10. İMANINA ŞAŞILACAK KİMSELER

11. GERÇEK FAKİR



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn... Seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn...

Emmâ ba’dü, fa’lemû eyyühe’l-ihvân... Feinne efdale’l-kitâbi kitâbu’llàh... Ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve sellem... Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ... Ve külle muhdesin bid’ah... Ve külle bid’atin dalâleh.. Ve külle dalâletin ve sàhibehâ fi’n-nâr... Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n- nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme ennehû kàl:


لَيْسَ الْمِسْكِينُ الَّذِي تَرُدُّهُ الأُكْلَةُ وَالأُكْلَتَانِ، وَلٰكِنَّ الْمِسْكِينَ


الَّذِي لَيْسَ لَهُ غِنًى، وَيَسْتَحِيي، وَلاَ يَسْأَلُ النَّاسَ إِلْحَافًا (خ . ن. عن أبي هريرة)


RE. 363/1 (Leyse’l-miskînü’llezî türeddühü’l-ekletü ve’l- ekletâni, ve lâkinne’l-miskîne’llezî leyse lehû gınen, ve yestahyî, ve lâ yes’elü’n-nâse ilhâfâ)

Sadaka rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev kemà kàl.


Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin selâmı, rahmeti, bereketi, lütfu, keremi üzerinize olsun...

Peygamber Efendimiz’in ehàdis-i şerîfesinden müyesser olan bir miktarını, size okuyup izah edeceğiz.

Bu hadis-i şeriflerin okunup izaha geçilmesinden önce, evvelen

ve hàssaten efendimiz Muhammed-i Mustafâ Hazretleri’nin ruh-u pâki için ve sair enbiyâ ve evliyâullahın ruhları için; Peygamber

334

Efendimiz’in âlinin, ashâbının ve etbâının ruhları için; cümle sâdât ve meşâyih-ı turuk-u aliyyemizin ruhları için; bu eserin müellifi hocamız Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhànevî Hazretleri’nin ruhu için; bu eserdeki hadis-i şeriflerin bize kadar gelmesinde emek sarf etmiş olan ulemânın ve râvîlerin ruhları için; hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî Hazretleri’nin ruhu için;

Uzaktan yakından bu hadis-i şerifleri dinlemek üzere şu mescide cem olmuş olan siz kardeşlerimizin de, ahirete irtihâl eylemiş olan cümle yakınlarının ve sevdiklerinin ruhları için; biz yaşayan müslümanların da, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin rızasına uygun ömür sürüp, sonunda huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak çıkmamıza vesile olması için, bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerif okuyalım! Buyurun:

.............................


a. Miskin Kimdir?


Metnini mukaddimede okuduğum hadis-i şerifte Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:102


لَيْسَ الْمِسْكِينُ الَّذِي تَرُدُّهُ الأُكْلَةُ وَالأُكْلَتَانِ، وَلكِنَّ الْمِسْكِينَ


الَّذِي لَيْسَ لَهُ غِنًى، وَيَسْتَحِيي، وَلاَ يَسْأَلُ النَّاسَ إِلْحَافًا (خ . ن. عن أبي هريرة)


RE. 363/1 (Leyse’l-miskînü’llezî türeddühü’l-ekletü ve’l- ekletâni, ve lâkinne’l-miskîne’llezî leyse lehû gınen, ve yestahyî, ve lâ yes’elü’n-nâse ilhâfâ)

Miskin, yâni kendisine hayır görülmesi gereken fakir, yoksul



102 Buhari, Sahih, c.V, s.327, no:1382; Nesei, Sünenü’l-Kübra, c.II, s.45, no:2354; Ebu Hüreyre RA’dan.

Kenzü’l-Ummal, c.VI, s.452, no:16500; Camiü’l-Ehadis, c.XVIII, s.255, no:19342.

335

kimseyi tarif ediyor bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz. Onlara zekât verilir. Asıl böyle miskinin nasıl olması gerektiğini bize bildiriyor.

(Leyse’l-miskînü ellezî türeddühü’l-ekletü ve’l-ekletân) “Miskin denilen, fakir denilen insan, kendisine bir lokma veya iki lokma verilen kimse değildir. Asıl miskin, (ve lâkinne’l-miskîne’llezî leyse lehû gınen) parası pulu olmayan kimsedir asıl miskin, (ve yestahyî) fakat utanır, (ve lâ yes’elü’n-nâse ilhâfâ) insanların yakasına yapışıp da zorla, “Bana bir şey ver yâ, muhtacım!” filan diye de ısrarla istemez, kenarda kalır.

Cahil olanlar, onun iç yüzünü, durumunu bilmeyenler, uzaktan bakanlar onu zengin sanır. Halbuki muhtaçtır, Allah’tan hayâsından, insanlardan utancından, haysiyetinden, temiz, pâk gönüllü olmasından kimseden bir şey istemez, sessiz, sedâsız durur, ihtiyaç içinde kıvranır, yedi sekiz tane çocuğu vardır, kimseye bir şey demez. Veyahut borcu vardır, bir şey demez. Asıl miskin odur.


Genellikle fukarâyı biliriz; Harem’de görüyoruz, çevrede görüyoruz, yanaşıyor: “—Ben hastayım, miskinim, bana biraz para ver. Açım...” diyor. Sen de bir doyumluk bir şey veriyorsun veya bir-iki riyal veriyorsun, beş riyal veriyorsun.

Bazısı da ısrar ediyor. Birisi gidiyor, birisi geliyor. Veya verinceye kadar yanından ayrılmıyor, tekrar tekrar söylüyor... Buna ilhaf derler, “Arsızlıkta ısrar etmek” demek.

Hakiki miskin, öyle insan insan dolaşıp da herkesten birer ikişer, birer ikişer para toplayan değildir. Parası pulu, malı, yiyeceği içeceği yok ama utanıyor ve hayasızlık yapıp da insanlardan bir şey istemiyor. Hakiki miskin odur. Asıl onu bulmak lâzım.


İkinci hadis-i şerifte, bunu biraz daha başka türlü rivayet olarak almış. Yine Ebû Hüreyre RA’dan:103



103 Buhari, Sahih, c.V, s.330, no:1385; Müslim, Sahih, c.V, s.243, no:1722; Nesei, Sünen, c.VIII, s.359, no:2525; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.316,

336

لَيْسَ الْمِسْكِينُ الَّذِي يَطُوفُ عَلَى النَّاسِ، فَتَرُدُّهُ اللُّقْمَةُ وَاللُّقْمَتَانِ،


وَالتَّمْرَةُ وَالتَّمْرَتَانِ، وَلكِنِ الْمِسْكِينُ الَّذِي لاَ يَجِدُ غِنىً يُغْنِيهِ، وَلاَ


يُفْطَنُ لَهُ فَيُتَصَدَّقَ عَلَيْهِ، وَلاَ يَقُومُ فَيَسْأَلَ النَّاسَ (مالك، حم. ق.

د. ن. عن أبي هريرة)


RE. 363/2 (Leyse’l-miskînü ellezî yetùfu ale’n-nâsi) “İnsanları dolaşıp onlardan bir şey isteyen miskin, fakir değildir.” (Fetereddühü’l-lukmatu ve’l-lukmatâni) “Ona bir lokma veya iki lokma veriliyor.” Burada lokma kelimesi kullanıldı, orada ekle kelimesi kullanıldı. (Lakama ve’l-takama) “Ağzıyla hap diye ısırmak” demek. Mesela kaplan avını iltikam eder, yani lokma eder, ağzını açıp ‘hap’ diye ısırıp alır. Buna lokma denir, bir ısırımlık demek. Ekle de bir yiyimlik demek. Birisi ısırımlık, birisi yiyimlik demek oluyor.

Miskin, insanları dolaşıp da kendisine bir lokma veya iki lokma verilen, bir hurma veya iki hurma verilen kimse değildir. Hakiki miskin o değildir. Gerçek miskinlikten de kurtuluyor. Bir lokma, bir lokma, bir lokma, bir temre, bir temre, bir temre; ondan sonra herkesten fazla oluyor. Bir tekerleme vardır Türkçe’de, ne derler:

“—Ananız taş yesin, yarım yarım beş yesin!” derler galiba...

Yani az az yiyince, hepsinden biraz biraz alınca çok oluyor. Aslında o fakirlikten kurtuluyor. İstemeyi meslek edinmiş olduğu için, on kişiyi kandırsa, birer riyal alsa on riyal ediyor, beşer riyal alsa yüz riyal ediyor; yevmiyeyi doğrultuyor. Aslında fakir bile değil; çok istemekle fakirlikten de çıkıyor.



no:8172; İbn-i Hibban, Sahih, c.VIII, s.139, no:3352; Ebu Ya’la, Müsned, c.XI, s.220, no:6337; Taberani, Müsnedü’ş-Şamiyyin, c.IV,s.272, no:3258; İmam Malik, Muvatta’, c.V, s.1351, no:3414; Nesei, Sünenü’l-Kübra, c.II, s.45, no:2353; Ebu Hüreyre RA’dan.

337

(Velâkini’l-miskînü) “Fakat asıl miskin şu kimsedir ki, (ellezî lâ yecidü gınen yuğnîhi) kendisini insanlardan bir şey dilenmekten kurtaracak bir varlığa sahip değil. (Ve lâ yuftenu lehû) Durumundan da fakir olduğu anlaşılmıyor, sezilemiyor. (Feyütesaddeku) Anlaşılsa tasadduk edilecek.” Birisi acıyacak veya bu hakiki fakir diyecek, çıkartacak verecek. Farkına varılmıyor ki kendisine tasadduk edilsin.

(Ve lâ yekùmu) “Kalkmıyor. (Feyes’elü’n-nâsi) İnsanlardan bir şey istemek için kalkıp da dolaşmıyor. İşte asıl acınacak fakir budur, bunu bulmak lazım!” demiş oluyor Peygamber Efendimiz.

İkinci rivayetin meşhur hadis kitaplarının çoğunda olduğu görülüyor. Buharî’de, Müslim’de, Ahmed ibn-i Hanbel’de, Ebû Dâvud’da, Neseî’de. Sıhah-ı Sitte’nin dördünde var, bir de Ahmed ibn-i Hanbel’de var.


Tabii gelen insana bir şey verilir; madem istiyor, verilir. Belki hakikaten haklıdır. “—Seni aldatıyor?” Aldatıyorsa, Allah onun hakkından gelsin.

Ama asıl, farkına varılamayan insanları arayıp bulmak esas

338

olmalı. İslâm cemiyetinin, İslâm milletinin işi bu olmalı ve insan bunu başarmalı. İmamlar, bir caminin cemaatini bilen kimseler bilmeli ki; bu camiye gelenlerden şunlar şunlar fakir veyahut mahallemizden şu şu evlerdeki insanlar gerçekten yoksul...

Bir kere hatırlıyorum, babam Ramazan Bayramı’nda kendisine tebrike gelen bir kimseye çıkartmış biraz para vermiş. Adamın gözleri yaşarmış. Babam diyor ki: “—Yahu ben onun o kadar muhtaç olduğunu tahmin etmemiştim...”


Bir kadıncağız bizim camimize gelirmiş, ihvânımızdanmış, Hocamız’a bağlıymış; hastalanmış. Edirnekapı’da surların bir gediğinde yaşıyormuş. Yani zavallının evi barkı yok; mağara gibi surun bir gediğinde, bir girintisinde, bir kapı eşiği bir yer ayarlamış kendisine, belki tenekelerle kapattı, orada yaşıyormuş. Bir de aklen özürlü çocuğu varmış. Erkek çocuk ama çalışıp da anasına bakacak bir çocuk değil; özürlü, mazeretli, sakat bir çocuk varmış, o da zavallının çocuğuymuş. Bunları bizim Hale Hanımlar Derneği yaptıkları zekât çalışmalarında, hayır çalışmalarında duymuşlar, gitmişler. Bu fukarâcıklara on beş gündür kimse yardım etmemiş. O mahalleli de, hepsi mi fakirdi, farkına mı varmadılar? Hani:


“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyor Peygamber Efendimiz, “mü’min değildir” diyor. Anlayamamışlar; on beş gündür açmış zavallılar... Kadın yatalak hasta, oğlan deli, zavallı... On beş gün orada aç... Onu arkadaşlar evlerine almışlar. Çok acımışlar, çok üzülmüşler. Almışlar, yıkamışlar... Kirlenmiş, çünkü hasta. Yeni elbiseler giydirmişler... Gül gibi sıcacık... Kış günü de, yakacak da yok... Yıkamışlar, yedirmişler, giydirmişler... Bir tehlikesi vardır uzun zaman aç kalan insanların; birden iyi bakmaya da gelmez. Bunu, içeride doktor hanım da var, bilir. Birden bakınca, vücut alışkın olmadığından, fazla gıdalar filan... Birkaç gün sonra kadıncağız ölmüş, vefat etmiş.


Fakat çok üzüldüm, dedim ki;

“—Allah razı olsun ki bulmuşsunuz. Ama temenni ederdik ki o

339

kadıncağız hiç o duruma düşmeseydi.” İşte İslâm cemiyetinin, cemaatinin görevi bu: İstemeyen, kalkmayan, dolaşmayan fakiri bulmak ve o fakire yardımı götürmek. Asıl o, esas o.

Ne insanlar var; çocukları verem oluyor, kan kusuyorlar, mahalle aralarında izbe bodrumlarda yaşıyor, romatizma oluyorlar, bilmediğimiz hastalıklara tutuluyor.

Bizim camide bir oda açtık, bir doktor nöbetçi bırakıyoruz. “Bedava muayene yapılır.” diye de pankartlar astık, oraya gelsinler, muayene olsunlar diye.

Romatizma oluyor, romatizması kalbine vuruyor, ölüm derecesine geliyor; bilmiyor. Ödem oluyor, ödemi şişiyor, vefatı ondan oluyor. Bunları vaktinde bilmek lazım, yardım elini uzatmak lazım.


Bu sabah şu bizim evin ev sahibi doktor geldi. Sudan’a gitmiş, Afganistan’a gitmiş... Öyle şeyler anlattı ki Bilal, ben Müslümanlığımızın nasıl müslümanlık olduğunu kendi kendime sormak zorunda kaldım. O kadar derbederiz ki, İslâm milletleri birbirlerinden o kadar habersiz ki, o kadar yardımsız ki, o kadar başı bozuk ki... Yürekler acısı... Allah bize gayret kuvvet versin. İnşaallah biz düşündüğümüz organizasyonları yapalım da güzel çalışmalar ortaya koyabilelim.


b. Asıl Pehlivan


Üçüncü hadîs-i şerîf, Ebû Hüreyre RA’dan rivayet edilmiş. Bu hadîs-i şerîfi duymuşsunuzdur. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:104


لَيْسَ الشَّدِيدُ الَّذِي يَغْلِبُ النَّاسَ، وَلٰكِنَّ الشَّدِيدُ الَّذِي يَغْلِبُ




104 İshak ibn-i Râhaveyh, Müsned, c.I, s.446, no:516; Deylemî, Müsnedü’l- Firdevs, c.III, s.402, no:5223; Tahàvî, Müşkilü’l-Âsâr, c.IV, s.191, no:1421; Ebû Hüreyre RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.522, no:7715; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.169, no:2140;

Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.248, no:19329.

340

نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ (لعسكري فى الأمثال عن أبي هريرة)


RE. 363/3 (Leyse’ş-şedîdü’llezî yağlibü’n-nâse, ve lâkinne’ş- şedîde’llezî yağlibü nefsehû inde’l-gadab.)

“Kuvvetli insan, pehlivan, güçlü insan, insanlarla tutuştuğu zaman onları yenen değildir. Fakat asıl güçlü insan, kızdığı zaman kendisine hâkim olan, nefsini yenen insandır.”


Peygamber Efendimiz’e birisi geldi, sordu:

“—Bana bir şey tavsiye et, ne tavsiye edersin yâ Rasûlallah?” dedi.

Peygamber Efendimiz:

(Lâ tağdab) “Gazaplanma!” dedi.

“—Bir daha tavsiye et.” dedi.

(Lâ tağdab) “Gazaplanma!” dedi.

“—Bir daha tavsiye et.” (Lâ tağdab) “Gazaplanma!” dedi.

Gazap etmemek, kızmamak çok önemli, güzel bir huy. Sinirlenmeyip sakin olmak, sükûnetle karşılamak güzel bir şey. Herkeste olmuyor; bazıları parlayıveriyor, sinirleniveriyor. Başta ben... Ben çok sinirliyim. Kendime bakıyorum; çok üzülüyorum, çok seviniyorum, çok sinirleniyorum... Tabii yaradılış da değişmez. Bazı insanlar aceleci olur, bazı insanlar yavaş olur, bazı insanlar sinirli olur, bazıları sakin olur. Ama sinirlendiği zaman kendini tutmak; asıl kavî, asıl pehlivan, asıl güçlü insan o.


c. Uzun Yaşamanın Önemi


Dördüncü hadîs-i şerif… Bu hadis-i şerif de, İslâm’da müslüman olarak uzun yaşamanın önemine dair:105




105 Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.I, s.163, no:1401; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.VI, s.209, no:10674; Abd ibn-i Humeyd, Müsned, c.I, s.65, no:104.

Kenzü’l-Ummâl, c.XV, s.665, no:42637; Keşfü’l-Hafâ, c.I, s.371, no:1185; Mecmaü’z-Zevâid, c.X, s.339, no:17554.

341

لَيْسَ أَحَدٌ أَفْضَلَ عِنْدَ اللهِ عَ زَّ وَجَلَّ، مِنْ مُؤْمِنٍ يُعَمَّرُ فِي اْلإِسْلَم؛


لِتَكْبِيرِهِ، وَ تَحْمِيدِهِ، وَ تَسْبِيحِهِ، وَ تَهْلِيلِهِ (حم. وعبدبن حميد

عن طلحة)


RE. 363/4 (Leyse ehadün efdale inda’llàhi azze ve celle, min mü’minin yuammeru fi’l-islâmi; li-tekbîrihî, ve tahmîdihî, ve tesbîhihî, ve tehlîlih.) Bu da Ahmed ibn-i Hanbel’de ve Abd ibn-i Humeyd’de Talha RA’dan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. “Aziz ve celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne, İslâm içinde ömür geçirip de uzun yıllar muammer olmuş bir mü’minden daha faziletli kimse yoktur.” Neden dolayıdır bu? Uzun ömürlü mü’minin Allah indinde çok faziletli olmasının sebebi nedir?

(Li-tekbîrihî) “Bu mü’minin Allàhu ekber demesindendir. (Ve tahmîdihî) El-hamdü li’llâh demesindendir. (Ve tesbîhihî) Sübhàna’llah demesindendir. (Ve tehlîlihî) Lâ ilâhe illa’llah demesindendir.” Zikirlerinden, ibadetlerinden dolayıdır.


Allah’ın indinde en faziletli insan, uzun yıl yaşayan müslüman. Onun için, uzun yaşamayı hedef almak lazım. Uzun yaşamaya gayret etmek lazım. Vücudu uzun yaşayacağım diye kullanmak lazım, hor kullanmamak lazım. Vücudun hakkını vermek lazım. Peygamber SAS Efendimiz Ebü’d-Derdâ RA’a hitaben şöyle buyurdu:106


يَا أَبَا الدَّرْدَاءِإِنَّ لِجَسَدِكَ عَلَيْكَ حَقًّا (حل. عن أبي جحيفة)




106 Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.XXII, s.112, no:285; Beyhakî, Sünenü’l- Kübrâ, c.IV, s.275, no:8128; Dâra Kutnî, Sünen, c.II, s.176, no:20; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XLVII, s.116; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.I, s.188; Ebû Cuhayfe RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.45, no:5403; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XXIII, s.27, no:25480.

342

(Yâ ebe’d-derdâ!) “Ey Ebü’d-Derdâ! (İnne li-cesedike aleyke hakkan) Hiç şüphe yok ki bedeninin, vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Bu hakkı bu vücuduna vermezsen, bu elin, bu ayağın, bu vücudun senden davacı olur.” “—Bana hakkımı vermedin, beni dinlendirmedin, beni uyutmadın, benim gıdamı vermedin!” diye hakkını isteyebilir, davacı olabilir.

Öyle insanlar var ki kumar oynayacağım diye masanın başından kalkmıyor. Öyle insanlar var ki sigara dumanları içinde saatlerini heder ediyor. Öyle insanlar var ki meyhanelerde içkilerle karaciğerini, midesini, bütçesini mahvediyor. Öyle insanlar var ki daha başka yollarla, yerlerde sıhhatini kaybediyor. Bunların hepsi vebaldir.

Vücudun da davacılığı vardır. Her şeyin âhirette hesabı olacak. Her hak sahibi hakkını isteyecek.

“—Boynuzlu koyundan boynuzsuz koyun hakkını alacak.” diye hadîs-i şerîf var.

343

Dedelerimiz bunu atasözü hâline getirmişler, aslı hadîs-i şerîftir. Boynuzlu ötekisini süsünce hak yerde kalmıyor; o boynuzsuzu ötekisinden hakkını alacak.


Onun için, haklara riâyet etmek lazım. Hakkını çiğnememek lazım. Hakkını vermezlik yapmamak lazım. Hak sahibine hakkını vermeli.

Çocuğun anne baba üzerinde hakkı var. Kadının kocası üzerinde hakkı var. Herkes ana babanın çocuk üzerinde hakkı olduğunu biliyor ama çocuğun anne baba üzerinde hakkı olduğunu bilmiyor.

“—Haydi oradan ya, çocuğun da hakkı mı olurmuş!”

Olur işte. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bildiriyor. Zayıfın da hakkı var, kadının da hakkı var, çocuğun da hakkı var, bebeğin de hakkı var. Onun için, her hak sahibinin hakkının ne olduğunu bilip bizim ödememiz gerekiyorsa o hakkı ödememiz lazım. Ödemezsek, o hak sahibi yarın gelip hakkını isteyecek.

Ne zaman isteyecek? Öyle bir gün de isteyecek ki:


يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ . وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ. وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ. لِكُلِّ امْرِئٍ


مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ (عبس:٤٣-٧٣)


(Yevme yefirrü’l-mer’ü min ahîh. Ve ümmihî ve ebîh. Ve sàhibetihî ve benîh. Li-külli’mriin minhüm yevme izin şe’nün yuğnîh.) [O gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, hanımından ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.] (Abese, 80/34-37) Niye bunlar birbirlerinden kaçıyor? Bunlar beraber yaşadılar, birbirlerine hakları geçti, onun için. Birisi ötekisinin hakkını çiğnedi, vermedi. Kardeş ama bastırdı; “Ver onu!” dedi, bilmem ne dedi... Böyle çeşitli şeyler oluyor. O hak sahibi yarın rûz-i mahşerde o hakkı alacak.

Gıybet edilenin gıybet edenin üzerinde hakkı var. İftiraya uğrayanın iftira edenin üzerinde hakkı var. Bunların hepsi haktır, çok önemlidir. İsteyecek.

344

Bu dünyada bilmiyor.


Bana birisi yanaşıyor, geliyor, diyor ki;

“—Selâmün aleyküm hocam. Hakkını helâl et hocam.” Niye? Niye helallik istiyorsun benden? Ne bileyim, öyle beleşten, bedavadan...

“—Aç şu kağıdın altına imza atayım hocam.”

Ne olacak? Üstünde ne yazıyorsun, belli değil. Öyle kolay imza olur mu?

“—Hocam, senin çok aleyhinde konuştuk da, işte maalesef... Bağışla...” “—Tamam, pekiyi. Ama ben sana hakkımı helal edeyim ama senin aldattığın, kandırdığın, şaşırttığın insanlar o şaşkınlıkta devam ederse senin tevben seni kurtarmaz; onların vebali sana boyuna gelecek.” İnsan yanlış bir iş yapmasın; devam eder durur. Tevbe eder, hatasını anlar;

“—Ya hocam, ben seni böyle bilmiyordum, bana seni yanlış anlattılar. Hakkını helal et.” “—Pekiyi, edeyim ama senin şaşırttıkların ne olacak?


Ordudaki namaz ve niyazla ilgili hususta bir yazı yazdım; o yasakları koyanların aleyhinde ve Refah partisi sözcüleriyle paralel, aynı istikamette... Akşam gazetesi bunu çarpıtmış, ters bir şekilde yorumlamış: “—Esad Hoca Refah Partisi’ne çattı.” demiş.

Öyle bir şey yok! Ne niyetimde var, ne yazıda var. Yazı doğru düzgün okunursa orada kimin kastedildiği yazının bütünlüğünden

görülür. Yani bir çarpıtma var, o çarpıtmaya dayalı birisi de kalkmış, bir şeyler konuşmuş. Be adam, bir yazının aslını okusana!

Âyet-i kerîme var, Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا (الحجرات:٦)


(Yâ eyyühe’llezîne âmenû in câeküm fâsıkun bi-nebein fetebeyyenû) “Fasıkın birisi size bir haber getirirse enini, boyunu,

345

kökünü, aslını, astarını araştırın; bakalım doğru mu, yanlış mı?” (Hucurat, 49/6)

Çünkü ara bozmak için fitne fesat veya yalan yanlış bir şeyler olabilir.

Bazen birisine gidiyorsun:

“—Ya sen böyle dedin mi?” “—Tevbe tevbe, demedim hocam! Yok öyle bir şey!” diyor.

“—Sen böyle dedin diyorlar.” Onun adına söz söyleniyor. İşin aslını esasını tahkik etmek lazım.


d. İmanına Şaşılacak Kimseler


Peygamber SAS Hazretleri buyurmuş ki:107


لَيْسَ إِيمَانُ مَنْ رَآنِي بِعَجَبٍ، وَلٰكِنَّ الْ عَجَبَ كُلَّ الْ عَجَبِ لِ قَوْمٍ رَأَوْا


أَوْرَاقًا فيِهَا سَوَادٌ، فَآمَنُوا بِهِ أَوَّلُهُ وَآخِرُهُ (أبو الشيخ عن أنس)


RE. 363/5 (Leyse imânu men raânî bi-acebin, ve lâkinne’l-acebe külle’l-acebi li-kavmin raev evrâkan fîhâ sevâdün, feâmenû bihî evvelehû ve âhirehû.) Enes RA’dan. “—Beni gören kimsenin iman etmesi şaşılacak bir şey değildir.” Tabii iman edecek; Peygamber Efendimiz’i görmüş, onun zamanında yaşamış, elbet iman edecek. Muhammed-i Mustafâ bu; Allah’ın Rasûlü, mucizelerle, ap âşikâr mucizelerle müeyyed, Seyyidü’l-evvelîne ve’l-âhirîn. “Beni gören insanın imanı şaşılacak bir şey değildir. Fakat asıl şaşılacak, tam mânasıyla şaşılacak şudur ki, li-kavmin şu insanlara şaşılır ki, (raev evrâken) kâğıtları gördüler; (fîhâ



107 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs c.III, s.404, no:5231; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XII, s.184, no:34582; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.243, no:19315.

346

sevâdün) üzerindeki yazıları okudular.” Üstüne harfler yazılmış. Sevad, siyahlık demek. “Kağıtların üzerinde karalamalar gördüler, yazılar gördüler. (Feâmenû bihî evvelehû ve âhirehû) Başından sonuna hepsine iman ettiler. Asıl bunların imanı önemli, kıymetli.”


Peygamber Efendimiz zamanında yaşamadılar ama âyetleri gördüler, hadîs-i şerîfleri gördüler, bilgileri gördüler; okudular, öğrendiler, iman ettiler. “İşte asıl kıymetli, şaşılacak iman budur.” buyruluyor.

Arapça’da aceb, şaşmak mânasına geliyor, bir; bir de hayran olmak mânasına geliyor.

(Hel acibte fî hâzâ) “Bu şeyden acebe düştün mü?” Aceb ne demek burada? “Buna hayran oldun mu? Hakikaten çok güzel...” mânasına şeylere de aceb deniliyor.

Bunu “hayran olunacak” diye tercüme etsek daha güzel olur.

“Beni görüp bana iman eden kimseye, onun imanına hayran olmak, hayran olunacak bir şey değil. Fakat asıl tam mânasıyla hayran olunacak şu insanlardır ki; birtakım kâğıtları gördüler, üzerinde karalamalar, yazılar, bilgiler var; onlara başından sonuna kadar inandılar. İşte asıl onların imanlarına hayran olunur.”


Çünkü gayba inanmış oluyorlar.

Tabii biz gayba inanıyoruz ama başından sonuna kadar elhamdülillah imanımız mantık, akıl, ilim, irfan ile kale gibi sağlam. Etraftaki insanları, dünya üzerindeki çeşitli toplulukları görüyoruz, duyuyoruz; nelere inanıyorlar...

Hindistan’da kobra yılanına tapınan var. Türkiye’de şeytana tapınan var.

Şeytana tapınanları duydun mu? Şeytana tapınan var!

Hani şeytana uyup da günah işlediği için, “Bu şeytana tapınıyor.” demek ayrı... Mesela parayı çok seviyor da paraya tapınıyor diyoruz. Öyle değil, şeytana tapınanlar var!

Niye tapınıyorsun?

“—Korkunç bir mahlûk, şerrinden korunmak için tapınıyoruz.” diyorlar.

Türkiye’de bu inançta olanlar var.

347

Horoza tapınanlar var. Ta Etililer’den kalmış inançlar...


Daha daha nelere tapınanlar var; taşlara, ağaçlara, söylemekten haya edeceğim şeylere tapınanlar var.

İlâhî dinler var, peygamberler gelmiş, bilgiler getirmiş; o peygamberlerin kavimlerinin bugünkü inançlarına bakıyoruz; al hıristiyanları, al yahudileri, al şunları, al bunları; onlarda da bir şey yok!

Acaba İslâm’ın güzelliği, ben müslüman doğdum da kendim müslüman olduğum için mi bana güzel geliyor?

Hayır! Adam hıristiyan doğup, hıristiyan kültürüyle yetişip dinleri inceleyip müslüman oluyor. Demek ki İslâm’ın kendisi güzel! Yahudi olarak doğuyor, sonra üniversiteye gidiyor, inançsızlığa düşüyor, felsefe okuyor, çeşitli inançları inceliyor, sonra müslüman oluyor. Adam diplomat, çeşitli ülkelerde geziyor, çeşitli kavimlerin inançlarını görüyor, bakıyor; “Allah Allah, Budistler böyle ibadet ediyor. Brahmanlar Ganj nehrinin pis çamurlu sularına giriyor, öyle ibadet ediyor...” İşte şöyle böyle müslüman oluyor.

Adam modern tahsil görmüş, filozof sıfatını kazanmış, sosyalist filozof olmuş, mütefekkir adam müslüman oluyor. Önemli bu. Papaz; inceliyor, araştırıyor, müslüman oluyor. Çok önemli! Çünkü bu tarafgir bir adamdı, taraf tutan bir adamdı, onun müslüman olması çok önemli!


e. Cinlere Tesir Eden Ayetler


Enes RA’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber SAS Efendimiz şöyle buyurmuş:


لَيْسَ شَيْءٌ أَشَدُّ عَلٰى مَرَدَةِ الْ جِنِّ مِنْ هٰؤُلاَءِ اْلآيَ اتِ فِي سُورَة ِالْبَقَرَةِ:


وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ، اَلآيَتَيْن (البقرة:٣٦١-٤٦١) (الديلمى عن أنس)


RE. 363/6 (Leyse şey’ün eşeddü alâ meredeti’l-cinni min hâulâi’l-âyâti fî sûreti’l-bakarati: Ve ilâhüküm ilâhün vâhid) “Cinlerin azgınlarına Bakara Sûresi’ndeki şu âyetlerinden

348

(Bakara, 2/163-164) daha şiddetli tesir eden başka bir şey olamaz:


وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَانُ الرَّحِيمُ (البقرة:٣٦١)


(Ve ilâhüküm ilâhün vâhidun lâ ilâhe illâ hüve’r-rahmânü’r- rahîm.) [İlâhınız bir tek Allah’tır. Ondan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.] (Bakara. 2/163)


إِن فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَْرْضِ وَاخْتِلَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي


تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنزَلَ اللهَُّ مِنْ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ


فَأَحْيَا بِهِ الأَْرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ


وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالأَْرْضِ لآَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

(البقرة:٤٦١)


[Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan birçok deliller vardır.] (Bakara. 2/164)


f. Mü’minin Kokusu


Bu hadis-i şerif Enes RA’dan. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:108




108 Kenzü’l-Ummal, c.I, s.165, no:826; Camiü’l-Ehadis; c.XVIII, s.264, no:19364.

349

لَيْسَ شَيْءٌ أَطْيَبُ مِن رِيحِ الْ مُؤْمِنِ، وَ إِنَّ رِيحَهُ لِيُوجَدُ بِاْ لآفَاقِ،


وَرِيحَهُ عَمَلُ هُ وَ الثَّنَ اءُ عَ لَيهِ (أبو نعيم عن أنس)


RE. 363/7 (Leyse şey’ün atyabu min rîhi’l-mü’mini, ve inne rîhahû leyûcedü bi’l-âfâki, ve rîhuhû amelühû ve’s-senâu aleyhi) “Mü’minin hoş kokusundan daha güzel, daha latif bir koku yoktur. Ve mü’minin kokusu âfaktan, ta uzak yerlerden, ufuklardan duyulur.” (Ve rîhuhu amelühû) “Mü’minin kokusu icraatıdır, yaptıkları ibadetleridir, taatleridir.” (Ve’s-senâu aleyhi) Aleyhi, onun üzerine demek. Ve’s-senâ’ da övmek demek. (Ve’s-senâu aleyhi) “Onun üzerine övmesi.” Neyin üzerine övmesi?

Allah-u âlem, Allah-u Teâlâ Hazretlerine olan, deminki hadîs-i şerîfte geçtiği gibi; tesbih, tahmid, tekbir, tehlil vesaire ile, o güzel şeylerle kulluğunu ifade etmesi. İşte kokusu onlar.

Burada, hadîs-i şerîfte mü’minin kokusu olduğu bildiriliyor ve bu kokunun ufuklardan duyulduğu, gözün görebildiği en uzak noktalardan bile duyulabildiği bildiriliyor. Bazı büyüklerimizin hayatlarındaki kendilerinin karşılaştıkları olaylardan biliyoruz; bu kokuyu bazı insanlar bazı kereler duyuyorlar. Mesela bir koku duyuyor, yanındakine diyor ki:

“—Yâ ben bir koku duydum, sen duyuyor musun?” “—Yok...” “—Ya çok güzel bir koku...” Mübarek bir meclise mesela evliyâullahtan birisi geliyor, onun ruhâniyeti bir koku yapıyor; ama kabiliyeti ve o andaki durumu müsait olan bazı insanlar duyuyor.


İhvanımızdan birisi [Prof. DR. Osman Çataklı] böyle bir hadis okunduğu zaman, “Mü’minin kokusu duyulur, evliyâullahın kokusu daha güzel duyulur...” diye, Hocamız için demiş ki: “—Hocam, bu şeyleri okuyorsunuz, o zaman sizin de kokunuzunn duyulması lazım!”

Bir zaman sonra sabah namazında camide bekliyormuş.

Hocamız sabah camiye girerken muazzam bir koku duymuş.

350

Hatta Hocamız dönmüş ona, şöyle bir bakmış yürümüş. “Sen koku mu istiyordun, işte kokla...” gibilerden... Kendisi böyle anlatıyor; kendisinin hâlet-i rûhiyesi ile beraber böyle anlatıyor.


Mesela bir türbeyi ziyaret ediyorsun. Türbeyi on kişi ziyaret ediyor. Bir tanesi diyor ki;

“—Yâ içeride çok muhteşem, çok muazzam, çok latif, çok güzel bir koku duydum. Siz duydunuz mu?” Ötekiler diyorlar ki;

“—Biz öyle bir şey fark etmedik.” Kimisine o ruhâniyetle irtibat nasib olduğu için, o şeyi hissediyor.


g. Dilin Azab Görmesi


Peygamber SAS Efendimiz, Enes RA’ın rivâyet ettiği bir hadis- i şerifinde şöyle buyurmuşlar:109


لَيْسَ شَيْءٌ مِنَ الْجَوَارِحِ يُ عَذِّبُ أَشَدَّ مِنَ اللِّسَانِ ، يَ قُولُ اللِّسَانُ:


يَا رَبِّ، عَذَّبْتَنِي بِعَذَابٍ لاَ يُعَذَّبُ بِهِ الْجَسَدُ، قال : خَ رَجَتْ


مِنْكَ كَلِمَةٌ بَلَغَتِ الْمَشْرِقَ وَالْ مَغْرِبَ فَسُفِكَ بِهَا الدِّمَاءُ . وَ عِزَّتِي


لأُعَذِّبَنَّكَ عَذَابًا، لاَ أُ عَذِّبُهُ شَيْئًا مِنَ الْجَوَارِحِ (حل . عن

أنس؛ الديلمي عن معاذ)


RE. 363/8 (Leyse şey’ün mine’l-cevârihi yuazzebü eşedde mine’l- lisâni. Yekùlü’l-lisânu: Yâ rabbi azzebtenî bi-azâbin lâ yuazzebü bihi’l-cesedü. Kâle: Harecet minke kelimetün belağati’l-meşrıka



109 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.385, no:5176; Muaz ibn-i Cebel RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.1004, no:7896; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.268, no:19373.

351

ve’l-mağribe fesüfike bihe’d-dimâu. Ve izzetî leüazzibenneke azâben lâ üazzibuhû şey’en mine’l-cevârih) “İnsanın organlarından, uzuvlarından, âzâlarından, dilden daha şiddetli bir şekilde azaplanan hiçbir âzâ yoktur. En şiddetli azabı dil görecek. Ve bunun üzerine dil, lisan, diyecek ki:

‘—Yâ Rabbi! Beni öyle bir azapla azaplandırıyorsun ki, cesedin başka bir âzâsını hiç azaplandırmadığın özel ve şiddetli bir azapla azaplandırıyorsun.’ Allah-u Teàlâ Hazretleri ona buyuracak ki:

‘—Senden öyle bir söz çıktı ki maşrıkı mağribi tuttu, doğuya batıya yayıldı ve o sözden dolayı kanlar döküldü, insanlar birbirleriyle çatışmaya girdi. Onun için, seni âzâlardan hiçbirini

azaplandırmadığım bir şekilde azaplandıracağım.’ diyecek.” diyor Peygamber Efendimiz, Enes RA’ın rivayet ettiğine göre.


Buradan anladığımız; dilin vebali çok büyük ve dilden çıkan yalan yanlış sözlerden dolayı fitne fesat, musibet çok yayılıyor, çok zararlar oluyor. Bir komutanın yanlış bir emri değil midir, “Atın şu atom bombasını!” demesi, o binlerce insanın ölmesi? Bir ağızdan çıkan bir söz değil midir, bir harbi başlatan?

Yunus Emre’nin sözü çok güzel, Allah rahmet eylesin:


Söz ola, kese savaşı, Söz ola, kestire başı. Söz ola, ağulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz.


Söz olur, savaşı keser; söz olur, başı kestirir; söz olur, zehir zemberek, tatsız tuzsuz bir aşı yağ ile bal eder.

Karı koca mutludur, fakirdir, kuru ekmekleri vardır, ortada tatsız tuzsuz bir yemekleri vardır ama mü’minlerdir, birbirlerine bağlılıkları tamamdır, Allah’a tevekkülleri tamamdır, “Hanım aldırma, ziyanı yok.” der veya hanım beyine der ki:

“—Efendi üzülme, helal lokma yiyoruz ya, haram yesek daha fena, cehennemde azabı olacak... Eh, haydi yiyelim, mühim olan şu vücudun ihtiyacının karşılanmasıdır.”

Yağ ile bal ediyor işte; sofrada huzur içinde yemeği yiyorlar, bitiyor.

352

Veyahut insan bir laf söylüyor, savaşı kesiyor:

“—Teslim!” diyorsun, savaş bitiyor.

“—Time out!” diyorsun, oyun duruyor. Bir söz işte...


Söz ola, kese savaşı. Söz ola, kestire başı… Tabii olmadık bir söz söyleyince de insanın kafası gider.

Ama Yunus Emre öyle dememiş, sonradan halk onu öyle çevirmiş. Yunus’un sözü şöyle:


Söz ola, kese savaşı. Söz ola, bitire başı.


Başı bitirmek demek: Baş, eski Türkçede yara demek. Bitirmek

de yarayı iyi etmek demek. Yani, “Söz olur, savaşı keser. Söz olur, yarayı iyi eder, gönül yarasını tedavi eder.” demek. Ama Türkçe’nin o eski kelimelerini bilmediği için birisi:

“—Ya bu baş bitmek ne demek, olsa olsa kestire başıdır.” diye uydurmuş.

Doğrusu: Söz ola, bitire başı…


Pekiyi ne yapmak lazım, dille çok günaha giriliyor?

Dili dikkatli kullanmak lazım. En iyi çare sükûttur. Çünkü sen konuşmadığın zaman emniyette oluyorsun, konuştuğun zaman tehlike beliriyor. Onun için, “Sükut ibadettir.” buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Birçok kimse sükutun ibadet olduğunu bilmez. Bir yerde biraz otursa, herkes sussa birisi ille ortaya bir laf atar.

“—Neden?” Konuşulmuyor diye sıkılır. Halbuki sükût ibadettir. Onun için, evliyâullahın, eski büyüklerimizin, meşâyihin huzurunda gelirlermiş, otururlarmış, herkes başını eğermiş. İbadet de ondan. Hoca efendi istese kendisi konuşur. Otururlarmış, öyle feyz alırlarmış. Şimdi millet sükûta o kadar yabancı ki biraz sükût oldu mu sıkılıyor, hemen havadan sudan bir konu açıyor; “Yahu bugün hava biraz yağmurlu...” E ne olacak, yağmurlu olsun, güneşli olsun... Şimdi konuşulacak şey mi? Meteoroloji mi burası, meteoroloji dairesi mi? Veyahut olmadık başka bir konu... Sükût

353

bozulsun diye. Sanıyor ki sükût kusurlu. Halbuki sükût ibadettir.

Dilini tutmak önemli; bu bir.


İkincisi; dili zikrullahla meşgul etmek lâzım. Eline tesbih alırsın; bin tane çekersin, beş bin tane çekersin, Allah dersin, Lâ ilâhe illa’llàh dersin, Sübhàna’llàh dersin, Allàhu ekber dersin, Peygamber Efendimiz’in tavsiye ettiği nice zikirler var. Dolu bardağın içine bir şey konulmaz. Dil bir şeyle meşgulken başka bir meşguliyet gelmediğinden, sen onu hayırla meşgul ettiğin için şerli bir duruma düşmekten kurtarmış olursun.

Başka bir çare; ilim öğretmektir, hadis okumaktır, Kur’an okumaktır, ayet okumaktır... Bazıları susmayı öğrenmek için, hoca efendiler baklaya okuyup üflerlermiş, ağzına baklayı alırmış. Sebebi; baklanın dış kabuğu kalındır, kolay kolay ıslanmaz, uzun zaman ağızda durur. Onun için, biraz bir şey konuşacakken bakla ağzında olduğu için hatırına geliyor, tam konuşacak, takur tukur bakla var; “Ha, ben konuşmayacaktım...” diyor konuşmalarını süzüyor. Neyi konuşacağını, neyi konuşmayacağını düşünüyor. Onun için, “Çıkar ağzından baklayı.” sözü vardır. Çıkart da konuş... Çare bunlar. Ya hayır söyleyecek, ya susacak.


h. Her Gün İnsana Seslenir


Dokuzuncu hadis-i şerif:110


لَيْسَ مِنْ يَوْمٍ يأتي عَلَى ابْنِ آدَمَ إِلاَّ يُنَادِي فِيهِ : يَا ابْنَ آدَمَ، أَنَا


خَلْقٌ جَدِيدٌ، وَأَنَا عَلَ يْكَ غَدً ا شَهِيدٌ، فَاعْمَ لْ خَيْرًا فِيَّ أَ شْهَدْ لَكَ


غَدًا، وَ إِ نِّى لَوْ قَدْ مَضَيْتُ لَ نْ تَرَانِي أَبَدًا. وَ يَقُولُ اللَّ يْلُ مِ ثْلَ ذٰلِكَ



110 Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, c.II, s.303; Deylemi, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.382, no:5162; Ma’kıl ibn-i Yesar RA’dan.

Kenzü’l-Ummal, c.XV, s.796, no:43161; Camiü’l-Ehadis, c.XVIII, s.316, no:19515.

354

(أبو القاسم حمزة بن يوسف السهمي في كتاب آداب الدين، و الرافعي عن معقل بن يسار)


RE. 363/9 (Leyse min yevmin ye’tî ale’bni âdeme illâ yunâdâ fîhi: Yebne âdem, ene halkun cedîdün, ve ene aleyke gaden şehîdün, fa’mel hayran fîyye eşhed leke gaden, ve innî lev kad madaytu len terânî ebeden. Ve yekùlu’l-leylu misle zâlike.) Ma’kıl ibn-i Yesar RA’dan. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

“Âdemoğlunun üzerine gelen hiçbir yeni gün yoktur ki o, insana şöyle seslenmiş olmasın...” Her gün güneş doğup da gün başladığı zaman şu şeyleri seslenir, bağırır, nida eder, söyler. Kime söyler? Âdemoğullarına, yani sizlere, bizlere ve bütün insanlara her gün güneş doğduğu zaman, yeni bir gün, yeni bir gündüz başladığı zaman şu sözlerle hepsi nida eder.

Bize her gün ne der: (Yebne âdem.) “Ey Âdem AS’ın oğlu...” Biz Hz. Âdem’den türediğimiz için Âdemoğluyuz, benî Âdemiz.

“—Ey Âdemoğlu! (Ene halkun cedîdün) Ben yeni bir mahlûkum, Allah beni yeni yaratıyor. Ben yeni bir yaratığım. Zaman olarak ben yeni bir yaratığım. (Ve ene aleyke gaden şehîdün) Yarın ben senin aleyhine şahit olacağım!” İçinde yaşadığımız gün, zaman ve mekân bizim aleyhimize yarın mahkeme-i kübrâda şahitlik yapacak.


(Fa’mel hayren fîyye) “Benim zamanım içinde, zamanım zarfında, bugün zarfında sen hayır işle! (Eşhed leke gaden) Ben de yarın senin hayır işlediğine şahitlik edeyim. Günah işleme de aleyhinde şahit olmayayım. (Ve innî lev kad madaytu len terânî ebeden) Ben geçip gittikten sonra beni bir daha göremeyeceksin.” Bir geldim, gidiyorum, bir daha beni göremeyeceksin. Ama âhirette şahit. Kaç gün yaşamışsa insan, her gün insan için âhirette şahit. (Ve yekùlü’l-leylü misle zâlike) “Gece de böyle seslenir.” Güneş battığı zaman, gece geldiği zaman, o da: “—Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir yaratığım. Yarın mahkeme-i kübrâda senin hakkında şahitlik yapacağım. Benim içimde hayır

355

işle de ben de sana hayır işlediğine dair şahitlik yapayım. Ben geçip gittikten sonra bir daha beni asla görmeyeceksin.” der.


Gece de der, gündüz de der. O halde yirmi dört saatte zaman olarak bizim iki tane şahidimiz var; birisi gündüz, birisi gece.

Yaptıklarımıza bunlar şahitlik edecek. Diyecek ki:

“—İşte benim içimde şu saatte namaz kıldı. Peygamber Efendimiz’in mescidine gitti, cemaatle namaz kıldı. Üçüncü rekâta yetişti.” Veya; “Yürüdü, namaz kıldı.” diyecek. Veyahut; “Uyudu, sabah namazına kalkmadı.” diyecek. Veyahut; “Yalan yere yemin etti. Ticaret yaparken ‘Vallahi idare etmez!’ dedi, halbuki idare ederdi. “Veyahut; “Birisine kötülük yaptı, onu üzdü, ağlattı...” filan diyecek, böyle şahitlik edecek.


Yarın insana kimler şahitlik edecek?

Bir; bu hadîs-i şerîfteki zaman gece, gündüz şahitlik edecek.

İki; omuzlarındaki iki melek şahitlik edecek. Melakâni âdilâni şâhidân. “Bunlar adaletli iki şahit. Hem de yazıyorlar, bunların tespitleri yazılı; defter-i a’mâlimize cızır cızır yazıyorlar. Melekler şahitlik edecek.

Başka? Âzâlarımız bizim aleyhimize şahitlik edecek. Derilerimiz, gözlerimiz, kulaklarımız, dillerimiz, ellerimiz, ayaklarımız kendi aleyhimize, kendi varlığımız aleyhine şahitlik edecek.

Kur’ân-ı Kerîm’de âyetler var. Kendi varlığımız onlara:


لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا (فصلت:١٢)


(Lime şehidtüm aleynâ?) “Neden bizim aleyhimize şahitlik yaptınız şimdi?” (Fussilet, 41/21)


قَالُوا أَنطَقَنَا اللهَُّ الَّذِي أَنطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (فصلت:١٢)


(Kàlû entakana’llàhü’llezî entaka külle şey’) “Her şeyi konuşturmağa kàdir olan Allah, bizi konuşturttu.” (Fussilet,

356

41/21) Konuşmamak elimizde değil. “—Konuş!” deyince tıkır tıkır konuşacağız. Teybe basınca sesin çıktığı gibi... Çare yok.

Sonra kim şahitlik edecek? Bikâu’l-arz. O işin işlendiği mekân, o da şahitlik edecek. Ağaç diyecek ki: “—Yâ Rabbi! Evet, benim altımda, gölgemde bu herif çaldığı koyunu kesti, etini torbaya doldurdu, götürdü.”

Ağaç şahitlik edecek. Toprak şahitlik edecek. Mağara şahitlik edecek... Neyse, neresiyse... Gazino şahitlik edecek. Sahil şahitlik edecek: “—Evet, buraya benim üstüme masayı kurdular yâ Rabbi, sofrayı hazırladılar, içki şişelerini dizdiler, lıkır lıkır içtiler.” diyecek.

Mekânlar, zamanlar, âzâlar, melekler şahitlik edecek...

Âzâlara unutturur, bikâu’l-arz’a, mekânlara, arzın o işin işlediğini bölgelerine unutturur. Allah aşk ile, sıdk ile tevbe etti mi bütün delilleri yok ediyor, hepsini siliyor. O da müjde tabii...

Allah bizi hakiki tevbe edenlerden eylesin. Şimdiye kadar ne ettiysek ettik, bundan sonra cümlemizi güzel kulluk yapmaya muvaffak eylesin.


i. Dünya ve Ahiret Dengesi


Onuncu hadis-i şerif:111


لَيْسَ بِخَيْرِكُمْ مَنْ تَرَكَ دُنْيَاهُ لآخِرَتِهِ، وَلاَ آخِرَتَهُ لِدُنْيَاهُ حَتَّى


يُصِيبَ مِنْهُمَا جَمِيعًا، فَإِنَّ الدُّنْيَا بَلَغٌ إِلَى الآخِرَةِ وَلاَ تَكُونُوا


كَلًّ عَلَى النَّاسِ (الديلمى، كر. عن أنس)



111 İbn-i Asakir, Tarih-i Dimaşk, c.LXV, s.197; Hatib-i Bağdadi, el-Müttefik ve’l-Müteferrik, c.III, s.391, no:1788; Deylemi, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.409, no:5249; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummal, c.III, s.238, no:6334; Keşfü’l-Hafa, c.II, s.169, no:2139; Camiü’l-Ehadis, c.XVIII, s.260, no:19352.

357

RE. 363/10 (Leyse bi-hayriküm men tereke dünyâhu li- âhiretihî, ve lâ âhiretehû li-dünyâhu, hattâ yusîbe minhümâ cemîan, feinne’d-dünyâ belâğun ile’l-âhireti ve lâ tekûnû kellen ale’n-nâs) Enes RA’dan meşhur bir hadîs-i şerîf: “Sizin hayırlınız, âhireti kazanacağım diye dünyasını terk eden, veyahut dünyalık kazanacağım diye âhiretini terk eden değildir; (hattâ yusîbe minhümâ cemîan) ikisinin de hayrını elde etmeye çalışandır.” Onu yapmadıkça hayırlı değildir. Birisini yapan hayırlı değildir.

Adam meselâ diyor ki:

“—Bana çalışmak gerekmez. Gelirim, Peygamber Efendimiz’in mescidinde gece gündüz ibadet ederim...” “—E ne olacak?” “—Paraya ihtiyaç olduğu zaman biraz saflar arasında dolanırım, dilenirim, yiyecek bir şeyler alırım. Hırpânî giyinirim. Bana âhiret lazım.” Bu makbul değil. Dünyasını tamamen terk ediyor, çoluk çocuğunu, evini, işini gücünü, dünya hayatının gerektirdiği çalışmaları ihmal ediyor. Veyahut diyor ki;

“—Bana evlilik gerekmez. Evlenmeyeceğim.”


Bizim bir doktor kardeşimiz var, bacak kadar çocuğu var. Boğaz köprüsünden geçiyorlarmış, daha yeni konuşmaya başlamış çocuk:

“—Anne ben evlenmeyeceğim.” demiş. “—Niye oğlum?” demiş.

“—Evlendim mi çoluk çocuk olur, onlarla kim uğraşacak?” demiş.

Küçük, üç veya dört yaşında... Güle güle bir hâl olduk...

Eskiden böyle düşünenler vardı:

“—Ne yapayım evlenip de? Evlendin mi hanım olacak, kira olacak, ev derdi olacak, geçim derdi olacak, çocuklar olacak, çocukları büyütmek gerekecek, hastalanacaklar, okul isteyecek, giyim isteyecek... Aman, istemez; ben âhiretimi kurtaracağım!” Böyle fikirler vardı. Dervişlerden de mücerret dervişler vardı;

358

diyar diyar gezen, evlenmeyenler vardı.


Peygamber Efendimiz diyor ki;

“—Âhiret için dünyasını terk eden en hayırlınız değildir.” “—Dünyası için âhireti terk eden?” Tabii o da hayırlı değil, onu zaten biliyoruz. Âhireti terk etmek felâket. Dünya ne ki; âhiret ebedî, sonsuz, her türlü hazinelerin olduğu yer. Onu terk ediyor, dünyanın iki paralık muvakkat ömrüne koşturuyor. Tabii o zaten doğru değil. Ne yapacak? İkisini birden usturuplu ve ustalıklı kullanacak.

(Feinne’d-dünya belâğun ile’l-âhireti) “Çünkü dünya, insanı âhirete götüren bir vasıtadır.” Dünya hayatında yaşıyorsun, âhireti kazanıyorsun. Dünya hayatında a’mâl-i sâliha işlersen cenneti kazanıyorsun. Dünya âhirete götüren, âhireti sağlayan bir araç.

(Ve lâ tekûnu kellen ale’n-nâs) “Sakın insanlara yük olmayın!” Geçiminizi başka insanların sırtına yükleyip beleşten yaşamaya kalkışmayın! Kendiniz çalışın, kendi ihtiyaçlarınızı kendiniz karşılayın! Böylece insanlara yük olmadan yaşayın!


Tabii kendi ihtiyacını kendisi karşılaması için insanın ne yapması lazım? Para kazanması lazım! Para kazanmak için ne yapmak lazım? Bir iş tutması lazım; ya ticaret, ya ziraat, ya sanat, ya memuriyet, ya cihad… Bir şey yapacak, bir meşguliyet olacak.

Bu meşguliyet meşrudur. Ticaret sevaptır, Peygamber Efendimiz’in mesleğidir. Peygamber Efendimiz ticaret yaptı ve çok güzel yaptı. Ticareti tavsiye buyuruyor. Namuslu tüccarın peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle Arş’ın gölgesinde gölgeleneceğini bildiriyor. Binâen aleyh, usûlüne uygun olarak, haram yemeden, yalan söylemeden, aldatmadan, eksik tartmadan, borcunu ödeyerek, haklara riâyet ederek ticaret yapıldı mı sevabı var. Mesela, bugün burada yediğimiz yiyeceklerin büyük bir kısmı Medine’de yetişmez. Eskiden burada, Medine’de ticaret gelişmediği zaman; “Yediğimiz bütün ekmekler kurtluydu.” diyorlar. Daha yaşayan insanlar, burada Medine’nin kırk yıl, elli yıl öncesini bilen insanlar; “Bütün ekmeklerimiz kurtluydu,

359

böcekliydi; artık biz böceği filan ayırmazdık, aldırmazdık. Çünkü kurtsuzunu bulmak mümkün değildi.” Hurmalar kurtlu, sular sıcak...


Şimdi ne var? Air conditioner var. Çarşı pazar ithal malı meyvelerle dolu. Tavuklar var, etler var, kebaplar var, hazır yemekler var, balıklar var, sebzeler var, meyveler var. Bunların birçoğu ithal ediliyor, buraya getiriliyor.

Halkın ihtiyacı olan şeyleri getiren tüccar bir hizmet görmüş oluyor. Bundan dolayı sevap alıyor. Üstüne kâr koyup hem para kazanıyor, hem de bir ihtiyacı karşıladığı için sevap kazanıyor. Hiç burada tüccar olmadığını düşünün! Peygamber Efendimiz’in mescidi çölün ortasında; haydi bakalım, ne yapacaktık? Her şeyimizi kendimiz yanımızda getirecektik. Tarhanaları alacaktık, ocakları yüklenecektik, tangur tungur... Ondan sonra unları alacaktık... Her şeyimizi buraya getirecektik, mahrumiyetlerle kendimiz yapacaktık, kendimiz yiyecektik, hayatımızı idâme ettirmeye çalışacaktık. Suyu almaya koşturacaktık, nereden buluruz diye... Abdest alırken suyu dirhem dirhem, damla damla harcayacaktık... Her şey yerli yerinde. Bunların hepsinin tabii bir sevabı var, bir hizmet bunlar; iyi niyetle yapıldığı zaman hepsi sevap.


Bu konuda beş-altı tane hadîs-i şerîf var.

İnsan sırf âhiret için çalışmayacak. Sanır ki, sırf âhireti için çalışırsa çok sevap kazanır. Yanlış bir fikir. Dünyalık için de vakit ayıracak ki kimseye yük olmasın. Hatta yük olmak ne demek; para kazansın da başkalarına hayır hasenât yapsın, sevap kazansın! Yetimler, dullar, sur kovuklarında yaşayanlar, yakacak yiyecek bulamayanlar var; harp var, darp var, açlık kıtlık olan dünyanın bir sürü bölgesi var, fakir müslümanların olduğu yerler var. Çalış, çabala, kazan; hayır yap, sevap kazan. Sırf kendi ihtiyacını karşılamaktan öte, hayır kazan.

Çocukları ben küçükken bir bayramda Fatih Sultan Mehmed Han cennetmekân’ın kabrine götürdüm. “—Çocuklar, İstanbul’u seviyor musunuz?” dedim.

“—Seviyoruz.”

360

“—Güzel mi?” “—Güzel.” “—Neresini seviyorsunuz?” “—Boğazı güzel, yalılar var, manzarası güzel, Çamlıcası güzel…” “—İstanbul’u bize Fatih Sultan Mehmed aldı; ordusuyla çarpıştı, cihat etti, aldı. Gelin, şunu bu bayramda ziyaret edelim.” dedim.

Gittik, türbe kapalı. Fatih Sultan Mehmed’in türbesi Fatih camiinin önünde. Türbe kapalı, camlar örtülü, tozlu... Camlara elimizi dayadık, içerisi görünmüyor. Dışarısı perişan. Yerlere padişahlar çakıldan desenli döşeme yapmışlar, onlar bozulmuş. Her taraf toz toprak, pislik içinde... Dışarıdan Fâtihalarımızı okuduk, dualarımızı ettik.


Bizim küçük çocuk dedi ki;

“—Baba ben zengin olursam ilk işim bu türbeyi tertemiz güzel yapacağım!” Ayıp ya! Adam bize İstanbul’u almış vermiş; biz türbesine bakamıyoruz ya! Bu kadar edepsizlik olmaz ya!

Eskiden bir eve görücü gelirmiş, gidermiş dolabın üstünde üst tarafa parmağını sürermiş, toz var mı diye... Görünen yerleri tabii temizlerler ama üst tarafa, perdenin üstüne toz var mı diye bakarlarmış. İnsan oraya bir tane müstahdem tutar: “—Parasını ben vereceğim, burayı gıcır gıcır istiyorum. Camları pırıl pırıl olacak, etrafı tertemiz olacak, çöp olmayacak. Parasını ben vereceğim.” der, o da camını çerçevesini güzelce temizler.

Evet, bir bekçisi oluyor, para almak için oraya oturuyor. Kapıya kasasını koymuş, sandalyesini koymuş; girenden çıkandan para alıyor. O değil. Bakacak, bahçeyi tanzim edecek.


Bizim Hocamız Süleymaniye hazîresine defnolundu. İhvan seviyor; gül ağaçları diktiler, etrafı düzelttiler. Çamur oluyordu, oraya iri taşlarla çamurların üstünü örttüler. Kabrini yaptırdılar, parmaklıkları yaptırdılar. Bak, sevilen insanın bakılıyor, kabrinde güller açıyor.

361

Fatih Sultan Mehmed Han da Peygamber Efendimiz’in methine mazhar olmuş bir sultan. (Ni’me’l-emîru emîruhâ) “Ne iyi komutandır o İstanbul’u fetheden komutan!” diyor. İşte o fethetti. Ne iyi komutan! Niye ona bakmıyoruz?


Bir şey daha hoşuma gidiyor. Sultanlardan birisi, Sultan Abdülmecid galiba:

“—Her perşembe akşamı, perşembeyi cumaya bağlayan akşam, benim kabrimde Hâlidî dervişleri -yani bizler- Hatm-i Hâcegan yapsın!” diye vasiyet etmiş.

Padişah Sultan Abdulmecid… Hoşuma gitti. Nerede türbesi? Bâb-ı Âli’de. Adamcağız, “Hatm-i Hâcegan yapın orada!” demiş. Koca padişah, zamanında herkes karşısında el pençe divan duruyordu, sözünü dinliyordu, padişahtı; şimdi öldü gitti, kimse lafını dinlemiyor. Olur mu ya, ayıp! Acıyorum, üzülüyorum.

Nakşî, Hâlidî dervişi, bizim dergâh... Bizim dergâhın vazifesi; orada Hatm-i Hâcegan yapmamız lâzım! Bunu arkadaşlara bildirelim. Ben de gitmedim ya... Perşembeyi cumaya bağlayan bir akşam ben de gideyim de bu işi yapalım!


j. Yahyâ AS’ın Mübârekliği


Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:112


لَيْسَ أَحَدٌ مِنَ الآدَمِيِّينَ إِلاَّ قَ دْ عَمِلَ خَطِيئَةً، أَوْ هَمَّ بِهَا، إِلاَّ مَا


كَانَ مِنْ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا (اسحاق بن بشير،كر. عن معاذ)


RE. 363/11 (Leyse ehadün mine’l-âdemiyyîne illâ kad amile hatîeten, ev hemme bihâ, illâ mâ kâne min yahye’bni zekeriyyâ.) “Hiçbir Âdemoğlu yoktur ki, Âdemîlerden hiçbir insan yoktur ki bir hatîe, bir günah, bir hatalı iş işlememiş olsun; (ev hemme



112 İbn-i Asâkir, Tarih-i Dimaşk, c.LXIV, s.194; Muaz ibn-i Cebel RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XI, s.521, no:32429; Camiü’l-Ehadis, c.XVIII, s.242, no:19312.

362

bihâ) veyahut ona niyetlenmemiş olsun.” (İllâ mâ kâne min yahy’ebni zekeriyyâ) “Yalnız Zekeriyyâ AS’ın oğlu Yahyâ hiç günah işlemedi. Ondan hiç günah sâdır olmadı.” Yahyâ AS çok mübarek bir zatmış. Zekeriyya AS’ın oğlu. İsa AS’la teyze çocukları. Hiç günah işlememiş mübarek...


Tabii günah işlememek çok güzel şey de, insanın aklı başına çok sonra geliyor. Gençlik gidiyor... Çocukluk devrinde hoş görüyorlar:

“—Çocuktur, yapsın.” Olur mu ya? Çocuktan kötü alışınca büyüyünce frenleri tutmuyor. Küçükten frenli alışacak ki, büyüyünce iyi olsun.

Çocuklukta cam kırar, erik çalar, ağaçları taşlar, şöyle yapar, böyle yapar... E ne olacak?

Delikanlı olduğu zaman da başka kusurlar işliyor. Ondan sonra, daha başka kusurlar işliyor. Ondan sonra, daha başka kusurlar işliyor. Çocukları küçükten yetiştirmek lâzım! Ne yapacağız bilmiyorum... Çok zor... Çocuk yetiştirmek fevkalâde zor bir şey! İyi yetiştirenlere ne mutlu! Yetiştirme işini bitirip de selâmete çıkaranlara ne mutlu! Çok zor...


Küçükken hoş görülüyor. Ben burada bakıyorum Araplar’ın kızlarına; kol, baş, bacak, her tarafı açık! Anası tepeden tırnağa örtünüyor, peçe de örtüyor, elleri eldivenli, ayakları çoraplı, hiçbir yeri görünmüyor. Aferin, mâşaallah… E bu kızın hali ne? Kazık kadar olmuş... “—Küçük, ziyanı yok.” Hiçbir dükkânda hem uzun etekli olsun, hem uzun kollu olsun, hem yakası kapalı olsun, bir kız gömleği bulamazsınız; isterseniz arayın! Torunlarımıza hediye götürelim diye biz aradık. Eteği uzun, kolu kısa; kolu uzun, eteği kısa... Ya bunun her tarafı tam olanı yok mu?

“—Yok.” “—Neden?” “—Olsun!” diye çocukları yetiştiriyoruz. “Çocuktur, ziyanı yoktur.” diyoruz. Halbuki Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

“—Çocuğun avreti büyüğün avreti gibidir.” Büyük nasıl örtünecekse küçük de öyle örtünecek.

363

Avustralya’da Mehmed diye bir arkadaş vardı, küçücük çocuklarını ne güzel çarşaflı marşaflı örttürüyordu. Ne kadar hoşuma gidiyordu... Minicik kızlar; tepeden tırnağa örtülü. Öyle alıştıracaksın, öyle sevdireceksin, öyle para vereceksin, öyle hediye vereceksin; “Aferin evlâdım!” diyeceksin.

Ben bizim torunları zorluyorum. Ben başörtüsünü seviyorum diye örtüyor. “Dede” diyor, geliyor, beni öpüyor. Biraz sonra bakıyorum, atmış, orada koşturuyor.

Neden? Alışmamış. Tabii okula gidiyor...

Çocuktan alıştıramazsan büyüdüğü zaman olmaz. Ağaç yaşken eğilir.


Ben ne zaman bir yerde bir çalgı, dımbırtı sesi duysam üzülürüm, hoşlanmam. Saz, söz, çalgı sesi duydum mu gam kasâvet çöker, üzülürüm. Neden? Küçükken rahmetli anamın telkini, öğretmesi ona karşı bir nefret aşılamış bana; ne gazinoyu severim, ne çalgıyı severim... Oralardan bir şey bulaşacakmış gibi korkarak geçerim. Duyduğum zaman da memnun olmam.

Bu ne? Annenin, babanın yetiştirmesi…

364

Küçükken: “—Haydi evlâdım, oyna evlâdım, çal evlâdım... Haydi bakalım, bak bu ne güzel şarkı söylüyor. Bak ne güzel dans ediyor...” Küçücük çocuğu baleye götürüyor, gönderiyor. Bale sanki ilericilik sembolü gibi. Kısacık etek veya vücuda yapışık giyim kuşam...

Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi günahların büyüğünden, küçüğünden korusun… Evlatlarımızı da günahlara hiç bulaşmadan yaşayacak gibi yetiştirmek nasib etsin... Küçükten iyi müslüman olarak yetiştirmek nasib etsin...

Allah hepinizden razı olsun… Sübhâne rabbinâ rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn. Ve selâmün âle’l- mürselîn. Ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn. el-fâtihah!


20. 04. 1996 - Medine

365

12. EHL-İ CENNETİN ÜZÜNTÜSÜ



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn... Seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn...

Emmâ ba’dü, fa’lemû eyyühe’l-ihvân... Feinne efdale’l-kitâbi kitâbu’llàh... Ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve sellem... Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ... Ve külle muhdesin bid’ah... Ve külle bid’atin dalâleh.. Ve külle dalâletin ve sàhibehâ fi’n-nâr... Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n- nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme ennehû kàl:


لَيْسَ يَتَحَسَّرُ أَهْلُ الجَنَّةِ عَلَى شَيْءٍ إِلاَّ عَلَى سَاعَةٍ مَرَّتْ بِهِمْ لَمْ


يَذْكُرُوا الله عَزَّوَجَلَّ فِيهَا (طب. هب. عن معاذ)


RE. 364/1 (Leyse yetehasseru ehlü’l-cenneti alâ şey’in illâ sâaten merret bihim lem yezkürü’llâhe fîhâ.) Sadaka rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev kemà kàl.


Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin selâmı, rahmeti, bereketi, lütfu, keremi üzerinize olsun...

Peygamber Efendimiz’in ehàdis-i şerîfesinden müyesser olan bir miktarını, size okuyup izah edeceğiz.

Bu hadis-i şeriflerin okunup izaha geçilmesinden önce, evvelen ve hàssaten efendimiz Muhammed-i Mustafâ Hazretleri’nin ruh-u pâki için ve sair enbiyâ ve evliyâullahın ruhları için; Peygamber Efendimiz’in âlinin, ashâbının ve etbâının ruhları için; cümle sâdât ve meşâyih-ı turuk-u aliyyemizin ruhları için; bu eserin müellifi hocamız Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhànevî Hazretleri’nin ruhu için; bu eserdeki hadis-i şeriflerin bize kadar gelmesinde

366

emek sarf etmiş olan ulemânın ve râvîlerin ruhları için; hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî Hazretleri’nin ruhu için;

Uzaktan yakından bu hadis-i şerifleri dinlemek üzere şu mescide cem olmuş olan siz kardeşlerimizin de, ahirete irtihâl eylemiş olan cümle yakınlarının ve sevdiklerinin ruhları için; biz yaşayan müslümanların da, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin rızasına uygun ömür sürüp, sonunda huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak çıkmamıza vesile olması için, bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerif okuyalım! Buyurun:

.............................


a. Devamlı Zikir Hali


Okuduğumuz hadîs-i şerîfler tekkemizin hadis kitabı olan Râmûzü’l-Ehâdîs’in 364. sayfasındaki 1. hadîs-i şerîf ve devamları olacak.

Peygamber SAS Efendimiz, Muaz ibn-i Cebel RA’dan rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuş:113


لَيْسَ يَتَحَسَّرُ أَهْلُ الجَنَّةِ عَلَى شَيْءٍ إِلاَّ عَلَى سَاعَةٍ مَرَّتْ بِهِمْ لَمْ


يَذْكُرُوا الله عَزَّوَجَلَّ فِيهَا (طب. هب. عن معاذ)


RE. 364/1 (Leyse yetehasseru ehlü’l-cenneti alâ şey’in illâ sâaten merret bihim lem yezkürü’llâhe fîhâ.) “Cennet ehli hiçbir şeye pişmanlık, hasretlik, üzüntü, teessüf çekmeyecekler. Ancak dünyadayken zikir yapmadan, Allah’ı zikretmeden geçirdikleri saatlere hayıflanacaklar.” Cennette başka bir üzüntüleri, mahzunlukları olmayacak. Ancak dünyada zikirsiz geçirdikleri saatlere iç yanıklığı, hasretlik, pişmanlık ve üzüntüleri olacak.



113 Taberani, Mu’cemü’l-Kebir, c.XX, s.93, no:182; Beyhaki, Şuabü’l-İman, c.I, s.392, no:512; Taberani, Müsnedü’ş-Şamiyyin, c.I, s.258, no:446; Deylemi, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.408, no:5244; Hakîm-i Tirmizi, Nevadirü’l-Usül, c.IV, s.106; Muaz ibn-i Cebel RA’dan.

Kenzü’l-Ummal, c.I, s.422, no:1806; Camiü’l-Ehadis, c.XVIII, s.334, no:19551.

367

İşte bu hadis-i şerif ve emsâlinden dolayı bizim büyüklerimiz sevabı çok olduğundan ve bu hadis-i şeriflerde cennette bile olsa insanlar pişmanlık duyacak diye, bize devamlı zikri tavsiye edip, bizi devamlı zikir hâline ulaştırmaya çalışıyorlar. Dervişin derviş olduğu zaman aldığı zikirler alıştırma mahiyetinde, bunları yapa yapa sonunda zikr-i müdâm hâline geliyor. Olgun bir sûfi zikr-i müdâm hâline geliyor.


Zikr-i müdâm ne demek? Zikr-i dâimî demek.

Devamlı zikir hâline geliyor. Ve o zaman artık cennette pişman olmayacağı bir hayat sürmeye başlıyor. Çünkü her anında zikretmekte oluyor.

Zikir bizde, tasavvufî terbiyemizde, “İşte şöyle yapacaksın, şöyle yapacaksın, şöyle yapacaksın...” diye öğretilir. O zikirleri çekmeye başlar. Sonra o orada gelişir, birtakım mânevî derecelere ulaşır ve insanın her tarafı zikretmeye başlar. Yani saçı, parmağı, eli, ayağı, dizi, her şeyi zikretmeye başlar. Sonra öyle bir hâle gelir ki etrafındaki her şey zikretmeye başlar. Hani Kur’ân-ı Kerim’de anlatılıyor:


وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ

(الاسراء:٤٤)


(Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî velâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm) “Allah’ı tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur ama, siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsrâ, 17/44) deniliyor.

İşte her şeyin zikrini tesbihini anlayacak hâle gelir.


Eyüp’te kabri olan bir mübarek mürşid-i kâmil var, Osmanlılar zamanında yaşamış, Abdul’ehad-i Nûrî Hazretleri. Padişahın huzurunda öteki alimlerle konuşuyorlar da: “—Eşyadaki bu zikir nasıldır? Her şey zikrediyor; yastık zikrediyor, duvar zikrediyor, ağaç zikrediyor... Bu nasıldır? Lisân-ı hâl ile bir zikir midir, yani hâliyle zikrediyor gibi midir; yoksa bir

368

dille söylenmiş gibi mi zikrediyor?” diye sorulmuş. Diyor ki;

“—Evet, dille söylenmiş gibi zikreder.” Anlayan anlar, duyan duyar, duyamayan duyamıyor.


Nitekim Peygamber Efendimiz peygamber olmadan önce, yolda yürürken kendisine ağaçlardan, taşlardan “Es-selâmü aleyke yâ Rasûlallah!” diye ses gelirdi, o duyardı. Mesela eline çakıl taşı aldığında çakılın tesbihini duyuyordu. Allah duyurursa [duyar]. Hani -dün akşamki- hadîs-i şerîfte “Evliyâullahın, mü’minin güzel bir kokusu olur; âfaktan duyulur, kokusu koklanabilir.” denildiği gibi, eşyanın zikrini de duyan duyabiliyor. Mü’minin kokusunu da koklayan koklayabiliyor, duyan duyuyor.

“—Evet padişahım, dille söylenir gibi bayağı zikreder, tesbih eder. Duyan duyar.” demiş Abdulehad-i Nûrî hazretleri.

Hayatını okurken dikkatimi çekmişti. Çok büyük bir zât. Ayasofya’ya bir gecede 17 defa çağırılmış, Rasûlullah Efendimiz tarafından mâna âleminde kendisine 17 tarikatten hilafet verilmiş. Mâşaallah...


Ben fakir kardeşinize evvelki senelerde Mekke-i Mükerreme’de, rüyamda bir zât Mevlevîlik dersini verdi. Ben diyorum ki:

“—Ben Nakşîyim, Nakşî tarikatindenim.” “—Olsun.” diyor.

Bana Mekke’de Mevlevîlik dersi verdi. “Herhalde Mevlevî de olduk.” dedim. Mesnevî’den okumamız lâzım, biraz Mevlânâ’dan vaaz vermemiz lâzım... Sonra bir sene burada, yazmayınca insan unutuyor, rüyada: “—Sana Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin makamı verildi.” dediler.

Aziz Mahmud-ı Hüdâyî Hazretleri, Celvetiye tarikatinden; Süleymaniye gibi bir camide onun makamına bizi seçtiler. Tekkesi Ankara’daymış, bizi onun yerine seçtiler.

Rüyada bazen böyle şeyler oluyor. Bunlar bir işaret oluyor.


Ayasofya camiine 17 defa aynı gecede çağırılıyor, Peygamber Efendimiz tarafından kendisine tarikat hilafeti veriliyor. Yani

369

büyük bir zât, evliyâullahın büyüklerinden bir mübarek kimse. Ben şahsen kendisini çok seviyorum. O, duyulur demiş. Kendi vücudunun bütün zerresi zikreder hâle geliyor, etrafın zikrini tesbihini duyacak hâle geliyor; o zaman bir başka türlü insan oluyor.


Mehmed Zahid Hocamız’la ilgili bir hatırayı anlatayım. Ankara’da Ahmet Poyraz kardeşimizin evine davet olunduk. O kardeşimizin Çankaya’da çok manzaralı bir dairesi var. Bunun on misli büyüklükte bir salonu var, manzaraya hâkim, bütün Ankara ayağının altında, çok güzel, tam Çankaya’dan aşağıyı seyrediyor. Orada toplandık. Çok muazzam bir kalabalık birikti. Dost, ahbap çok, Hocamız’ı seven çok; toplandılar. Ankara’nın vaizlerinden Osman Şevket Yardımedici Hoca, o da geldi. Osman Şevket Yardımedici, Sami Efendi dergâhındandır. Ama Hocamız’a geldi. Tabii büyüklüğünü görünce saygı gösteriyorlar. Geldi bir soru sordu.

Kendisi Bağdat’ta okumuş, Arapçası güzel, hafız, kıraatı güzel, doyurucu da kıraatı var. Bağdat’ta kendisine; “Sen burada imam olarak kal, Türkiye’ye gitme.” demişler. Bağdatlılar’ın beğendiği bir hoca. Kendisi Maraşlı’dır. Kalabalıkta o böyle bir soru sordu:

“—Hocam, insan mesela Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’de namaz kılarsa başka yerde kılınan namazdan bin misli daha fazla oluyor. Kâbe’nin yanında Mescid-i Haram’da namaz kılarsa yüz bin misli sevap alıyor. Bunun gibi kârlı ibadetler var mıdır?” dedi.


Canlı bir insan, canlı bir soru sordu... Pehlivan gibi bir insan Osman Şevket Hoca...

Hocamız sanki o soruyu sormasını bekliyormuş gibi, soru biter bitmez hemen:

“—Evet, vardır!” dedi.

“—Nedir hocam o?” dedi.

Merak ediyor, kurnaz, çok sevap kazanacak...

“—Evet, vardır. Bir insan tarikatte zikre devam edince, kendisinde bir hâl hâsıl olur, zikr-i sultânî, sultânî zikir derler. O zaman her zerresi zikreder. Her zerresinin zikrettiğini kendisi

370

hisseder. Her zerresiyle zikreder. O zaman bir kere Allah dedi mi, vücudunun bütün zerreleri hepsi birden Allah dediğinden çok büyük bir rakamla, tarif edilmeyecek kadar çok fazla miktarda Allah demiş olur. İşte bunun sevabı çok fazladır.” dedi.

Bayıldık... Soruya da bayıldık, cevap da çok hoşumuza gitti...

Allah zikrinden gafil etmesin, zikrine devam etmeyi nasip eylesin.


Cennete girince insan; (Lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn) Cennette korku yok; mahzun olmak, üzülmek de yok.

Ama bir şeye pişmanlık duyacaklar; (yetehasserû) diyor, hasretlik duyacaklar. İçleri hafif cız edecek, yanacak; “Tüh!” diyecekler, “Hay Allah!” diyecekler, “Keşke o vakitleri zikirsiz geçirmeseymişiz.” diyecekler.

Nedir o? Dünyada Allah’ı zikretmeden geçirdikleri saatler. İşimiz var, gücümüz var, uykumuz var, çalışmamız var; tarlada, bahçede, dükkânda, gecede gündüzde... Nasıl olacak bu iş? İşte tasavvufta o zikre çalışınca zikr-i sultânî, zikr-i dâimî hâsıl oldu mu, o zaman bu mahzur ortadan kalkmış oluyor.


Büyüklerimiz hadisleri âyetleri tam okumuşlar, tam uygulamaya çalışmışlar; öyle kaval dinler gibi dinlememişler, bir âyeti dinleyince “Ben bunu nasıl yaparım? Nasıl uygularım?” diye kafa yormuşlar, üzerinde çalışmışlar. Nur Sûresi’nde bir âyet-i kerîme var, buyuruluyor ki:


رِجَالٌ لاَ تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلاَ بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللهَِّ (النور:٧٣)


(Ricâlün lâ tülhîhim ticâretün ve lâ bey’un an zikri’llâh) “Öyle adamlar ki, ticaret, alış veriş, satış onları Allah’ı zikretmekten alıkoyamaz.” (Nur, 24/37)

Ticaretin, alış verişin Allah’ın zikrinden engelleyemediği insanlar...

“—Böyle insan nasıl olunur?” diye onu düşünmüşler. Bizim Nakşî tarikatinde tarikatimizin prensipleri var, büyüklerimiz koymuş, prensiplerden birisi nedir: (Halvet der

371

encümen) “Halkın arasında, kalabalığın içinde, toplantıda Allah için halvete çekilmiş de tesbih çekiyormuş gibi, halvet hâlinde olmak.” Buna; “Halk içinde Hak’la olmak.” diyorlar. Veyahut; “Eli kârda, gönlü yârda.” diyorlar. Eliyle iş yapıyor, gönlü Allah’ta… Veya; “Eli işte, gönlü bilişte.” diyorlar. Biliş, tanıdığı, Mevlâsı demek. Bunu tahakkuk ettirmek için çalışmışlar. Derviş böyle olacak diye tarikatın prensibi olarak koymuşlar.

Derviş hiçbir zaman Allah’ı unutmayacak; vakitlerini daima Allah’ı hatırlayarak geçirecek.


(Hûş der dem) prensibi var, ne demek? “Her nefes alış verişte şuurlu olmak, gafil olmamak.”

Nakşibendî tarikati öyle laf değil... Külâhı başına geçir, cübbeyi sırtına geçir, eline tarikatin âletlerini al, asâsını al… Her tarikatin kendine göre sembolleri var, onları al; böyle değil. İşin aslı, özü olan şeyleri prensip olarak koymuşlar. Onun için şairin birisi diyor ki;


Dervişlik olaydı tâc ile hırka; Biz dahi alırdık otuza kırka…


Tâc, başa giyilen külâh çeşidi; her tarikatte değişik oluyor.

Pazarlık ederdik, biz de alırdık otuza, kırka... “Şu külâhtan bir tane de bana ver, şu hırkadan bir tane de bana ver...” Alırdım, sırtıma hırkayı giydim mi, başıma külâhı geçirdim mi; oldum derviş! Hayır! Dervişliğin prensibi ne?

Nakşî tarikatinin birinci prensibi: (Hûş der dem) “Her nefes alışta şuurlu olacak. Allah’ın kendisini gördüğünü, kendisinin Allah’ın huzurunda olduğunu, imtihanda olduğunu bilecek.” Ondan sonra ne olacak? Eli iş yapıyor bile olsa kalbi Allah’a bağlı olacak, aklı Allah’ta olacak. Bunlar büyük prensipler.


(Nazar ber kadem) “Gözleri ayağının ucunda olacak, etrafa bakmayacak, edepli olacak.” Ya edepli olacak, ya da tarikattaki kademelerine, yürüyüşüne dikkat edecek, onu aşmaya çalışacak demek. İki mânası olabilir.

372

Bunlar büyük prensipler. Allah tasavvufu tam anlayıp tam uygulamayı nasip etsin.


Dervişlik olaydı tâc ile hırka; Biz dahi alırdık otuza kırka…


Ama hoş da oluyor, benim hoşuma da gidiyor.

İyi güzel de... Hepsi güzel... Mevlevîlik... İşte bizi de Mevlevîliğe kaydettiler. Mevlevîlik, Halvetîlik vesaire, hepsi güzel de, bu iş tâcla, hırkayla olmuyor. Huyların ve şuurun kuvvetli olması lazım. İnsan bir ânını boş geçirmemeli; asıl dervişlik o.


b. İmanın Tamam Olması



لَيْسَ بِمُؤْمِنٍ مُسْتَكْمِلِ الإِيمَانِ، مَنْ لَمْ يَعُدَّ الْبَلَءَ نِعْمَةً، وَالرَّخَاءَ مُصِيبَةً،


قَالُوا:كَيْفَ يَا رَسُولَ اللهَِّ؟ قَالَ: لأَِنَّ الإِْيمَانَ لاَ يَتْبَعُهُ إِلاَّ الرَّخَاءُ، فَكَذَلِكَ


الرَّخَاءُ لاَ يَتْبَعُهُ إِلاَّ البَ لَء وَ الْمُصِيبَةُ، وَلَيْسَ بِمُؤْمِنٍ مُسْتَكْمِلِ الإِْيمَانِ مَنْ


لَمْ يَكُنْ فِي غَمٍّ، مَا لَمْ يَكُنْ فِي صَلَةٍ ، قَالُوا : وَلِمَ يَا رَسُولَ اللهَِّ؟ قَالَ:


لأَِنَّ الْمُصَلِّي يُنَاجِي رَبَّهُ، وَإِذَا كَانَ فِي غَيْرِ صَلَةٍ، إِنَّمَا يُنَاجِي ابْنَ آدَمَ

(طب . عن ابن عباس)


RE. 364/2 (Leyse bi-mü’minin müstekmili’l-îmâni men lem yeudde’l-belâe ni’meten, ve’r-rahâe musîbeten. Kàlû: Keyfe yâ rasûla’llah? Kàle: Li-enne’l-belâe lâ yetbeuhû ille’r-rahâu, ve kezâlike’r-rahâu lâ yetbeuhû ille’l-belâu ve’l-musîbetu, ve leyse bi- mü’minin müstekmili’l-îmâni men lem yekün fî gammin, mâ lem yekün fî salâtin. Kàlû: Ve lime yâ rasûla’llah? Kàle: Li-enne’l- musallî yünâcî rabbehû, ve izâ kâne fî gayri salâtin, innemâ yünâci’bne ademe)

373

Sadaka rasûlü’llah, fî mâ kàl, ev kemâ kàl,..

Belki böyle bir hadisi ilk defa duyuyorsunuz, şaşıracaksınız. Peygamber Efendimiz diyor ki: (Leyse bi-mü’minin müstekmili’l-îmâni) “İmanı tam kemâle ermiş bir müslüman değildir şu kimse ki; (men lem yeudde’l-belâe ni’meten, ve’r-rahâe musîbeten) belâyı nimet olarak bilmiyor, rehaveti de musibet olarak görmüyor.” Yâni, “Belâyı nimet, bolluğu ve rahatlığı musibet saymayan kimse imanını kamil etmiş mü’min değildir.”

(Kàlû: Keyfe yâ rasûla’llah?) Dediler ki: “Nasıl yâ Rasulallah?”

(Kàle: Li-enne’l-belâe lâ yetbeuhû ille’r-rahâu, ve kezâlike’r- rahâu lâ yetbeuhû ille’l-belâu ve’l-musîbetu, ve leyse bi-mü’minin müstekmili’l-îmâni men lem yekün fî gammin, mâ lem yekün fî salâtin.) Buyurdu ki: “Zira beladan sonra bolluk takip eder ve bolluğu da belâ ve musibet takip eder. Yine, namazın dışındaki zamanında gamlı olmayan, imanını kâmil etmiş mü’min değildir.

(Kàlû: Ve lime yâ rasûla’llah?) Dediler ki: “Niçin yâ Rasûlallah?”

(Kàle: Li-enne’l-musallî yünâcî rabbehû; ve izâ kâne fî gayri salâtin, innemâ yünâci’bne ademe) Buyurdu ki: “Zira namazda Rabbine münacaat eder. (Ve izâ kâne fî gayri salâtin, innemâ yünâci’bne ademe) Namazın dışında ise, ancak Ademoğlu ile hasbihal eder.” ………………….

Helâl yoldan kazanmaya dikkat etmeli. Evine gündüzkü iş hayatının sıkıntılarını taşımamalı. Evindeki insanlara hayatı zindan etmemeli!


c. Kur’an-ı Kerim ve İlmin Hakikati


Enes RA’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:114




114 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.398, no:5214; Enes ibn-i Mâlik RA’dan

Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.550, no:2462; Câmiü’l-Ehxadîs, c.XVIII, s.250, no:19334.

374

لَيْسَ الْقُرْآنُ بِالتِّلَوَةِ، وَلاَ الْعِلْمُ بِالرَّوَايَةِ؛ وَلٰكِنَّ الْقُرْآنُ بِالْهِدَايَةِ،


وَالْعِلْمُ بِالدِّرَايَةِ (الديلمي عن أنس)


RE. 362/9 (Leyse’l-kur’ânü bi’t-tilâveti, ve le’l-ilmü bi’r-rivâyeh: ve lâkinne’l-kur’âne bi’l-hidâyeti, ve’l-ilme bi’d-dirâyeh.)

“Kur’an, okumakla değildir; ilim de rivayet etmekle değildir. Kur’an hidayet iledir, ilim de dirayet iledir.” Şimdi bunun mânasını açıklayalım: İnsan karşısına Kur’ân-ı Kerîm’i alıyor; çat pat, yavaş veya hızlı okuyor: (Elif lâm mîm. Zâlike’l-kitâbu lâ raybe fîh…) “—Bir sayfa okudum, bir cüz okudum, iki cüz okudum...” Kur’an okumakla iş bitmiyor, sadece okumaktan ibaret değildir; nedir?

Hidayettir. Kur’an seni doğru yola sevk edecek. Sevk ediyorsa, sana tesir ediyorsa, hareketlerini yönlendiriyorsa o zaman sen Kur’an’ı okuyorsun demektir. Yönlendirmiyor; “Yalan söylemeyin!” diyor Kur’ân-ı Kerîm’de, “Gıybet etmeyin!” diyor.


وَلاَ يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا (حجرات:٢١)


(Ve lâ yağteb ba’duküm ba’dâ) “Biriniz ötekisini gıybet etmesin.” (Hucurat, 49/12) diyor, gıybete devam ediyor. Demek ki Kur’an okumuyor.

Okudu demin. Okudu ama hidayete yönlenmedi, o okuduğuna göre doğru yolu bulmadı, okuduğunun gereğini yapmadı. “Kur’an hidayettir”in mânası bu; okuduğunu uygulayacak.

Peygamber SAS Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’i okurken müjde âyetleri geldi mi elini açardı: “—Yâ Rabbi, bu müjdeleri ben de isterim, beni cennetine dâhil et!” derdi.

Azap âyetleri geldiği zaman elini açardı: “—Yâ Rabbi! Beni azabına uğratma, kavmimi azabına uğratma, ümmetime merhamet eyle!” diye dua ederdi.

375

Okunan ayetlere göre davranırdı. Bir keresinde Hz. Ali Efendimiz Kur’an-ı Kerim okurken:


سَبِِّح اسْمَ رَبَِّك الأَْعْلَى . الَِّذي خَلَقَ فَسَوََّى (الاعلى:١-٢)


(Sebbihi’sme rabbike’l-a’lâ. Ellezî haleka fesevvâ.) ayetlerini

okurken, (Sebbihi’sme rabbike’l-a’lâ) “En yüce olan Rabbinin ismiyle onu tesbih eyle!” ayetini okuyunca, hemen demiş ki:


سُبْحَانَ رَبِّيَ اْلأَعْلٰى


(Sübhàne rabbiye’l-a’lâ) “En yüce olan Rabbimi tesbih ederim.” Orada sebbih diyor, tesbih et diyor, hemen “Sübhâne rabbiye’l- a’lâ” demiş. Birisi de gelmiş, demiş ki: “—Yâ Ali, Allah âyetini arttırdı mı, ziyade mi etti? Burada bir âyet vardı da yazılmamış mı Kur’an’a, sen bir şey ekliyorsun?” Eklemiyor; Kur’an’ın emrini hemen uyguluyor.


Kur’an hidayettir. Tesir edecek, sevk edecek, doğru yola götürecek. O zaman Kur’an’ı okumuş oluyor.

“—Birisi baştan sonra Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiştir, hatmi indirmiştir ama aslında Kur’an’ı okumamıştır.” diyor Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfte. Neden? Laflarını okumak bir şey değil ki... Avrupalılar da okuyor. Adamlar tilki gibi her şeyi araştırıyorlar, İslâmî ilimlerde mütehassıs yetiştiriyorlar. Domuz adam, pis gâvur ama Arapça’yı öğreniyor, hadis ilmini öğreniyor, tefsir ilmini öğreniyor; “Bakalım müslümanları buradan nasıl zarara uğratabilirim?” diye. Domuz

gibi... Her şeyi biliyorlar; kıymeti yok. Öğrendiğini uygulayacak.

(Ve’l-ilmu bi’d-dirâyeti) “Bilgi de ‘şu şöyle dedi, bu böyle dedi...’ diye sözü nakletmek değildir; dirayettir.” İnsanın kendisinin o ilmi kullanmasıdır. Aklını kullanarak, o ilmi hazmetmiş olarak yapmasıdır.


d. Lâ ilàhe illa’llàh Ehlinin Mükâfâtı

376

Bundan sonra Lâ ilâhe illa’llah demekle ilgili iki müjdeli hadis var. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:115


لَيْسَ عَلٰى أَهْلِ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ وَحْشَةٌ فِي قُبُورِهِمْ، وَلاَ فِي مَحْشَرِهِمْ،


وَلاَ فِي مَنْشَرِهِمْ، وَكَأَنِّي أَنْظُ رُ بِأَهْلَ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَقَدْ خَرَجُوا مِنْ


قُبُورِهِمْ، يَنْفُضُونَ التُّرَابَ عَنْ رُؤُوسِهِمْ، وَ يَقُولُونَ : َالْحَمْدُ للهَِِّ الَّذِي


أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ (عد. كر. هب. عن ابن عمر)


RE. 362/10 (Leyse alâ ehli lâ ilâhe illa’llàhu vahşetün fî kubûrihim, ve lâ fî mahşerihim, ve lâ fî menşerihim, ve keennî enzuru bi-ehli lâ ilâhe illa’llàh, ve kad haracû min kubûrihim, yenfudùne’t-turâbe an ruûsihim, ve yekùlûne: El-hamdü li’llàhi’llezî ezhebe anne’l-hazen.)

Abdullah ibn-i Ömer RA rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz SAS diyor ki:

(Leyse alâ ehli lâ ilâhe illa’llàh, vahşetün fî kubûrihim) “Lâ ilâhe illa’llàh’ın ehli olan, onu söyleyen, ona inanan, ona bağlanan, kimselere kabirlerinde yalnızlık ve sıkıntı çekmek olmayacak.”

(Ve lâ fî mahşerihim) “Mahşer günü haşroldukları yerde de sıkıntı olmayacak.” İnsanlar sıkışacaklar, muazzam izdiham, ter kiminin ağızlarına kadar yükselecek. Ama ehl-i Lâ ilâhe illa’llah’a bu sıkıntısı olmayacak.

(Ve lâ fî menşerihim) “Dağılım yerlerinde, haşr ü neşir



115 Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.1, s.110, no:100; Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.9, s.181, no:9478; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.3, s.386, no:5180; İbn-i Adiy, Kâmil fi’d-Duafâ, c.IV, s.271; Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.1, s.266; Cürcânî, Târih-i Cürcan, c.I, s.325, no:588; İbn-i Asâkir, Mu’cem, c.I, s.84; Abdullah ibn-i Ömer RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.55, no:176; Mecmaü’z-Zevâid, c.X, s.89, no:16807;

Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.170, no:2143; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.271, no:19383. (İskenderpaşa, 10. 04. 1993 hadis dersinde aynı hadis anlatılıyor.)

377

zamanında da bir sıkıntı olmayacak.” Efendimiz buyuruyor ki:

(Ve keeennî enzuru bi-ehli lâ ilâhe illa’llàh) “Sanki ben şu anda, size bu sözlerimi söylerken, Lâ ilâhe illa’llàh ehli olan insanları sanki gözümle görüyor gibiyim.” Ne durumda? (Ve kad haracû min kubûrihim) “Kabirlerinden kalkmışlar, (yenfudùne’t- turâbe an ruûsihim) başlarından toprakları silkeliyorlar. Toprağın altındaydılar ya… (Ve yekùlûne: El-hamdü li’llàhi’llezî ezhebe anne’l-hazen) Ve diyorlar ki: “Bizim üzerimizden mahzunluğu, sıkıntıyı gideren Allah’a hamd olsun!” diyorlar.

Kabirlerinden neşeyle, Allah’a hamd ederek kalkacaklar. Çünkü mahzunluk yok, Allah içlerine ferahlık verecek.


Bu konuda ikinci hadîs-i şerîf:116


لَيْسَ عَلَى أَهْلِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهَُّ وَحْشَةٌ فِي قُبُورِهِمْ، كَأَنِّي أنظر إليهم إذا


انفلقت الأرض عنهم، يقولون: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، والناس بِهَمٍّ (تمام،

خط. كر. عن ابن عباس)


RE. 362/11 (Leyse alâ ehli lâ ilâhe illa’llàhu vahşetün fî kubûrihim) “Lâ ilâhe illa’llàh’ın ehli olan, onu söyleyen, ona inanan, ona bağlanan, kimselere kabirlerinde yalnızlık ve sıkıntı çekmek olmayacak.”

Burada sadece, “Kabirlerinde yalnızlık çekmeyecekler.” diyor; ötekisinde “Mahşer yerinde de, dağılım yerlerinde de sıkıntı çekmeyecekler.” diyordu. Nereye gideceklerse mahşer yerinden... Orada üç yer söylüyor, burada sadece “Kabirlerinde sıkıntı çekmeyecekler!” cümlesi var.

(Keennî enzuru ileyhim ize’nfelekati’l-ardu anhüm) Yer



116 Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.V, s.305, no:2814; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XI, s.44; Temmâmü’r-Râzî, el-Fevâid, c.I, s.14, no:13; Abdullah ibn-i Abbas RA’dan.

378

üzerlerinden ayrılıp, dağılıp, açıldığı zaman, onların kabirden kalktıklarını görüyor gibi oluyorum. (Yekùlûne lâ ilàhe illa’llàh) O zaman onlar, ‘Lâ ilàhe illa’llàh’ diyerek kabirlerinden kalkarlar.

(Ve’n-nâsu bühmün) “İnsanlar feci şekilde kapkara iken, onları Lâ ilâhe illa’llah diyerek kabirden çıkıyor gibi görüyorum.” Bühmüm, faul vezni, ef’alin cem’idir. Summün, bukmün, umyün. Sum, esam’ın çoğuludur. Büküm, ebkem’in çoğuludur. Umyün, âmâ’nın çoğuludur. Yani kusur bildiren ef’al veznindeki sıfatların hem müzekkerleri hem müennesleri cemî olduğu zaman faul vezninde gelir.


Esam ne demek? Sağır demek.

Esam’ın müennesi sammâ’u gelir. Fa’lâu geliyor, sıfat-ı müşebbehelerin müennesi. Ebkem’in bekmâu gelir. Âmâ’nın amyâu gelir. Çoğulların ikisi birleşir, faul vezninde umyün, bukmün, summün şeklinde gelir.

Ahmer, müzekkeri; hamra, müennesi. Çoğulu hımr gelir. Hımrun, kırmızılar demek.

Ebhem de, siyahı çok şiddetli olan demek.

“İnsanlar kapkara durumda iken, kapkara halde iken onların topraktan Lâ ilâhe illa’llah diyerek kalktıklarını görüyor gibiyim.” diyor Peygamber Efendimiz ikinci hadis-i şerifte. Onun için, Allah’a hamd ü senâlar olsun, Allah bizi derviş eyledi, Lâ ilâhe illa’llah diyen insanlar eyledi. Vazifemiz bu, mesleğimiz bu; başka insanlardan bizi ayıran özelliğimiz bu. El- hamdü lillâh! Allah diyoruz, Lâ ilâhe illa’llah diyoruz. Çok şükür, el-hamdü lillâh! Bu hadîs-i şerîfleri kaynaklarıyla münkirlere göstermek lâzım.


e. Asıl Zenginlik Gönül Zenginliği


Sondan bir önceki hadis. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:117



117 Buhârî, Sahîh, c.XX, s.79, no:5965; Müslim, Sahîh, c.V, s.268, no:1741; Tirmizî, Sünen, c.VIII, s.377, no:2295; İbn-i Mâce, Sünen, c.XII, s.167, no:4127; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.243, no:7314; Buhàrî, Edebü’l-Müfred, c.I, s.105, no:276; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.II, s.453, no:679; Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.VII, s.203, no:7274; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.VII, s.290, no:10343; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.V, s.404, no3079; Bezzâr, Müsned, c.II, s.437, no:8464; Kudàî,

379

لَيسَ الْغِنٰى عَنْ كَثْرَةِ اْ لعَرَضِ، وَ لٰكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْ سِ (ع. طس. ض. عن أنس)


RE. 362/12 (Leyse’l-gınâ an kesreti’l-aradi, ve lâkinne’l-gınâ gıne’n-nefs.) Bu da Enes ve Ebû Hüreyre RA’dan rivayet edilmiş, muteber kaynaklarda geçen bir hadîs-i şerîf: (Leyse’l-gınâ an kesreti’l-aradi) “Zenginlik, malın mülkün, varlığın çokluğu demek değildir. (Velâkinne’l-gınâ gıne’n-nefsi) Asıl zenginlik, gönül zenginliğidir.” Asıl zenginlik mal zenginliği değildir. Malının, mülkünün, eşyasının, varlığının çok olması değildir; gönlünün zengin olmasıdır. Bazı insanlar vardır, nadir ama var; çok ganî gönüllüdür; bir şeyi yoktur, yine de ikram edecek şeyler bulur. Bazı insanlar da vardır, bunların adedi çok; malı vardır, mülkü vardır, vermez, eli titrer. Ver be mübarek, ölmeden evvel ver de sevap kazan! Vermez. Zengin, eli titreyerek... Maydanozu alırken pazarlık yapar. Ya ver, adam biraz fazla kazansın, ne olacak, alt tarafı işte maydanoz satıyor, zavallı... Hamalla pazarlık yapar. Ya adamın burnundan ter akıyor, damlıyor; bırak, biraz fazla ver.


Bizim bir arkadaş vardı, ağabey, bizden büyüklerden; çarşıya gittik, alış veriş yaptık. Soruyor:


Müsnedü’ş-Şihâb, c.II, s.211, no:1207; Tahàvî, Müşkilü’l-Asâr, c.XIII, s.265, no:5283; Hàris, Müsned, c.I, s.487, no:310; İbn-i Asâkir, Mu’cem, c.I, s.48, no:77; Hünnâd, Zühd, c.I, s.339, no:624; Ebü’ş-Şeyh, Emsâl fi’l-Hadîs, c.I, s.114, no:74; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.IV, s.99; Ebû Hüreyre RA’dan.

Bezzâr, Müsned, c.II, s.341, no:7202; Ziyaü’l-Makdîsî, Ehàdîsü’l-Muhtâreh, c.III, s.96, no:2351; Ebü’ş-Şeyh, Emsâl fi’l-Hadîs, c.I, s.114, no:75; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.404, no:7159; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.171, no:2148; Mecmaü’z-Zevâid, c.X, s.312, no:17758; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.249, no:19332.

380

“—Bu kaça?” “—490’a...” “—Öyle şey olur mu, 500 olmaz mı?” diyor.

Adam şaşırıyor, “Benimle alay mı ediyor?” diye. 500 veriyor;

“—Al, 500 lira…” diyor.

Tatlı insan. On kuruşun, beş kuruşun hesabında değil. “Ne demek 490; işte 500, üstü sende kalsın!” deyiveriyorlar, bahşiş oluyor.

Tabii insanın zengin olduğu zaman cömertlik yapması normal. Fakat yoklukta cömertlik yapması çok güzel bir şey. Zenginin cömertlik yapması olağan bir şey. Adam burada sofra kuruyormuş, şu kadar insanı doyuruyormuş... Allah vermiş. Ama ötekisi hiçbir şeyi yokken veriyor.


Tıp öğrencisi bana geldi, ben vaaz verdim böyle bir camide, mikroskopunu getirmiş. “—Hocam, şunu kabul buyurun.” dedi.

“—Ne olacak?” dedim.

“—Bunu satın, hayrâta hasenâta harcayın!”

381

“—Evlâdım, sen doktor olacaksın. Bu şey sende kalsın. Sen bununla çalış, tıp ilmini güzel öğren. Sen mezun olduğun zaman hayrını hasenâtını yaparsın. Allah kabul etsin, al!” dedim, iade ettim.

Çocuğun bir mikroskopu var, para yerine getirmiş onu veriyor.

Yüzüğünü çıkartıyor kız, bileziğini gönderiyor: “—Hocam alın bunu, vakıfta harcayın!” diye.

Gönlü güzel! Kimisi de var; yanında konuşuyorsun, anlatıyorsun: “—Şöyle ihtiyaç var, bu kadar fakir talebe var, şu iş olacak, bu iş olacak...”

Hiç anlar gibi görünmüyor. Anlıyor, anlar gibi görünmüyor, yanaşmıyor.


Bizim İskenderpaşa camiinin, kıbleye döndüğünüz zaman sağ tarafında sekiz-dokuz tane ev vardı. Arka tarafı arsaydı, çöplüktü; biz cemaat olarak binayı yaptık, evler kaldı. Bu evleri satın alacağız, camiyi büyüteceğiz. Ben vaazda söylüyorum:

“—Ey cemaat-i müslimîn! Bakın camimiz dolu, terliyorsunuz, sığmıyorsunuz. Hayır hasenât yapın, şu evleri satın alın, camiye katın. Ben sizden para istemiyorum, ben de yardım yapacağım...” Hocalıktan istifa edeceğim geldiği zamanlar olmuştur...

Hiç hareket yok gibi... Geliyor zavallı fukarâ öğrenci, bursunun yarısını veriyor. Öbür tarafta çok zenginler var, hepsini bir seferde alır; almıyor! ……………………..

Allah hepinizden razı olsun… Sübhâne rabbinâ rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn. Ve selâmün âle’l- mürselîn. Ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn. el-fâtihah!


20. 04. 1996 - Medine (2)

382
13. DÜNYA, İMTİHAN DÜNYASI
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0