin Muaz Hazretlerine tavsiye ettiği bir güzel dua…

Râmûzü’l-Ehàdîs isimli hadis kitabının 434. sayfasının birinci hadis-i şerifi… Sayfayı yazacağına duayı yazıver, kurtul! (Allàhümme einnî alâ edâi şükrike, ve zikrike, ve hüsni ibâdetik) Diyorum ya size kalemle, defterle gelin diye… Hattâ buraya mahsus değil, daima şuranızda, göğüs cebinizde bir defter bulunsun! Yanında da bir küçük kalem… Hop çekersiniz, elinize alıp yazıverirsiniz.

Dünya ve ahiretin hayırlarını kazanmaya vesile, Efendimizin mübarek fem-i saadetinden dökülmüş inci misâli bir bir dua…

425

b. Günahları Affettiren Bir Dua


Gelelim ikinci hadis-i şerife…

Bu ikinci hadis-i şerifin kaynağı İbnü’n-Neccâr, ravisi Abdullah ibn-i Abbas RA… Peygamber SAS efendimiz buyurmuşlar ki:138


مَنْ قَالَ: لاَ إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ، عَمِلْتُ سُوءًا وَظَلَمْتُ نَفْسِي، فَتُبْ


عَلَيَّ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ؛ غُفِرَتْ ذُنُوبُ هُ وَ لَوْ كَ انَ فَ ارًّا مِنَ الزَّحْفِ

(ابن النجار عن ابن عباس)


RE. 434/2 (Men kàle: Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke, amiltü sûen ve zalemtü nefsî, fetüb aleyye inneke ente’t-tevvâbü’r-rahim; gufiret zünûbühû velev kâne fârren mine’z-zahfi) Mânâsına gelelim:

(Men kàle) “Her kim ki şu duayı yaparsa, (gufiret zünûbühû) günahları afv ü mağfiret olunur; (velev kâne fârren mine’z-zahfi) eğer savaştan firar etmiş bile olsa… Savaştan kaçmış bile olsa, günahları affolunur.” Biliyorsunuz, Peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerinde bazı günahların büyük günah olduğu belirtilmiştir. Kebâir, büyük günahlar… Meselâ, adam öldürmek büyük günahtır. Bir adamın canını alıyorsun, yaşama hakkına son veriyorsun; çok büyük günah… Zinâ büyük günah…

Onun gibi büyük günahlardan bir tanesi de savaştan kaçmaktır. Müslüman savaştan kaçamaz, ayet-i kerimede yasaklanmıştır. Bir iki istisnası vardır, harp hilesi için geri çekilebilir. Ordunun orta kısmı kaçıyormuş gibi yapar. Düşmanın önünden yapmacık olarak kaçar. Düşman da peşine düşer. Yandaki askerler de açılırlar, arkaya doğru ilerlerler. Bu bizim eski dedelerimizin çok yaptıkları bir savaş oyunudur.

Bunlar kaçıyor diye düşman takip ederken, onlar da atlılarla,



138 Kenzü’l-Ummâl, c.II, s.234, no:3902; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XXI, s.171, no:23230.

426

çevik kuvvetlerle düşmanın arkasına dolanırlar, ondan sonra çemberi kapatırlar. Düşman bir döner, bakar ki, kaçış yolu da kapanmış. O açıyormuş gibi yapan Müslümanlar da dönerler geriye, düşmana saldırırlar, düşmanı imha ederler. Böyle bir harp hilesi için geri çekilmek caiz… Firar etmek yok diye ille orada durma mecburiyeti yok… Harp bir oyundur, hiledir, ustalıktır. O ustalığı yaparsın, olur.


Düşman da bazen çevirir Müslümanı…Yakın zamanda Kore’ye giden askerlerimiz Kunuri denilen yerde iken, bir de bakmışlar ki düşman etraflarını çevirivermiş. Amerikalıların hataları sonucu bizim birliğimiz orada yapa yalnız kalıvermiş.

Etrafı sarıldı, ne yapsın? Mü’min… Komutan askeri toplamış, demiş ki:

“—Etrafımız sarılmıştır arkadaşlar, nereden isterseniz düşmana hücum edebilirsiniz. Gayemiz düşmanın çemberini yarmak ve dışarı çıkmaktır.” Mehmetçik, “Yâ Allah, Allah Allah!” demiş, saldırmış… Kunuri Zaferi… Oraların düşmanı bizim gibi er görmemiş ki karşısında… Düşman çevirmiş etraflarını ama, bizimkiler yarmışlar, geçmişler.

427

arihe bir destan daha eklemişler.


Harpte ileri geri gitmek, sarmak sarılmak, yarmak olur; bir… Bir de:


أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَىٰ فِئَة (الأنفال:٦)


(Ev mütehayyizen ilâ fietin) “Veyahut arkadaki bir birliğe iştirak etmek için.” (Enfal, 8/16)

Baktı ki burada mümkün değil, durum zorlaştı. Arkadaki birliğe kadar çekiliyor, onlara katılıyor. Zaruretleri gördü, orada dayanmanın imkânsızlığını anladı. Arkadaki birliğe katılıp, onlarla birlikte bir savaş taktiği geliştirmek için o da olabilir.

Bunun dışında geri çekilmek olmaz, düşmana sırtını dönüp kaçmak olmaz. Taban kaldırmak olmaz! Müslüman çarpışır, çarpışır, “Ne yapayım, benim de ömrüm bu kadarmış. Allah bana şehidlik şerbetini içirecek. İmandan ayırmasın!” der, çarpışır.

Zâten biz mü’min kullarız. Ecel bize, ne zaman için alnımıza yazılmışsa, o zaman gelecek, bu hayat bitecek. Bu hayatta demir atıp ebedî kalmak mümkün değil, nasıl olsa herkes ölecek. Bir zaman gelecek, biz de öleceğiz. Yolunda ol…

Bu şişe kırılacak mâdem, varsın yârin yolunda kırılsın, hak yolda kırılsın! Allah bizi yolunda yürürken, yolundayken, çalışırken, çarpışırken, mü’min-i kâmil olarak ruhunu teslim eden bahtiyarlardan eylesin…


Şimdi bu hadis-i şerifin son kısmındaki bu şey, “Kâfirler çok kuvvetlendiği zaman, o zaman böyle geri çekilme filân olursa, insana bir üzüntü olursa, o gibi durumlardır belki…” diye şerhte bir açıklama var. “Büyük bir günah bile olsa, bu duayı yaptığı zaman, Allah günahlarını mağfiret eder.” buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Hadis-i şerif böyle… Abdullah ibn-i Abbas RA’dan rivayet edilmiş. Gelelim duanın ne olduğuna… Dua şu:


لاَ إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ، عَمِلْتُ سُوءًا وَظَلَمْتُ نَفْسِي، فَتُب عَلَيَّ

428

إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ؛


(Lâ ilâhe illâ ente sübhàneke, amiltü sûen ve zalemtü nefsî, fetüb aleyye inneke ente’t-tevvâbü’r-rahim) İlk başta (Lâ ilâhe illâ ente) “Yâ Rabbi senden gayri mâbud, ilâh yok, tapınılacak bir varlık yok; sen varsın, sadece sana ibadet edilir.” (Sübhàneke) Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim yâ Rabbi! Kâfirler senin için ne yakışıksız sözler söylemişler; iki demişler, üç demişler, oğlu var demişler, karısı var demişler… Yalan yanlış şeyler uydurmuşlar. Yıldıza tapmışlar, öküze tapmışlar, buzağıya tapmışlar. Elleriyle yaptıkları taştan, ağaçtan putlara tapmışlar… Yâ Rabbi, seni tenzih ederim, sen onlardan münezzehsin. Sen o kâfirlerin yarım yamalak akıllarıyla söylediği eğri büğrü sözlerden pâksın. O sıfatlardan üstünsün, seni tenzih ederim yâ Rabbi!

Böylece Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne bağlılığını, saygısını ve ona olan imanını ifade ettikten sonra, (amiltü sûen) “Yâ Rabbi, ben kötülük işledim, kabahat yaptım yâ Rabbi! Yapmamam lâzımdı ama kabahat işledim. (Ve zalemtü nefsî) Böylece cezayı hak ettim, kendi kendime haksızlık ettim yâ Rabbi! Şimdi ben bu kötülüğü yaptığım için sen beni cezalandıracaksın, cehenneme atacaksın. Demek ki ben kendime etmişim. Kendi kendime zulmettim yâ Rabbi! Başka zalime lüzum kalmadı, ben günahı işledim, kendi kendime zulmettim yâ Rabbi!”


(Fetüb aleyye) “Yâ Rabbi, sen bana teveccüh buyur, bana tevbe nasib eyle… Benim tevbemi kabul eyle… (İnneke ente’t-tevvâbü’r- rahim) Çünkü, hiç şüphe yok ki, sen tevbeleri kabul edici, merhameti çok olan Rabsin, tevbeleri kabul edersin.” mânâsına geliyor bu dua…

(Fetüb aleyye) “Bana tevbe ile muamele et!” demek. Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne izafe edilince tâbe fiili alâ ile kullanılır, “Kulunun tevbesini kabul etmek” diye Türkçeye tercüme edilebilir. Veyahut kuluna teveccüh etmek…

Biz tevbe ettiğimiz zaman Allah’a yalvarıyoruz:

429

“—Yâ Rabbi, ben kabahat işledim, günah işledim, beni affet!” diyoruz, o da bize nazar etmiyor.

“—Seni edepsiz, ben sana bunca nimetleri verdim de sen bana karşı günah işledin!” diyor.

Ama biz tevbe etmeye devam edince, o zaman teveccüh ediyor. Yâni affediyor, bize yöneliyor:

“—Pekiyi, haydi bakalım affettim.” diyor.

Allah bu mânâsıyla tevvâbdır, kuluna teveccüh edicidir. Tevbekâr kulunu sever, ona teveccüh eder. Tevbesini kabul eder.


Rahîm; şefkati, merhameti çok demek. Allah-u Teàlâ Hazretleri acıyıcı, merhamet edicidir. Dünya üzerindeki bütün merhametleri toplasan… Anne tavuk civcivini kanatları altında böyle koruyor. Kuş yumurtası üzerinde oturuyor, günlerce onu ısıtıyor, yavrum çıksın diye… Düşünün ki Mevlâ’nın merhameti ne kadar çoktur.

Allah bizi rahmetine erdirsin… Bize lütfuyla, keremiyle muamele eylesin…

Duayı yazanlar için bir kere daha tekrar ediveriyorum:


لاَ إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ، عَمِلْتُ سُوءًا وَظَلَمْتُ نَفْسِي، فَتُب عَلَيَّ


إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ؛


(Lâ ilâhe illâ ente sübhàneke, amiltü sûen ve zalemtü nefsî, fetüb aleyye inneke ente’t-tevvâbü’r-rahim) Şimdi bir şey daha söyleyeyim:

Bu duaları bu hadislerden Mehmed Zâhid Hocamız KS, topladı, bir dua kitabı, Evrad meydana getirdi. Sabahları okuruz onu, haftanın günlerine taksim edilmiştir. Her gün, o güne ait duaları okuruz. Bu dua orada var. Yâni hadislerden toplanmış dualar, Hadisler ve Dualar adı altında neşredildi.

Allah razı olsun… Allah şefaatlerine nâil etsin bizi…


c. Uzatarak Lâ ilâhe illa’llàh Demek


Bu İbnü’n-Neccâr tarafından rivayet edilmiş. Enes ibn-i Mâlik

430

RA râvîsi. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:139


مَنْ قَالَ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللُ وَمَدَّهَا، هُدِمَتْ لَهُ أَرْبَعَةُ آلاَفِ ذَنْب مِنَ الْكَبَائِرِ

الكبائر (ابن النجار عن أنس)


RE. 434/3 (Men kàle: Lâ ilâhe illa’llàhü, ve meddehâ, hüdimet lehû erbeatü âlâfi zenbin mine’l-kebâir) Bu üçüncü hadis-i şerifin mânâsı şu:

(Men kàle) Her kim Lâ ilâhe illa’llàh derse, (ve meddehâ) ama uzatılacak hecelerini uzatarak derse, (hüdimet lehû) yıkılır onun için; (erbeatü âlâfi zenbin mine’l-kebâir) böyle diyen insanın büyük günahlardan dört bin günahı yıkılır, hedmolunur.” Hedmetmek ne demek? Greyderi getiriyor şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Haliç’in kenarını açacağız diye… Koca çelik makinayı getiriyor, önünde koca çelik tablaları var. İçine mazotu koyuyor, pata pata koca makine çalışıyor, binaya bir saldırıyor, güldür güldür katların hepsi yıkılıyor, hedmoluyor.

Böyle diyen insanın dört bin günahı yıkılır.

“—Hay Allah razı olsun Hocam senden…” “—Niye?” “—Ben bir türlü anlamıyordum. Sizin caminize gelip gidiyordum da, siz yatsıdan sonra dua ediyordunuz, sabahtan sonra dua ediyordunuz da, on defa ağır ağır, aheste aheste, uzata uzata Lâ ilâhe illa’llàh diyordunuz. Hah, anladım şimdi…” “—Anla kardeşim, Hocalarımız hadislerden almışlar, biz onları yapıyoruz. Peygamber Efendimiz’in yolundayız biz… Peygamber Efendimiz’in izini sürmeğe çalışıyoruz, hadislerini yaşamağa çalışıyoruz. Yoksa tarikat şeriattan başka bir şey değil ki…”


Şimdi bir kızcağız geldi bana… Bir şeyler konuştuk:

“—Hocam, ben ehl-i tarîkım ama şeriatı da yaşamak istiyorum.” dedi.

Çok güzel bir fikir, tebriğe şâyan bir söz ama, zaten tarikat da



139 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.473, no:5464; Enes ibn-i Mâlik RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.60, no:202.

431

şeriattır. Şeriatın dışında tarikat yoktur. Tarikat dediğimiz şey, şeriatın bu emirlerinin tatbikidir. Ondan başka bir şey değildir.

Şeriatsız tarikat zındıklıktır. İnsan mahvolur gider.


Demek ki, insan böyle uzata uzata Lâ ilâhe illa’llàh derse… Neden uzatıyor? Gürültüye getirmiyor.

Şimdi bazı insanlar var, namaz kılar, tavuğun yerden yem topladığı gibi… Bazı insanlar var, tesbih çeker; sözünü anlayana aşk olsun… Sözüne kulak ver, ne dediğini anlayamazsın. Hızlı hızlı söylüyor.

“—Acelen ne kardeşim, bir yere mi yetişeceksin?” Yok… Böyle bir gürültü, patırtı… Sübhàna’llàh diyecek; Sub sub sub… Tamam.

Niye acele ediyorsun? Harfleri tane tane çıkacak. Mânâsı insanın gönlüne, damla damla böyle iksir gibi damlayacak. O zaman faydası olacak.

Şimdi müezzin efendiler, (Ve hüve’l-aliyyü’l-azîmi zü’l-celâli ve’l- kemâli sübhàna’llàh) diyor umumiyetle camilerde… Siz de (Sübhàna’llàh… Sübhàna’llàh… Sübhàna’llàh…) “Yâ Rabbi, her türlü noksandan pâksın, münezzehsin, yücesin…” diye diye, mânâsını düşüne düşüne tesbih çekeceksiniz, üç tane beş tane çekiyorsunuz. Müezzin, (dâimeni’l-hamdü li’llâh)’a geçiyor. Haydi yetiştireyim diye nefes nefese koşturuyorsunuz, El-hamdü li’llâh’ı bitirmeden Allàhu ekber’e geçiyor. Biraz acele etmemek lâzım! Ağır ağır, tadını çıkarta çıkarta tesbih çekmeli…


Hani insan çayı alıyor, şöyle bir arkasına yaslanıyor.

“—Getirin bakalım benim şiltemi, arkama yastığımı!” diyor, dayanıyor. Tadını çıkarta çıkarta çayını içiyor.

“—Çay güzel olmuş, elinize sağlık…” diyor. “Bunu Hicaz’dan mı getirdiniz, ne de hoş kokuluymuş.” diyor.

Tane tane içiyor çayı…

Tesbihe gelince, sanki arkasından kovalayan var, yakalayacaklar… Sanki bir şey geliyor, yiyecek, içecek… Hızlı hızlı çekiyorlar.

Halbuki ne diyor Peygamber Efendimiz SAS:

(Men kàle) “Her kim Lâ ilâhe illa’llàh derse, (ve meddehâ) ama uzatılacak yerlerini uzata uzata, hakkını vere vere derse…” diyor.

432

Bu hadis o bakımdan bize ders olsun, ibadetlerimizi aceleye getirmeyelim! Namazlarımızı, tesbihlerimizi şöyle özene özene yapalım!

Hani ressam bir fırça vurur, şöyle kenara çekilir, bir bakar.

Hattâ berber… Biraz tıraş eder, şöyle bir geri çekilir, bakar. “Şu tarafı fazla gelmiş.” Hemen orasından biraz alır, sonra biraz geri çekilir, bakar.

Biraz şöyle ibadetlerin tadına vara ibadet edelim inşallah… Secdemizin tadına varalım, rükuumuzun tadına varalım, kalktığımız zaman tadına vararak yapalım!


d. Lâ ilâhe illa’llàhü’l-halîmü’l-kerîm Duası


Dördüncü hadis-i şerif.

Bu hadis-i şerif İbn-i Asâkir’de geçmiş, Zührî’den Mürsel olarak nakledilmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:140


مَنْ قَالَ: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمِ، سُبْحَانَ اللِ رَبُّ السََّماوَاتِ


وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمُ، ثَلاَثَ مَرَّات ؛ كَانَ مِثْلَ مَنْ أَدْرَكَ لَيْ لَةَ الْقَدْرِ

(كر. والدولابى عن الزهرى مرسلاً)


RE. 434/4 (Men kàle: Lâ ilâhe illa’llàhü’l-halîmü’l-kerîm, sübhàna’llàhi rabbi’s-semâvâti’s-seb’i ve rabbi’l-arşi’l-azîm, selâse merrâtin; kâne misle men edreke leylete’l-kadri)

(Men kàle) ‘Her kim şu duayı okursa: (Lâ ilâhe illa’llàhü’l- halîmü’l-kerîm, sübhàna’llàhi rabbi’s-semâvâti’s-seb’î ve rabbi’l- arşi’l-azîm) Ne kadar? (Selâse merrâtin) Üç defa okursa, (kâne mislü men edreke leylete’l-kadri) Kadir Gecesi’ni yakalamış, feyzinden istifade etmiş insan gibi olur.’ Kadir Gecesi’nde mâşâallah vasıtalarda yer bulunmadı, sabahlara kadar İstanbul çalkalandı. Birçok Müslüman beldeleri



140 İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.LXV, s.276; Dûlâbî, el-Künâ ve’l-Esmâ’, c.II, s,409, no:924; Zührî Rh.A’ten. Kenzü’l-Ummâl, c.II, s.226, no:3867; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XXI, s.171, no:23232.

433

çalkalandı. İnsanlar yanlarına yemeklerini aldılar, camilerin avlularına öyle gittiler. Gazeteler resimlerini çekmiş; anneler ellerinde tesbih, üzerlerinde beyaz namaz başörtüleri, melek gibi ibadet ediyorlar. Çocuklar bayılmışlar, çimenlerin üstünde uyuyorlar. Neden?

“—Hocam, Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlı, senin haberin yok mu?” Bin aydan daha hayırlı diye, millet onun peşine koşuyor. Bin aydan hayırlı o geceyi yakalayıp, sevabından istifade edip, bir ömre bedel bir geceyi ihyâ etmek için yapıyorlar.

İyi güzel de, Allah umduklarına nail etsin kardeşlerimizi de, pekiyi Ramazan geçti, neredesiniz şimdi?

“—Hepsi tatilde, memleketlerine gittiler, gelecekler inşallah… Köylerine gittiler, sıla-i rahim yapmaya gittiler. Akrabalarına ziyaret edecekler, gelecekler. Bir iki hafta sonra, veyahut bir ay sonra camiler yine Kadir Gecesi gibi dolar hocam!” İnşâallah… İnşâallah öyle olur.


Şimdi bu hadis-i şerifte diyor ki, Kadir Gecesi’ni ihyâ etmiş gibi olur bu duayı okuyan… Hemen bunu da yazalım:


لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمِ، سُبْحَانَ اللِ رَبُّ السََّماوَاتِ


وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمُ .


(Lâ ilâhe illa’llàhü’l-halîmü’l-kerîm, sübhàna’llàhi rabbi’s- semâvâti’s-seb’i ve rabbi’l-arşi’l-azîm) Mânâsını da açıklayıverelim:

(Lâ ilâhe illa’llàh) “Allah’tan gayri ilâh yok, mâbud yok. Halîm ve Kerîm olan Allah’tan gayri ilâh yok…” Halîm; asabî değil, kızmayan, acele etmeyen, kızdığı zaman patlamayan demek. Âmiyâne tabirle:

“—Filanca sahıs halim selim bir insandır. Kızdıracak bir şey bile söylesen, hemen birden köpürmez, patlamaz. Sakin sakin, düşüne taşına, teennî ile hareket eder.” Kerîm de asil demek, asaletli demek, güzel sıfatlara sahip demek, cömert demek. Gönlü güzel huylarla dolu demek.

434

Allah-u Teàlâ Hazretleri hilim sahibidir. Kullarının günahlarından dolayı kızsa, cezâyı yağdırsa yağdırır. Gökten taş yağdırsa, insanları dünyada ateşlere yaksa yakar. Yakmıyor, çünkü halîmdir.

Ondan sonra kerîmdir, cömerttir, lütfu ihsânı, ikrâmı çoktur. Kullarına lütfediyor. Kâfir, Allah’a âsî, onlara bile neler veriyor, görüyorsunuz. Nerdeyse çatılarını altından yapacak adamlar… Keremi çok…


(Sübhàna’llàhi rabbi’s-semâvâti’s-seb’i ve rabbi’l-arşi’l-azîm) (Sübhàna’llàh) “Allah’ı her çeşit noksandan hakkıyla tenzih ederim!” demek. “Allah’ın her şeye gücü yeter, Allah her şeyi görür, her şeye kàdirdir. Her türlü eksiklikten pâktır. Her türlü olgunluk ve kemâl ile muttasıftır demek. Bu Sübhàna’llàh sözü bu kadar derindir.

(Rabbi’s-semâvâti’s-seb’i) “Allah yedi kat semânın Rabbidir, sahibidir, (ve rabbi’l-arşi’l-azîm) ve o azîm Arş’ın sahibidir. Yedi kat semânın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi olan Allah’ı her türlü noksandan tenzih ederim.” demek.

Semâlar yedi kat… Biz göğe baktığımız zaman, sadece masmavi gökyüzü görüyoruz, geceleyin de yıldızlar görüyoruz; katlarını görmüyoruz.

“—Şu binaya baktığım zaman yedi katını görüyorum, pencerelerinden sayıyorum; tamam 1. kat, 2. kat, 3. kat… Semâda katları görmüyorum.” Görmüyorsun ama, yaratan söylüyor:


الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَات طِبَاقًا (الملك:3)


(Ellezî haleka seb’a semâvâtin tibâkà) [O gökleri yedi kat olarak yarattı.] (Mülk, 67/3) diye Allah-u Teàlâ bildiriyor.

“—Pekiyi, tabakalarını nasıl anlayacağız?” Bir ayet-i kerimede buyruluyor ki:


وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَ صَابِيحَ (المـلـك:٥)

435

(Velekad zeyyenne’s-semâe’d-dünyâ bi-mesâbîha) “Biz yeryüzüne en yakın olan semâyı yıldızlarla donattık.” (Mülk, 67/5)

Şimdi anlaşıldı. Demek ki yıldızların olduğu semâ, birinci semâ, ondan sonrası ikinci semâ, ondan sonrası üçüncü semâ… Dördüncü semâ, beşinci semâ, altıncı semâ, yedinci semâ…

Semâvâttan sonra Kürsü vardır:


وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَْرْضَ (البقرة:٥٥)


(Vesia kürsiyyühü’s-semâvâti ve’l-ard) “Allah’ın Kürsüsü semâları ve arzı kuşatmıştır.” (Bakara, 2/255)

Ondan sonra Arş-ı A’zam vardır, Kürsü’yü kuşatmıştır. Arş-ı A’zam’ın yanında Kürsü, şöyle ufacık bir tane gibi, zerre gibi kalır. Arş da o kadar büyük bir şey…

Bu kâinâtın büyüklüğü bu kadar, semâların da hali bu…

“İşte o Arş-ı Azîm’in ve yedi kat semânın Rabbi olan Allah her türlü noksandan münezzehtir. Halîm ve kerîm olan Allah-u Teàlâ Hazretleri’nden gayri ilâh yoktur.” Bu sözü her kim üç defa söylerse, sanki Kadir Gecesi’ni ihyâ etmiş gibi büyük sevaba nâil olur. Bu çok büyük bir mükâfattır. Bunun mânâsını bile bile, içinize sindire sindire söyleyin!


Adamın birisi, oğlu haylazmış, karşısına almış, nasihat etmiş, uzunca bir konuşmuş:

“—Anladın mı oğlum?” demiş.

Çocuk hiç oralı değilmiş demek ki:

“—Baba, sen konuşurken, sakalın böyle acaip hop hop ediyordu.” Tuu, yazık, 45 dakika konuştu babası, çocuğun aklı sakalda, hiç söz kulağına girmemiş.

İşte sözü bir böyle gelişi güzel söylemek var, bir de mânâsını anlayarak söylemek var… Hani ciğeri yanan bir insanın bir söz söyleyişi vardır, içinden duyan bir insanın yana yakıla bir söyleyişi vardır; bir de hiç alâkasız bir kimsenin söyleyişi vardır.

436

Hani çocuğun birisi gelmiş, anasına demiş ki: “—Babama söyle, beni evlendirsin!” Babasına doğrudan gidemiyor. Anası da gelmiş, babasına:

“—Bizim oğlan evlenmek istiyor.” demiş.

Babası demiş ki:

“—Pekiyi, bir altın kazansın gelsin, o zaman evlendireyim!” demiş.

Çocuk haylaz, nerden kazanacak bir altını?.. Anasına demiş ki:

“—Ana sen cömertsin, iyisin, hoşsun, güzelsin… Sen bana bir altın ver!” demiş.

Anası da dayanamamış onun yalvarmasına:

“—Al evlâdım!” demiş, oğluna bir altın vermiş.

Akşam gitmiş babasına:

“—Baba, işte bir altın kazandım.” demiş. “Beni evlendir!” demek istiyor.

Babası altını almış, pencereden evin önündeki denize fırlatmış. Çocuğu azarlamış:

“—Git, daha senin evlenme çağın gelmedi.” demiş.

Çocuk anlayamamış bir şey…


Biraz zaman geçmiş, çocuk yine gelmiş anasına:

“—Yâhu, babama söyle beni evlendirsin!” demiş.

Anası babasına yine söylemiş. O da yine:

“—Bir altın kazansın öyle…” Çocuk yine anasından altın almış, babasına getirmiş. Babası yine pencereden dışarı atmış. Kovmuş onu:

“—Git, daha senin evlenme çağın gelmedi.” demiş.

Sonunda çocuk demiş ki:

“—Gàliba benim parayı anamdan aldığımı anlıyor. Bâri gideyim de hakikaten bir para kazanayım.” demiş.

Gitmiş, çarşıda pazarda yük taşımış, bin bir zahmetle bir altın para kazanmış ama çok zahmet çekmiş. Getirmiş babasına… Babası altını almış, yine pencereden dışarıya atacağı sırada, oğlan eline yapışmış:

“—Aman baba, gözünü seveyim atma! Ne zahmetlerle kazandım

437

o parayı…” demiş.

Babası:

“—Pekiyi evlâdım, senin şimdi evlenme zamanın geldi.” demiş.

Yâni kendisi kazandığı zaman parayı attırmıyor, kıymetini biliyor. İşte biz de bu duaların mânâsını idrak edesek, mânâsına ere ere söylersek, o Kadir Gecesi’ne ermiş gibi sevabı alırız. Dudaklarımızdan dökülür de gönlümüzden gelmezse, o zaman olmaz.

Gönülden mânâsına intikal ederek söylemeyi Allah nasib eylesin…

Fâtiha-i şerîfe mea’l-besmele!


23. 06. 1995 – İskenderpaşa Camii

438
14. TEHLİL VE TESBİHLER
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0