17. ULÜ’LEMRE İTAAT EDİN!

18. KUR’AN-I KERİM’İN ÖNEMİ



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ hayrı halkıhî muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn...

Emmâ ba’dü, fa’lemû eyyühe’l-ihvân; feinne efdale’l-kitâbi kitâbu’llàh, ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin salla’llàhu aleyhi ve selem... Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ, ve külle muhdesin bid’ah, ve külle bid’atin dalâleh, ve külle dalâletin ve sàhibehâ fi’n-nâr... Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi salla’llàhu aleyhi ve selleme ennehû kàl:


عَليْكُمْ بِتَعَلُّمِ اْلقُرْآنَ، وَكَثْرَةُ تِلاَوَتِهِ، وَكَثْرَةُ عَجَائِبِهِ، تَنَالُونَ بِهِ الدَّرَجَاتِ فِي الجَنَّةِ (أبو الشيخ، وأبو نعيم عن علي)


RE. 319/1 (Aleyküm bi-teallümi’l-kur’ân, ve kesretü tilâvetihî, ve kesretü acâibihî, tenâlûne bihi’d-derecâti fi’l-cenneh) Sadaka rasûlü’llàh, fî mâ kàl, ev kemà kàl.


Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Üstadımız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi Rh.A’in tasnif eylemiş olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs isimli hadis kitabının, ayın faslından hadis-i şerifleri okumağa devam edeceğiz.

Hadislerin izahına geçmeden önce, evvelen ve hâssaten peygamberimiz, rehberimiz, numûne-i imtisâlimiz Efendimiz Muhammed-i Mustafâ SAS Hazretleri’nin mübarek ruh-u saadetleri için; onun temiz sülalesinin, sülâle-i tâhirenin, ashabının, etbâının ruhları için; ulemâ-i dînin ruhları için, hâssaten ashâb-ı kirâm —rıdvânu’llahi aleyhim ecmaîn— hazerâtından hocamız, üstadımız Muhammed Zâhid el-Bursevî

557

Hazretleri’nin zamanına kadar güzerân eylemiş olan cümle sâdât u meşâyihımız ve hulefasının ruhları için;

Bu hadis-i şerif kitabının tasnifini yapmış olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hazretleri’nin ruhu için, hocalarının, talebelerinin ruhları için; eserin içindeki hadis-i şeriflerin bize kadar ulaşmasında emeği geçmiş olan cümle ruvâtın, hadis ravilerinin ve ulemânın ruhları için;

Şu yağmurlu günde, bu sıkışık mahalde, Peygamber Efendimiz’e şevkinden, muhabbetinden, hadis-i şeriflere karşı rağbetinden dolayı uzaktan yakından şu meclise gelip bu hadis-i şerifleri dinlemek üzere şurada toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin ahirete irtihal eylemiş bulunan cümle yakınlarının, babalarının, analarının, dedelerinin, ninelerinin, akrabalarının ruhları için, bir hediyye-i Kur’âniyye olmak üzere, bir Fatiha, üç İhlâs-ı Şerif okuyalım, öyle başlayalım:

................................


a. Kur’an-ı Kerim’i Öğrenin!


Memleketimizde bir kısım insanlar var, “Biz Alevîyiz!” diyorlar, “Hazret-i Ali Efendimiz’e mensubuz!” diyorlar. Alevî

demek, Hazret-i Ali Efendimiz’e mensup demek. Bekrî demek, Hazret-i Ebû Bekir’e mensup demek. Ömerî demek, Hazret-i Ömer Efendimiz’e mensup demek. Osmânî demek, Hazret-i Osman Efendimiz’e mensup demek.

Meselâ, hatt-ı Osmânî ile yazılmış Kur’an-ı Kerim’e uygun olsun diyorlar. Ne demek? Hazret-i Osman’ın hattıyla yazılmış olan, o cümle diyarlara gönderilmiş olan Kur’an-ı Kerim’e uygun olsun demek.

Ona mensubiyet iddia ediyorlar. Onu seviyorlarsa bakın Hazret-i Ali Efendimiz RA, KV, Peygamber SAS Efendimiz’in ne söylediğini bize nakleylemiş. Peygamber Efendimiz’in hadisi, nakleden Hazret-i Ali Efendimiz RA:198



198 Ebû Nuaym, Ahbâr-ı Isfahan, c.VII, s.440, no:40704; Hz. Ali RA’dan.

558

عَليْكُمْ بِتَعَلُّمِ اْلقُرْآنَ، وَكَثْرَةُ تِلاَوَتِهِ، وَكَثْرَةُ عَجَائِبِهِ، تَنَالُونَ بِهِ


الدَّرَجَاتِ فِي الجَنَّةِ (أبو الشيخ، وأبو نعيم عن علي)


RE. 319/1 (Aleyküm bi-teallümi’l-kur’ân) “Size Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi tavsiye ederim. Bu boynunuza borç olsun, aslî vazifeniz olsun! (Ve kesretü tilâvetihî) Çok okumak da boynunuza borç olsun! (Ve kesretü acâibihî) Ve onun şâyân-ı taaccüb ilimleri ihtivâ eden, şâyân-ı taaccüb hikmetleri ihtivâ eden, insanın imanını arttıran o müstesnâ, akıl almayan, gönüllere sürûr bahşeden acaip, şâyân-ı taaccüb şeylerini çok çok okumanızı tavsiye ederim. (Tenâlûne bihi’d-derecâti fi’l-cenneh) Bu suretle, bu sayede cennette derecelere erişirsiniz.” Bir daha toparlayıp söylemek gerekirse, Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

“—Size Kur’an-ı Kerim’i öğrenmenizi ve onu çokça okumanızı, içindeki şâyân-ı taaccüb, hayran kalınacak bilgileri, mâlumatı, ayet-i kerimeleri çokça mütalaa eylemenizi tavsiye ederim; bu sizin boynunuza borç olsun! Böyle yaparsanız, cennette yüksek derecelere nâil olursunuz.”


Kur’an-ı Kerim, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin biz mahlûkatına hüccetidir. Biz onunla sorgu suale çekileceğiz. Mahkemede onunla mes’ul olacağız. Hani,

“—Çocuklar! Önümüzdeki hafta imtihan olacak.” dedi mi hoca mektepte;

“—Hocam nereden nereye kadar soracaksınız? Kitabın kaçıncı sayfasından kaçıncı sayfasına kadar mes’ulüz bu yazılıda?” diye hemen sorarlar çocuklar lisede, üniversitede...

“—İşte 1. sayfasından 76. sayfasına kadar mes’ul tuttum.” gibi


Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.825, no:2368 ve c.II, s.402, no:4030; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIV, s.294, no:14331.

559

bir cevap verir hoca.

Çocuklar orasına çalışır. Öbür imtihanda 76. sayfadan 152. sayfaya kadar filan gibi böyle...

Allah-u Teàlâ Hazretleri de bizi Kur’an’dan mes’ul tutacak: “—Ey kullarım! Ben size kitap göndermedim mi, okumadınız mı içindeki emirleri yasakları? Bunlardan hangisiyle ne miktarda amel ettiniz? O tavsiyelerimden ne kadarını tuttunuz?” diye soracak.

İşte imtihan kitabı, işte siz… Yâni, oradan soracak Allah-u Teàlâ Hazretleri. Sorular, sualler oradan gelecek. Ona göre hepimiz hazırlanalım!


b. Cennetteki Dereceler


Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin kelâmı. İnsan kemâle eriştiği nisbette Kur’an-ı Kerim’den zevk alması da artacak ve en yüksek evliyanın en yüksek zevki, en tatlı ibadeti Kur’an-ı Kerim... Kur’an-ı Kerim tilavetinin de en güzel olduğu yer namaz... Çünkü namaz, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin huzuru.

İnsan namaza durmuş, hıfzında ne kadar çok Kur’an-ı Kerim varsa, o Kur’an-ı Kerim’i okuyabildiği kadar okuyor. Çok garip şeyler anlatıyorlar: İmâm-ı Rabbânî KS Hazretleri bir gecede iki rekât namaz kılarmış. Birinci rekâtta Kur’an’ın yarısını okurmuş, ikinci rekâtta öbür yarısını okurmuş. Yâni, Müceddîd-i elfi sânî ne demek, o lakabı almak kolay mı? İkinci binin müceddidi öyle oluyor demek ki.. Allah her yüzyılda bu dini yeniden, günün şartlarına uygun bir şekilde insanlara anlatacak, ahkâmı değişik bir şekilde o zamanın insanlarına izah edecek bir müceddid, yenileyici, tazeleyici, takviye edici bir kul gönderiyor, bir âlim gönderiyor. Hadis-i şerifte böyle bildirmiş. O ikinci binin müceddidi. Yâni birinci bin bitmiş, ikinci binin müceddidi. Bak böyle olunuyor. Kur’an-ı Kerim’i ne kadar çok bilirse insan, o kadar çok derecesi yüksek olacak.

560

Geçtiğimiz haftalardaki hadis-i şerifler eğer hatırınızda

kalıyor ise... Hatırda kalması için, not almak lâzım, veyahut çok kuvvetli bir hafıza olması lâzım! O taze hafızalar bizde yok.

Varmış eskiden öyle hafızalar. Peygamber Efendimiz’in hadisini dinlermiş, öbür tarafta şöyle duydum diye nakledermiş ama, bizim hafızalarımız güve yeniği gibi, perişan... Radyo, gazete, televizyon, eğlence, sinema, tiyatro... Hafızalarımızı güve yeniği gibi delik deşik etmiş. Lüzumsuz bilgilerle, artist isimleriyle, futbolcu isimleriyle, işe yaramaz malzeme ile hafızamızı yormuşuz, yıpratmışız. Onun için, yazmak lâzım! Orada diyordu ki:199


عَدَدُ دَرَجِ الْجَنِّة عَددُ آيِ الْ قُرْآنِ؛ فَمَنْ دَخَلَ الجَنَّة مِنْ أَهْلِ الْقُرْآنِ،



199 Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.II, s.347, no:1998; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.58, no:4158; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.X, s.466, no:30572; Hz. Aişe RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.793, no:2273; Camiu’l-Ehàdîs, c.XIV, s.182, no:14078; RE. 123/11.

561

فَلَيْسَ فَوْقَهُ دَرَجَةً (هب. عن عائشة)


(Adedü dereci’l-cenneti adedü âyi’l-kur’ân) [Cennetteki dereceler Kur’an-ı Kerim’in ayetleri sayısıncadır. (Femen dehale’l- cennete min ehli’l-kur’ân, feleyse fevkahû dereceh) Kim ehl-i Kur’an olarak cennete girerse, onun derecesinden üstün derece yoktur.]

Kim Kur’an-ı Kerim’in tüm ayetlerinin içindeki hakikatleri kendisinde tahakkuk ettirirse, o cennetin en yüksek derecesine çıkacak.

Onun için, cennetin derecelerini burada zikrediyor. Onlar sayesinde cennette derecelere nail olursunuz. Ne kadar çok ayet bilirseniz, ne kadar çok ayeti kendi içinize sindirebilmişseniz, ne kadar çok ayetin ahkâmına göre kendinizi, hayatınızı tanzim edip de o Kur’an ayetini kendinize hal edinebilmişseniz, dereceniz o kadar yüksek olacak.


Rasûlüllah SAS Efendimiz’i zevcât-ı tâhirâttan Hazret-i Aişe Validemiz’e sordular:

“—Nasıldı Rasûlüllah’ın ahlâkı ey mü’minlerin anası?” diye Hazret-i Aişe Validemiz’e sordular. Hepimizin anası, müslümanların anası... Dedi ki:

“—Sen Kur’an okumaz mısın?


كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ(حم. م. د. عن عائشة)


RE. 543/6 (Kâne hulükuhü’l-kur’ân)200 “Onun ahlâkı Kur’an-ı



200 Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.VI, s.163, no:25341; Buhàrî, Edebü’l- Müfred, c.I, s.115, no:308; Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.I, s.30, no:72; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.II, s.154, no:1428; Hz. Aişe RA’dan.

Lafız farkıyla: Müslim, Sahîh, c.I, s.512, no:746; Ebû Dâvud, Sünen, c.I, s.426, no:1342; Dârimî, Sünen, c.I, s.410, no:1475; İbn-i Huzeyme, Sahîh, c.II, s.171, no:1127; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.VI, s.292, no:2551; Beyhakî, Sünenü’l- Kübrâ, c.II, s.499, no:4413; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.I, s.168, no:425;

562

Kerim idi.” Baştan aşağı Kur’an-ı Kerim…


Yine hatırlayacaksınız geçtiğimiz derslerden. Diyor ki ashabdan bazısı:

“—Yâ Rasûlüllah! Biz seninle Kur’an-ı Kerim okuduğumuz zaman başka oluyoruz, bir hal geliyor bize, yalnızken o hali hissedemiyoruz.”

Diyor ki:

“—Siz böyle okuyorsunuz Kur’an’ı. Hızlı, geçip gidiyorsunuz. Ben ayetlerini tedebbür ediyorum, her ayetin manasını düşünüyorum. Nimet ayetleri, lütuf ayetleri, ihsân ayetleri, mükâfat ayetleri geçtikçe onları talep ediyorum. Gazab ayetleri geldikçe, onlardan Allah’a sığınıyorum. Gözyaşı ile dinliyorum. Gönül ile, iştirak ederek dinliyorum.” diye buyurmuş.


Demek ki, Kur’an-ı Kerim bizim her şeyimiz. Dünya ve ahiretimizin sermayesi. Bir şeyin çok zikredilmesi şeylik uyandırmasın. Yâni, Kur’an-ı Kerim’e ne kadar çok gayret sarf edersek, o kadar ileri gideriz. Fakat —Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri affeylesin, gayret versin— o kadar da eksik durumdayız Kur’an-ı Kerim hususunda… Okumakta eksiğimiz var, hıfzda eksiğimiz var, eksiklerimiz çok...

Allah-u Teàlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’ini, kelâm-ı kadîmini bizlere sevdirsin ve Kur’an-ı Kerim’i hıfz eylemeyi nasib eylesin... İçindeki ahkâmı tatbik etmeği nasib eylesin...


Kur’an-ı Kerim bir kitaptır ama, ahirette davacı olacakmış bazı kimselerden. Bir hadis-i şerifi yine hatırlarsınız eski derslerden:

“—Nice Kur’an-ı Kerim okuyanlar vardır ki, Kur’an ona lânet eder.”

Lâneti vardır, şefaati vardır Kur’an-ı Kerim’in. Ahirette bizden


İbn-i Sa’d, Tabakàtü’l-Kübrâ, c.I, s.364; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk; c.III, s.382; Hz. Aişe RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.VII, s.255, no:18378 ve s.380, no:18718.

563

davacı olmasın, bize şefaatçi olsun, Kur’an-ı Kerim bizden hoşnut olsun...

Yâni, çok önemli bir mevzu ama, artık bu kadar söyleyeyim de siz gerisini anlayın! Çocuklarınıza Kur’an öğretin, Kur’an öğreterek yetiştirin! Kendi eksikliğinizi tamamlayın! Akşamları bırakın, kapatın televizyonu, Kur’an-ı Kerim çalışın! Kur’an-ı Kerim’i öğrenin, mânâsını öğrenin, biraz ezberleyin! Bildiğiniz ezberleri hanımınıza okuyun, hanımız size okusun; ezberinizi düzeltin, eksiklerinizi, kusurlarınızı düzeltin! Biraz Kur’an’a çalışın!


c. Ahlâkınız Güzel Olsun!


Yine Hazret-i Ali Efendimiz’den. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:201


عَلَيْكُمْ بِحُسْنِ الْخُلُقِ، فَإِنَّهُ فِي الْجَنَّةِ لاَ مَحَالَةَ؛ وَإِيَّاكُمْ وَسُوءَ اْلخُلُقِ،


فَإِنَّهُ فِي النَّارِ لاَ مَحَالَةَ (ابن لال عن علي، وفيه داود بن سليمان)


RE. 319/2 (Aleyküm bi-hüsni’l-huluki, feinnehû fi’l-cenneti lâ mehàlete; ve iyyâküm ve sûe’l-huluki, feinnehû fi’n-nâri lâ mehàlete)

(Aleyküm bi-hüsni’l-huluki) “Sizlere güzel huylu olmayı tavsiye ederim. Boynunuza borç olsun ki, güzel huylu olasınız. Ahlâkınız güzel olsun.” Neden? (Feinnehû fi’l-cenneti lâ mahâlete) “Hiç şüphe yok ki, güzel huy cennettedir.”

“Güzel huy cennettedir” ne demek? Yâni, insan güzel huya sahip olursa, o sayede cennete dahil olur, Allah’ın lütuflarına erer. Ahiretin ebedî nimetlerine, lezzetlerine; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin hatır ve hayaline gelemeyen,



201 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.19, no:4033; Hz. Ali RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.18, no:5233; Câmiu’l-Ehàdîs, c.XIV, s.294, no:14333.

564

dillerin tasvire kàdir olamadığı nimetlere erer, güzel huy sayesinde…

(Ve iyyâküm ve sûe’l-huluki) “Sakın kötü huylu olmayın, kötü huydan çokça sakının. Kötü huydan çokça sakının. (Feinnehû fi’n- nâri lâ mahâlete) Hiç şek şüphe yok ki o da cehennemdedir. Kötü huy cehennemdedir ne demek? Üzerinde kötü huylar bulunan kimseler o kötü huylar sebebiyle cehenneme girecek demektir.”


Şimdi iyi huylu olmak için bir yola giriyoruz. “Tamam, tevbe ettim yâ Rabbi, bundan sonra sana iyi kul olacağım, günde şu kadar tesbih çekeceğim, şöyle yapacağım, böyle yapacağım...” diyoruz. Niyet ediyoruz iyi huylu olmağa, hak yoluna girmeğe, giriyoruz. Fakat bu ahlâk, iyi huylar meselesine gereken ehemmiyeti vermiyoruz, eski huylar aynen devam ediyor. “Eski hamam, eski tas...” dedikleri gibi, aynen eski kızgınlık, eski kin, eski tembellik, eski gevşeklik, eski laubalilik...

E hani seneden seneye değil de, günden güne müslüman farklı olacaktı hani? Hani Peygamber Efendimiz:202


مَنِ اسْتَوٰى يَوْمَاهُ فَهُوَ مَغْبُونٌ (الديلمي عن علي)


(Meni’stevâ yevmâhu fehüve mağbûnun) “İki günü bile birbiriyle müsavi olursa, insan ziyandadır.” buyurmamış mıydı?

Her gün biraz daha bir şey eklemememiz lâzım değil mi ahiret sermayemize? Her gün biraz daha üzerimizdeki kötülükleri atıp, iyilikleri alıp da belli bir yüksek noktaya ulaşmamız lâzım değil mi? Eriştik mi yoksa? Bitti mi? Merhaleler bitti de, yâni insan-ı kâmil mi olduk? Kızgınlık, kin, gazap, kibir, ücub, tembellik, gevşeklik, bir sürü kötü huy var... Hased, riya... Bir sürü kötü huy var. Bunların



202 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.611, no:5910; Hz. Ali RA’dan. Keşfü’l- Hafâ, c.II, s.1403, no:2406.

Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.VIII, s.35; Hasan-ı Basrî Rh.A’ten. İbn-i Ebi’d-Dünyâ, el-Menâmât, c.I, s.116, no:243. Hatîb-i Bağdâdî, İktizâü’l-İlm, c.I, s.112, no:196.

565

hepsi insanı cehenneme götürücü şeyler. Hatta bazısı, insanın başka sebepler de kazanmış olduğu iyiliklerini bile mahvediyor. Meselâ, hased... Hasedden ben o kadar çok korkuyorum ki... Çünkü insanın başka şeyle, meselâ namaz kılmakla, oruç tutmakla, tesbih çekmekle kazanmış olduğu öbür sermayeyi bile yakıyor:203


الْحَسَدُ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ، كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ (د. هب. عن أبي هريرة؛ ه . ع . ش. هب. والديلمي عن أنس)


RE. 202/17 (El-hasedü ye’külü’l-hasenât, kemâ te’külü’n-nâru’l- hatab) “Ateşin odunları yakıp kül ettiği, bitirdiği gibi, hased de insanın iyiliklerini yakar, kül eder.”

Yâni, hasedden dolayı defterin bir kenarına sadece günah yazılmıyor; insanın hasenâtı da yanıyor, yapmış olduğu iyilikler de gidiyor. Sen, “Benim sermayem orada birikti.” diyorsun, “Şu kadar namazım var, bu kadar hatmim var, şu kadar sadakam var, bu kadar hayrım var.” Diyorsun. Gidiyor. Odunun yanıp da kül



203 Ebû Dâvud, Sünen, c.II s.693, no:4903; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.V, s.266, no:6608; Abd ibn-i Humeyd, Müsned, c.I, s.418, no:1430; Ebû Hüreyre RA’dan.

İbn-i Mâce, Sünen, c.II, s.1408, no:4210; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.VI, s.330, no:3656; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.V, s.330, no:26594; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.V, s.267, no:6610; Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.II, s.136, no:1049; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.2, s.159, no:2812; İbn-i Abdi’l-Ber, Temhîd, c.VI, s.124; İbn- i Adiy, el-Kâmil, c.V, s.247; Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.II, s.227; İbn-i Asâkir, Târih-i Dımeşk, c.LIV, s.170; Enes RA’dan.

Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.II, s.136, no:1048; Abdullah ibn-i Ömer RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.833, no:7438; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.117, no:1132.

Ebû Dâvud, Sünen, c.II s.693, no:4903; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.V, s.266, no:6608; Abd ibn-i Humeyd, Müsned, c.I, s.418, no:1430; Ebû Hüreyre RA’dan.

İbn-i Mâce, Sünen, c.II, s.1408, no:4210; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.VI, s.330, no:3656; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.V, s.330, no:26594; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.V, s.267, no:6610; Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.II, s.136, no:1049; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.2, s.159, no:2812; İbn-i Abdi’l-Ber, Temhîd, c.VI, s.124; İbn- i Adiy, el-Kâmil, c.V, s.247; Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.II, s.227; İbn-i Asâkir, Târih-i Dımeşk, c.LIV, s.170; Enes RA’dan.

Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.II, s.136, no:1048; Abdullah ibn-i Ömer RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.833, no:7438; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.117, no:1132.

566

olduğu gibi gidiyor.

Onun için, bu kötü huylara çok dikkat etmemiz lâzım. Tasavvufun gayesi, dervişliğin gayesi de bir bakıma bu huyları düzeltmektir. Dünyaya bakan yüzü, dünyaya bakan tarafı, gayesi insanın ahlâkını güzelleştirmesidir. Ahirete bakan tarafı da, insanın Mevlâ’sını tanımasıdır, ma’rifetullaha, muhabbetullaha ermesidir.


Onun için, her birimiz güzel ahlâk nümûnesi olabilmemiz lâzım. Sözümüzle, sohbetimizle, dürüstlüğümüzle, doğruluğumuzla, halimizle, tevâzuumuzla, adâletimizle, iyilikseverliğimizle, geçimliliğimizle numûne olmamız lâzım! Hepimiz buna gayret edelim. Yâni, sizden birinizin karısıyla geçimsizliği, kocasıyla geçimsizliği, kardeşiyle, babasıyla, anasıyla geçimsizliği, komşuyla sıkıntısı, ortağıyla, bilmem nesi... Yâni, bunlar olmasın artık inşâallah!

Tabii bazen de mümkün olmuyor. İnsan ne kadar çırpınsa... Hani şeye benziyor bu. Araba kullanırken bazen sen ne kadar iyi kaidelere riâyet etsen, gelip karşıdan bir araba çarpar. Adam ya sarhoştur, ya teknik bir arıza vardır arabasında, ya işte bir gafletine gelmiştir... o çarpar. O zaman çare yok da mümkün olduğu kadar bizden bir şikayet çıkmasın.

Allah cümlemizi ahlâk-ı hamîde, ahlâk-ı hasene sahibi eylesin... Çünkü Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:

“—Ben güzel huyları tamamlamak için gönderildim.”

Niçin peygamber gönderildi? Güzel huyları tamamlamak için. Bize öğretip hiç bir eksik kalmasın, insanlar acaba güzel huydan bilmedikleri bir şey kaldı mı diye tereddüde düşmesinler, hepsini Rasûlüllah öğretti, işte ona uyarsak güzel huylu oluruz diye onları tamamlamak için Allah bize peygamber göndermiş. Öyle buyuruyor:204



204 Hàkim, Müstedrek, c.II, s.670, no:4221; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.X, s.191, no:20571; Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.II, s.192, no:1165; Temmâmü’r-Râzî, el-Fevâid, c.I, s.122, no:276; Ebû Hüreyre RA’dan.

567

بُعِثْتُ لأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الأَخْلاَ قِ (ك. ق. عن أبي هريرة)


(Buistü li-ütemmime mekârime’l-ahlâki) “Ben güzel ahlâkı, asil ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

Eski peygamberler de getirmişler Allah’ın emirlerini, insanlara öğretmişler ama, bizim peygamberimiz tamamlamış hepsini. Onun için, Peygamber SAS Efendimiz’i öğreneceğiz. Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde bulacağız güzel ahlâkı… Kur’an-ı Kerim’de, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde bulacağız güzel ahlâkı…


Bir şey daha var: Sizleri tabii o husustan tenzih ederim. Sakın ha Kur’an-ı Kerim ile ayet-i kerimelerin hükümleriyle Peygamber SAS Efendimiz’in sünnetini ayırmayın!

“—Efendim bana Kur’an yeter!”

Böyle saçma şey yok!

“—Efendim hadis-i şeriflerde ihtilaflar var.”

Aklı niye vermiş Allah? Eğri sözleri doğrularından ayırt et! Ulemamız ayırmış. Sağlam alimlerin eteğine yapış! Büyük alimlerin, müttakî alimlerin kitaplarından oku.


Sakın ha, “Ben ayeti anlarım ama, hadise karışmam.” deme! Çünkü müsteşrikler öyle diyorlar. Bu dini bozmak isteyenler, Avrupalılar, gâvurlar, bizim dinimizi tetkik edenler hadis-i şeriflere en çok takılıyorlar. Neden? Hadis-i şerif müslümanı müslüman yapıyor. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in mücmelini tefsir ediyor, muttasılını mufassal ediyor.


Lafız farkıyla: İmam Mâlik, Muvatta’ (Rivâyet-i Yahyâ), c.II, s.904, no:1609; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.381, no:8939; Buhàrî, Edebü’l-Müfred, c.I, s.104, no:273; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.VI, s.230, no:7977; İbn-i Sa’d, Tabakàtü’l- Kübrâ, c.I, s.192; Buhàrî, Târih-i Kebîr, c.VII, s.188, no:835; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XIX, s.252; Ebû Hüreyre RA’dan.

İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.VI, s.324, no:31773; Zeyd ibn-i Eslem RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.33, no:5217 ve c.XI, s.559, no:31969; Keşfü’l-Hafâ,c.I, s.243, no:638 ve s.339, no:916.

568

Kur’an-ı Kerim’de namaz kılın demiş, namazın teferruatını anlatmamış. Kur’an-ı Kerim’in içinde abdest nasıl alınacak, namazın rükûsu, şeyi nasıl olacak ona dair küçük teferruat yok. Peygamber Efendimiz’in hayatında var. Onun için sakın ha! Var şimdi bu devirde böyle sivri zekâlar var. Bizim cemiyetimizin içinde de Avrupalının ağzına bakıp:

“—Efendim hadis-i şerifler, hık mık...”

Böyle bir şeyler söylemek istiyor, tam da bilemiyor cahil olduğundan, cesaret de edemiyor, müslümanlardan da korkuyor galiba. Ama hadis-i şeriflere gölge düşürmeğe çalışıyor.


Sakın ha! Rasûlüllah getirdi. Kur’an-ı Kerim’i bile Rasûlüllah getirdi bize. Kim getirdi? Rasûlüllah getirdi. Rasûlüllah’ın üzerine indi Kur’an-ı Kerim. Kur’an-ı Kerim’i o anlattı bize. Onun için, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi ve Kur’an-ı Kerim’in ayetleri... Bizim iki rehberimiz var. İki tane şeyimiz var. Dinimizin iki membaı var. Öteki ahkâm kaynakları da ona râcîdir. İki esaslı temelimiz var.

Sakın ha hadis-i şeriflere yan bakmayın! Hadis-i şerifler müslüman ümmetini müslüman ümmeti yapan bilgilerdir. Beni dünyanın neresinde olursa olsun öteki müslüman ile aynı yapan, ısındıran, seviştiren, el ele tutuşturan, bağdaştıran, buradaki müslümanın kalbini Afganistan’da çarpışan müslümanın kalbiyle birleştiren duygular, kardeşlik, aynı kültür... İşte o hadis-i şerif ile sağlanıyor. Sakın ha hadis-i şerifleri şey yapmayın.

Çokça okuyun ehâdis-i şerîfeyi. Peygamber SAS Efendimiz’e bizim en büyük hizmetimiz, onun sözlerini dinlemektir. Onun hadis-i şeriflerini dinleyip, ona uymaktır. Sevgimizin en büyük alâmeti, hadis-i şeriflerini okumak, ümmetine hizmet etmektir. Güzel ahlâkının da bütün menbaı Peygamber Efendimiz’in hadis-i şerifleridir, onları okuyalım.


d. Taranmayı Tavsiye Ederim

569

Bakın ne kadar güzel şeylerle karşılaşıyoruz her zaman:205


عَلَيْكُمْ بِالْمُشْطِ، فَإِنَّهُ يَذْهَبُ بِالْغَمِّ وَالْوَبَاءِ وَالْفَقْرِ (الديلمي عن علي)


RE. 319/3 (Aleyküm bi’l-müşti, feinnehû yezhebü bi’l-gammi ve’l-vebâi ve’l-fakr.)

Tesadüfen bu da Hazret-i Ali Efendimiz’den. Peygamber SAS Efendimiz bakın ne buyuruyor:

“—Size taranmayı tavsiye ederim.” diyor.

Tabii, o zaman iki şey var. Peygamber Efendimiz bazen saçlarını uzatmış. Kulak memesine kadar uzattığı oluyordu diye söylüyorlar. Bazen de usturayla kesilirmiş saçlar ama, saç olduğu zaman... Sakal zaten var. Sakalı kazımak bu 20. Yüzyıl’da çıktı Ümmet-i Muhammed içinde. Eskiden herkes sakallıydı. Sakalı biten herkesin sakalı vardı. Sakalsızların sakalı yoktu, hanımların filan sakalı yoktu. Ötekilerin sakalı vardı hep... Saç ya usturayla kesilecek, ya da uzatılacak. Saç varsa, taranmayı tavsiye ediyor Efendimiz.

“—Size taranmayı tavsiye ederim. Çünkü bu gamı, kederi giderir; vebayı önler, fakirliği önler.” diyor Peygamber Efendimiz.


Peygamber SAS Efendimiz yanında misvak bulundururdu, ayna bulundururdu, tarak bulundururdu, derbeder değildi. Mütevazı idi ama pırıl pırıldı, paktı, tertemizdi... Gül gibiydi teni, mis gibiydi kokusu, tertemiz bir görünüşü... Düzeltirdi yâni her şeyini.

Kapıya birisi gelmiş... Çıkmadan evvel şöyle —ayna da yok tabii— su birikintisinde saçlarını düzeltmiş. Hazret-i Aişe Validemiz diyor ki:

“—Yâ Rasûlüllah bu ne hal?” “—Allah temiz, intizamlı olmayı, görünüşü güzel olmayı sever.” diyor.



205 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.23, no:4043; Hz. Ali RA’dan.

Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIV, s.292, no:14327; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.1536, no:2539.

570

E şimdi işte ne kadar güzel bak Peygamber Efendimiz hiç bir şeyi ihmal etmiş mi? Şimdi saçı sakalı birbirine karışmış, bıyığı uzamış, ağzın içine girmiş, pis pasaklı insanları düşünün meselâ... Sünnet-i seniyyeyi iyi okusa öyle yapmayacak.

İnsan fakir olabilir... Bir hamama gidersin... Hamama gidecek paran yoksa bir çeşmenin kenarında, bir denizde, şurada burada yıkanırsın, gene temiz olursun. Yıpranmış olur, eski olabilir; pis olmaz müslüman. Temiz olur her bakımdan. Çünkü dinimiz temizlik dini. Tarağa varıncaya kadar bak böyle malumat ve emir var.


e. Savaşa Hazırlıklı Olun!


Bu hadis-i şerif, bize harp aletlerini tavsiye ediyor:206


عَلَيْكُمْ بِالْقَنَا، وَالْقِسِيِّ الْعَرَبِيَّةِ؛ فَإِنَّ بِهَا يُعِزُّ الله دِينَكُمْ، وَيَفْتَحُ


لَكُمُ الْبِلاَدَ (طب. عن عبد الله بن بسر)


RE. 319/4 (Aleyküm bi’l-kanâ, ve’l-kısiyyi’l-arabiyyeh; feinne bihâ yüizzu’llahu dîneküm, ve yeftahu lekümü’l-bilâd.)

Kanâ dediği, mızrak denilen alet.

“—Size mızrak kullanmanızı tavsiye ederim.” diyor Peygamber Efendimiz. O devrin şartlarına göre mızrak silahını ve Arapların kısiy dedikleri harb aletini kullanmayı tavsiye ediyor. Onunla karşı tarafa taş vs. atılırmış. “Bu iki aleti tavsiye ederim; çünkü Allah-u Teàlâ Hazretleri İslâmiyet’i bunlarla aziz kılacak ve size çeşitli beldelerin fethini bunlarla müyesser edecek.”

Şimdi, burada tavsiye edilen şey mızrak diye, “Kendimize birer tane mızrak edinelim!” dememek lâzım! Hadis-i şerifin altında yatan mânâya bakmak lâzım! Peygamber SAS Efendimiz,



206 İbn-i Hacer, el-İsâbe, c.IV, s.25, no:4569; Abdullah ibn-i Büsr RA’dan.

Mecmaü’z-Zevâid, c.V, s.488, no:9381; Kenzü’l-Ummâl, c.IV, s.612, no:10896.

571

müslümanların güçlü, kuvvetli, silahlı, sağlam olmasını istiyor. Aciz, câhil, güçsüz, kuvvetsiz, silahsız olmamasını istiyor ve bu silahları edinmeyi tavsiye ediyor

Bu mânâ ayet-i kerimede de vardır:


وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُو


اللهَِّ وَعَدُوَّكُمْ (الأنفال: ٠٦)


(Ve eiddû lehûm mestata’tüm min kuvvetin ve min ribâti’l-hayli türhibûne bihî adüvva’llàhi ve adüvveküm) “Gücünüzün yettiğince düşmanlara karşı kuvvet hazırlayın ve atlar besleyin! Böylece Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı korkutun!” (Enfâl, 8/60) buyruluyor.


Şimdi bizim şu güzel memleketimize göz dikmiş nice düşmanlar var. Bizim de en a’lâ silahları yapmamız lâzım! Niye atom bombasını yapamamışız? Niye kobalt bombasını... Neyse artık bombalar, şeyler... Şimdi nötron bombası varmış, insanları öldürüyormuş; aletleri, evleri filan tahrip etmiyormuş bir patlatıldığı zaman... Amerika’nın elindeymiş o, Avrupa’ya yerleştirmiş, Rusya’yı tehdit ediyormuş... Bu son parlak yıldız tatbikatıyla da Afrika’dan, oralardan Mısır’a, şuraya buraya da yerleştirmiş. Ortadoğu’ya bir harekât yaparsa, Rusya onları engellemesin diye.

Biz aciz, naçiz böyle zavallı milletler olarak kalmışız iki tane süper devletin arasında… Araba yapamayız, uçak yapamayız, kendi imkânlarımızı kullanamayız; petrolümüz var, petrolü çıkartamayız... Her şeyimiz böyle mızmız, perişan.

Öyle olmayacak müslüman. “Senin malın senin başına çalınsın, eksik olsun. Ben senin hiç bir şeyini istemem. Ben her şeyi yaparım evelallah!” diyecek. Kimseye muhtaç olmadan... “Ben ondan para mı dilenirim? Aç dururum. Memleketimde balık var, ot var, et var, ne bileyim her şey var... Ne olacak yâni? Hiç bir şey

572

dilenmem, kâfire el açmam, daha çok çalışırım, daha ileri giderim.” Diyecek. Yâni, bu zihniyeti tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz.


Bu hadis-i şeriften anladığımız: Güçlü kuvvetli olacak müslüman, silahı olacak elinde, düşman güç yetiremeyecek, yan bakamayacak. Nice nice bizim dindaşlarımız, bizim kardeşlerimiz ne zulümlere uğradılar. O sayfayı bir açsak, akşamlara kadar anlatamayız, bitiremeyiz. Öz ve öz bizim diyarlarımız, asırlarca ezanlar okunmuş olan, ecdad kanıyla alınmış olan, hiç bir zaman kâfirin olmamış olan diyarlar şimdi kâfirlerin elinde... Birer ikişer, birer ikişer, birer ikişer elden kaçırmışız. Orta Asya gitmiş, şimdi Afganistan gidiyor, yarın bakarsın İran gider, öbür gün bakarsın bizim memlekete saldırırlar. Kıbrıs’a asker çıkartıyor ötekisi...

Uyumayacağız, uyanık olacağız, güçlü kuvvetli olacağız. Adam bizim duruşumuzdan ürkecek, bize eyvallah etmek zorunda kalacak. Bunu tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz. Hazırlıklı olun diyor yâni.

İzzet, yâni şeref, itibar, yükseklik Allah’ındır, Rasûlüllah’ındır, müslümanlarındır:


وَللهَِِّ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لاَ يَعْلَمُونَ (المنافقون:٨)


(Ve li’llâhi’l-izzetü ve li-rasûlihî ve li’l-mü’minîne ve lâkinne’l- münâfikîne lâ ya’lemûn) “İzzet Allah’ındır.” Hiç şüphe yok… “Rasûlüllah’ındır.” Hiç şüphe yok… “Müslümanlarındır. Fakat münafıklar bilmiyorlar.” (Münâfikùn, 63/8)

Hani nerede o aziz müslümanlar; o izzetli, şerefli, itibarlı, haysiyetli müslümanlar? Dinlerinden uzaklaştıkça, hadis-i şeriflerden uzaklaştıkça, ayet-i kerimeleri anlamaz, bilmez hale geldikçe, ondan sonra birbirlerinden korktukça, bakın neler oldu.

573

Bu kadar olduğuyla da hadi tamam, kâfi desek gene de tehlike var.

Adam Kıbrıs’a asker çıkartıyor, Ege’ye malzeme yığıyor. Beri tarafta tümenlerini getirip sınıra dayıyor... Güçlü kuvvetli olacağız, zayıf olmayacağız.

Hayatta zaten insan Allah’ın emrettiği kadar yaşar. Ne var yâni? Allah ne kadar takdir etmişse yaşayacağız, ondan sonra bir gün gelip nasıl olsa öleceğiz. Kim öldürüyor insanı, kim diriltiyor, kim yaşatıyor?


هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُ (يووس٦٥)


(Hüve yuhyî ve yumît) “Yaşatan da, öldüren de Allah-u Teàlâ Hazretleri.” (Yunus, 10/56) Neden korkuyorsun?

Ölümden korkmanın ölüme faydası var mı? Ölümden kaçmanın ölüme faydası var mı? Sen buradan kaçarsın, kaçtığın yerde bina üzerine yıkılır, orada ölürsün. Ölümüne kaçarsın yâni. Allah’ın takdirinden kaçılır mı?

Onun için, müslüman izzetini bilecek, göğsü dik duracak, kabarık duracak, başı yukarıda olacak. Alnı, bu şerefli alın hiç bir şeyin önünde eğilmez. Bir namazda eğilir. Şu alın bir tek Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne, “Allàhu ekber!” dediği zaman secdede eğilir, başka bir yerde eğilmez. Müslümanın alnı o kadar yüksektir.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bize bizim sahip olduğumuz hazineleri, şerefleri duyursun... Gafletten uyandırsın...


f. Size Tesbih ve Tehlili Tavsiye Ederim!


Bu hadis-i şerif, hanımlara hitaben, tesbih ve zikri tavsiye için îrad buyrulmuş bir hadis-i şeriftir. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki hanımlara:207



207 Tirmizî, Sünen, c.V, s.571, no:3583; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.III, s.122, no:842; Hàkim, Müstedrek, c.I, s.732, no:2007; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.XXV, s.73, no:180; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.II, s.160, no:7656; İshak ibn-i

574

عَلَيْكُنَّ بِالتَّسْبِيحِ، وَالتَّهْلِيلِ، وَالتَّقْدِيسِ، وَاَعْقِدْنَ بِاْلأَنَامِلِ؛


فَإِنَّهُنَّ يَأتِينَ يَوْمَ اْلقِيَامَةِ مَسْؤُولاَتٍ مُسْتَنْطَقَاتٍ؛ وَلاَ تَغْفُلْنَ


فَتُنْسَيْنَ الرَّحْمَةَ (ش. ت. غريب؛ حب. ن. ك. عن هانيء عن بسيرة)


RE. 319/5 (Aleykünne bi’t-tesbîhi, ve’t-tehlîli, ve’t-takdîs, ve a’kıdne bi’l-enâmili, feinnehünne ye’tîne yevme’l-kıyâmeti mes’ûlâtin, ve müstentakàtin, ve lâ tağfulne fetünseyne’r-rahmeh.)

(Aleykünne bi’t-tesbîhi) “Ey hatun kişiler, ey hanımlar, ey müslüman hanımlar! Sizlere “Sübhàna’llah, sübhàna’llah…” demenizi, yâni Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne tesbih eylemenizi tavsiye ederim. (Ve’t-tehlîl) Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni tehlil eylemenizi, yâni “Lâ ilàhe illa’llàh, Lâ ilàhe illa’llàh, Lâ ilàhe illa’llàh” demenizi; (ve’t-takdîs) Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin her türlü noksanlıktan, eksiklikten pâk olduğunu ifade etmenizi, böyle dil ile ifade etmenizi, yâni çeşitli zikirler yapmanızı tavsiye ederim.” diyor Peygamber Efendimiz hanımlara…

“Lâ ilàhe illa’llàh deyin, Sübhàna’llah deyin, Allàhu ekber

deyin! Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni methedici, onun şânına layık sözler ile onu zikredin!” demiş oluyor Peygamber Efendimiz.


سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَ بِيرًا (الإسراء:٣٤)


(Sübhànehû ve teàlâ ammâ yekùlûne ulüvven kebîrâ) [Allah,


Râhaveyh, Musannef, c.V, s.198, no:2; Şeybânî, Âhàd ve Mesânî, c.VI, s.73, no:3285; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gàbe, c.I, s.1425; İbn-i Hacer, el-İsâbe, c.VIII, s.163, no:11883; Yüseyre RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.700, no:2006.

575

zalimlerin söyledikleri şeylerden münezzehtir; son derece yücedir ve uludur.] (İsrâ, 17/43)

Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesi karşısında başkasının bir şey demeğe hiç mecali kalmaz. Demek ki, böyle dediğine göre yapılacak bu.

“—O ayıplayanlar peki ne olacak?” Erbâb-ı zikri, tesbih edeni, Allah diyeni, hû diyeni ayıplayanlar bu hadisleri görsünler de utansınlar. Başlarını önlerine eğsinler. Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. O tavsiye edince, onu yaparız biz.


(Ve a’kidne bi’l-enâmile) “Parmaklarınızın boğumlarıyla sayın!” diyor Peygamber Efendimiz. O zaman tabii fabrikasyon, plastikleri böyle sıkıştırıp sıkıştırıp tesbih yapma imkânı yok, “Parmaklarınızla sayın!” diyor. Demek ki, sayıyı da o şekilde hesaplamak, parmaklarla böyle saymak sevaptır, faydalıdır. Neden? Onu izah ediyor:

(Feinnehünne ye’tîne yevme’l-kıyâmeti mes’ûlâtin müstentakàtin) Bunlardan sorulacak çünkü kıyamet gününde, bunları konuşturacak Allah:

“—Bu kul tesbih çekti mi, bu kul Lâ ilàhe illa’llàh dedi mi, seninle mi saydı?” diye bunları konuşturacak Allah.

Konuşturur... Her şeyi konuşturur. Allah-u Teàlâ Hazretleri kudret-i külliye sahibi. Onun için olmayacak şey var mı? Yâsin Sûresi’nin, sondan bir evvelki sayfasında da aynı şeyler ifade ediliyor:


الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا


كَانُوا يَكْسِبُونَ (يٰس:٥٦)


(El-yevme nahtimu alâ efvâhihim) “O gün insanların, o hesaba çekilen insanların, o şeytana uyan grup var ya, onların ağızlarına mühür vururuz.” diyor Allah-u Teàlâ Hazretleri. (Ve tükellimunâ

576

eydihim ve teşhedü ercülehüm) “Elleri ve ayakları konuşur, şahitlik eder bize... Ağızlarını mühürletiriz, kapattırırız da elleri ayakları konuşur, (bimâ kânû yeksibûn) neler yaptıklarını tıkır tıkır söylerler.” (Yâsin, 36/65)

Ayak diyecek ki:

“—Yâ Rabbi, ben meyhaneye gittim, yürüdüm.”

El diyecek ki:

“—Kadehi ben tuttum, ben kaldırdım, ben içtim... Şu kumarı ben şöyle oynadım, kâğıdı şöyle attım, bilmem neyi böyle yaptım, zarı böyle fırlattım...”

Allah böyle kàdir işte… Bak bu ayet-i kerimeden aynen tercümesini yaptım. Arapça bilen herkes anlamıştır. Siz de Kur’an-ı Kerim meallerine bakın, görün: Ağzı mühürler, elleri ayakları konuşturur, her şeyi konuşturur Allah!

Başka bir sûrede de bildiriliyor ki, azalar böyle aleyhte konuşunca, sahibi diyecek ki azalara:


وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا، قَالُوا أَنْطَقَنَا اللهَُّ الَّذِي أَنْ طَقَ


كُلَّ شَيْءٍ (فصلت:١٢)


(Ve kàlû li-cülûdihim lime şehidtüm aleynâ) “Derilerine: ‘Niye siz bizim aleyhimize böyle şahitlik yaptınız?’ derler. (Kàlû) Onlar da: (Entekana’llahi’llezî enteka külle şey’) ‘Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.’ derler.” (Fussilet, 41/21)

Mümkün mü konuşmaması? Mümkün mü? Mahkeme-i Kübrâ’da bilinen bir gerçeğin zikredilmemesi, saklanması mümkün mü? Allah her şeyi konuşturur. Taşı, toprağı, ağacı konuşturur. Şu caminin halıları konuşur, taşları konuşur, “Bu camide namaz kıldı.” diye.


(Ve lâ tağfulne fetünseyne’r-rahmeh) “Sakın gaflete düşmeyin, sonra rahmetten mahrum olursunuz. Sizin aleyhinize olur.” Demek ki, gaflet rahmetten men eder, rahmeti önler, insanın

577

rahmete mazhar olmasını önler.

Demek ki, Peygamber Efendimiz ne buyurdu bu hadis-i şerifte: Zikredin dedi, gàfil olmayın dedi. Haşr Sûresi’nin sonunda da hatırlarsınız:


وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهََّ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ (الحشر٩١)


(Ve lâ tekûnû ke’llezîne nesu’llàhe feensâhüm enfüsehüm) “Sakın Allah’ı unutanlar gibi olmayın! Allah size kendinizi unutturur o zaman, aklınız başınızdan gider, kendi menfaatinizi göremez duruma gelirsiniz.” (Haşr, 59/19) diye bildiriyor.

Demek ki, ayet-i kerimeye uygun ifadelerle Peygamber Efendimiz anlatmış. O halde dilimizin döndüğünce Lâ ilâhe illa’llah diyeceğiz, Allah’ın birliğini ikrar edeceğiz, tekrar edeceğiz. Sübhâna’llah diyeceğiz, Allah’ın her türlü noksandan münezzeh olduğunu ifade edeceğiz. Allàhu ekber diyeceğiz, “Yâ Rabbi, senden büyük hiçbir varlık yok!” diyeceğiz.


(Allàhu ekberü ve ecellü ve a’zamü min cemîi mâ nehàfu ve nahzer.) “Bizim korktuğumuz, çekindiğimiz her şeyden daha büyük değil mi Allah-u Teàlâ Hazretleri?”

İşte bu hadis-i şerifler kalkarsa, onları okutturmazsan, sayfanın üstüne elini koyarsan, o zaman insanlara dersin ki: Zikir yok, bilmem ne yok, şunu yok, bunu yok... Aldatırsın o zaman insanları. Hadisler oldu mu, aldatamazsın! O zaman, ipliği pazara çıkıyor yalancıların. Onun için hadise çok çatarlar.

Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisini zikreden, nimetlerine şükreden, kendisine kendisinin istediği gibi güzel kulluk eden bahtiyarlardan eylesin cümlemizi...


g. Size İlmi Tavsiye Ederim!


Şimdi bu hadis-i şerifi çok dikkatli bir şeklide dinleyin!

Abdullah ibn-i Abbas RA’dan rivayet edilmiş. Peygamber SAS

578

Efendimiz buyurmuşlar ki:208


عَلَيْكَ بِالْعِلْمِ، فَإِنَّ الْعِلْمَ خَلِيلُ الْمُؤْمِنِ؛ وَالْحِلْمَ وَزِيرُهُ، وَالْعَقْلَ


دَلِيلُهُ، وَالْعَمَلَ قَيِّمُهُ، والرِّفْقَ أَبُوهُ، وَاللِّينَ أَخُوهُ، وَالصَّبْرَ أَمِيرُ


جُنُودِهِ (الحكيم عن ابن عباس)


RE. 319/6 (Aleyke bi’l-ilmi) “Ey Abdullah, sana ilmi tavsiye ederim, ilme sarıl. İlim senin boynunun borcu olsun. Yâni öğren, cahil kalma! (Feinne’l-ilme halîlü’l-mü’min) Çünkü, ilim mü’minin candan dostudur, sırdaş dostudur, samimi arkadaşıdır. Halîl demek, sırdaş dost demek. Her türlü esrarını bilen, her türlü gizli taraflarını da bilen samimi arkadaş vardır ya, içtiği su ayrı gider bir, her şeyde böyle gönüller beraber. Öyle arkadaşıdır mü’minin, has arkadaşıdır. Sana ilmi tavsiye ederim, çünkü ilim mü’minin has arkadaşıdır.

(Ve’l-hilmü vezîrühû) “Hilim, ilmin veziridir.” Yâni ilim padişahsa, ilim böyle en kuvvetli arkadaş, padişah gibi, hükümdar gibi; hilim de onun veziridir.

Hilim ne demek? Kızmamak, feverân etmemek, patlamamak.

“—Birden dayanamadım, patladım.” diyor.

Ben çok yapıyorum. Dua edin bana, Allah beni affeylesin, sizi de affeylesin... Sinirlenmemek, sinirlenecek yerde şöyle kendisine



208 Hakîm-i Tirmizî, Nevâdirü’l-Usûl, c.I, s.210; Abdullah ibn-i Abbas RA’dan.

Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.IV, s.160, no:4659; Hasan-ı Basri RH.A’ten.

Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.I, s.122, no:152; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.69, no:4195; Ebü’d-Derdâ RA’dan.

Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.I, s.122, no:153; İbn-i Hacer, Lisânü’l-Mîzân, c.V, s.342, no:1131; Ebû Hüreyre RA’dan.

Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.69, no:4195; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XV, s.1356, no:43559; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIV, s.362, no:14494.

579

hakim olmak, yavaş yavaş, yutkuna yutkuna, düşüne taşına hareket etmek.


Muaviye RA, çok hilim sahibi insanlardan biriymiş, meşhurmuş. Hatta bir de hikâyesi var: Birkaç kişi suç işlemişler, huzuruna getirilmişler. Demiş ki; şöyle cezalandırın bunu... Bir tanesi söz istemiş, demiş ki:

“—Ey Emîre’l-mü’minîn! Biz bu kabahati işledik. Bu kabahati senden başka birisine karşı işleseydik ne olurdu?”

“—Aynı olurdu. Benim verdiğim gibi verirdi cezayı. Çünkü siz onu hak ettiniz. Sizin yaptığınız işin karşılığı budur.”

O zaman cevabı yapıştırmış, kurnazmış çünkü. Diyor ki:

“—O zaman senin hilim sıfatıyla tanınmanın kıymeti nerede kaldı? Hani sen halim diye tanınmıştın?” Gülmüş...

“—Pekiyi affettim sizi, bir daha yapmayın!” demiş.


Hilim, kızmamak, yâni hikmet ile düşüne taşına hareket etmek. Aklı hakim kılacaksın. Kızınca insan fevrî hareket yapar. Hatta tahmin ediyorum, sporda bile meselâ birbiriyle dövüşürken, güreşirken filan galiba karşı tarafı kızdırır da fevrî hareket yaptırırsa, o zaman daha kolay boşluklarını yakalayıp yenebiliyorlar karşı tarafındakiler. Kızmadan, serinkanlı olmak yâni, düşüne taşına, aklın hikmetin gerektirdiği şekilde hareket etmek gerekiyor.

Demek ki vezîri hilim olduğuna göre, halim de olacağız demek. Hem bilgili olacağız, hem de halim selim olacağız. Böyle asabi bir mizaç, hemen benzin gibi parlayıcı olmayacağız.

Benzin biliyorsunuz çok çabuk parlayan bir şey. Yâni, bazen duyuyoruz, Allah korusun, evinizde de söyleyin elbisenin lekesini silmek için benzini batırıyorlar, batırıyorlar kumaşa… Ütü yapmağa kalktı mı, patlıyor, ev patlıyor yâni. Çünkü buharı evin içine yayılıyor. Burada siliyor, mutfakta kibriti çaktı mı patlıyor. Eve birisi geldi, sigara içmek için çakmak çaktı mı, patlıyor... Yâni, öyle patlayıcı bir madde olmak iyi değil. Halim selim olmak

580

iyi. Benzin gibi çabuk tutuşmamak lâzım!


(Ve’l-aklu delîlühû) “Akıl da rehberidir, kılavuzudur ilmin.” Akılsız ilim sapıtır. Yâni herkesin bir bilgisi bir şeyi vardır ama yanlış tarafa gider. Akıl doğru yolu gösterecek. Bak o taraftan değil, oraya giderken yuvarlanırsın uçuruma. Şu taraftan şöyle gel, şurada çukur var, şuradan dön filan diye sanki araziyi bilen bir insanın ötekisine kılavuzluk etmesi gibi akıl da kılavuzudur.

(Ve’l-amelü kayyimühû) “Amel de muhafızıdır, koruyucusudur, bekçisidir.” Demek ki ilim olacak, ilimle amel edecek insan. İlim o zaman mahfuz kalıyor demek ki. Burada çok ince bir mânâ var. Yâni bildiğinizle amel ettiğiniz zaman ilminiz olduğu yerde kalıyor, aksi takdirde unutuyorsunuz.

Kısa bir misalle yâni pek iyi bir misal belki olmayacak ama anlatmaya çalışayım: Diyelim ki Kur’an-ı Kerim’den bir sûre ezberlediniz farz edelim. O sureyi, amel edip de kullanmazsanız kıldığınız bir namazda, kullanmaya kullanmaya, bir zaman gelir unutursunuz. Ama devamlı okursanız unutulmaz. Hafızlar için de öyle.

Bunun gibi, insan bildiğini tatbik ederse, ilim mahfuz kalıyor. Çünkü, amel ilmin kayyumu.


Sonra Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin bir kanunudur ki, bildiği ile amel eden kimseye Allah bilmediği ilimlerin kapısını açar. Bu şeye benzer: Hani sofrada bir tabak, bir yemek konulmuş insan, iştihası var, çok tatlı olmuş, yedi bitirdi küçük bir tabak... Ondan sonra, ev sahibinin al bakalım şunu da ye demesi gibi. Önünde varken ötekisini vermezler ya, bu bitsin de ondan sonra diye... Bildiğiyle amel ederse insan, Allah ötekisini ihsân ediyor, daha başka ilimleri veriyor. Bildiğiyle amel etmezse... Daha önündekini bitirmedi ki ötekisini de vereyim gibi bir durum oluyor.

Onun için bildiğimizle amel edelim ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri ilmimizi de ziyade etsin. Onun için ilmiyle âmil olan kimseler hakiki âlim oluyor ve yüksek bilgili oluyor. Onun için eski ulemanın seviyesine biz erişemiyoruz. Biz bilgiyi raflarda

581

biriktiriyoruz. Aklımızda başkasına satmak için biriktiriyoruz. Eski alimlerimiz —Allah cümlesinin şefaatine nail eylesin— bildiğini Allah’ın rızasını kazanmak için öğreniyor ve tatbik ediyor; bildiğini tatbik ettiği için de, Allah ona öteki ilimlerin kapısını açıyor. Bizim onların ayağının tozu, toprağı olmamız mümkün olmuyor onun için.

Allah-u Teàlâ bildiğiyle hareket etmeyi cümlemize nasib eylesin...


Demek ki, bir benzetme yapıyor Peygamber Efendimiz. İlim hükümdarsa hilim veziri, halim selimlik. Akıl kılavuzu, delili; amel kayyumu, muhafızı, bekçisi; (ve’r-rıfku ebûhu) mülâyimlik, sert hareket etmemek, yumuşak yumuşak davranmak, rıfk; o da babasıdır diyor. Baba ne demek? Yâni, rıfk sanki onun babası olduğuna göre, ilim rıfkla oluyor, rıfktan çıkıyor. Yâni, böyle rıfk sahibi, yumuşak, tatlı insan ilim sahibi olabiliyor; ilim öyle kimsede oluyor mânâsına.

(Ve’l-lînü ehûhu) “Yumuşaklık da kardeşidir. (Ve’s-sabru emîri cünûdihî) Sabır da ordularının komutanıdır.” diyor. Demek ki Peygamber Efendimiz ilmi tarif etmiş, ilmin yanında hilmi, hilim sahibi olmamızı istemiş, akıllı olmamızı istemiş, ilimle amel etmemizi tavsiye etmiş.


Sonra, rıfk sahibi olmamızı istemiş. Rıfkın karşılığı unftur; yâni şiddetle hareket etmek. Meselâ birisi çocuğuna, “Yürü bakayım!” diyor. Bakıyorsun, çocuğun kolu kopacak gibi yâni. “Yürü eve!” filan... Çocuğun bacağı bir tarafta, kolu bir tarafta sürükleyerek eve götürüyor. İşte bu unf ile götürmek, sertlik.

Gönlünü yapıp, “Gel evladım, hadi bakalım tut elimi, yavaş yavaş yürü!” filan... Lîn; yumuşaklık. O da daha ziyade kelamda olan yumuşaklık. Yâni güzel güzel, tatlı tatlı, hafif hafif, kırmadan, kırıcı olmadan konuşmak mânâsına. Harekette ve sözde olan bir şey. Sabır da ilim ordularının komutanı oluyor. Demek ki sabır da çok önemli...

582

Hakikaten öğrenmek de sabırdır. Gece yarılarına kadar uykusuz kalacaksın, okuyacaksın, ezberleyeceksin, meşakkatlere katlanacaksın, gurbetlere katlanacaksın... Çeşit çeşit şeyleri var. Demek ki Peygamber Efendimiz ilmi tavsiye etmiş ama yanında başka şeyler de beraber güzel olacak. Sadece tek başına olmayacak. Böyle olunca tam teşkilatlı devlet gibi oluyor. İlim var, yanında hilim var, veziri var, akıl var kılavuzu, amel var, muhafızı, babası var, kardeşi var, orduları var, ordularının başında komutan var... O zaman tam teşkilatlı oluyor. Yâni böyle yaparsa insan o zaman tam kâmil bir insan olur demek.

Allah cümlemize hayırlı ilimler ihsân eylesin... İlimle beraber hilim ihsân eylesin, akıl versin, sàlih ameller nasib etsin... Hareketleri, sözleri yumuşak, tatlı olan kimseler eylesin... Sabırlı eylesin...


إِنَّ اللهََّ مَعَ الصَّابِرِينَ (الأنفال٦٤)


(İnna’llàhe mea’s-sàbirîn) “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8/46)

Ne güzel şey! Sabır, çok güzel bir şey…


h. Bazı Şifalı Bitkiler


Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:209


عَلَيْكُمْ بِالأُتْرُجِّ فَإِنَّهُ يَشُدُّ الْفُؤَادَ(الديلمي عن عبد الرحمن بن دلهم)


RE. 319/7 (Aleyküm bi’l-ütrücci feinnehû yeşüddü’l-fuâd) “Size turuncu tavsiye ederim, çünkü kalbi kuvvetlendirir.”



209 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.30, 4062; Abdurrahman ibn-i Delhem RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.X, s.30, no:28257.

583

Ütruc, turunç denilen meyva.

Başka bir tavsiyeleri:210


عَلَيْكُمْ بِالمَرْزَنْجُوشِ فَشُمُّوهُ فَإِنَّهُ جَيِّدٌ لِلْخُشَامِ (ابن السني، وأبو

نعيم في الطب عن أنس)


RE. 319/8 (Aleyküm bi’l-merzencûşi feşemmûhu feinnehû ceyyidün lil-huşâm) “Size mercanköşü tavsiye ederim.”

Bu bir çeşit çiçekmiş. Ben duyarım ama kendim hatırlamıyorum. Belki de gördüğüm bir çiçek ama onun mercanköş olduğunu bilmiyorum. Mercanköş dediğimiz şey Arapçada merzencûş diye yazılmış. “Size mercanköş çiçeğini



210 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.25, no:4050; İbn-i Hacer, Lisânü’l- Mizan, c.III, s.369, no:1481; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.VI, s.673, no:17345; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIV, s.292, no:14326.

584

tavsiye ederim.” diyor Peygamber Efendimiz. O bir çeşit reyhan, bir kokulu çiçekmiş. (Er-reyhânü’l-esved) Siyah reyhandır, bir çeşit kokusu da vardır bunun ve yapraklarını tarif ediyor bir çeşit ot diye. Bunu koklayın demiş Peygamber Efendimiz.

“—Mercanköşü koklayın, çünkü bu nezleye iyi gelir. Burunda olan rahatsızlıklara iyi gelir.” buyurmuş.


i. Ramazan Umresi Hacca Bedeldir


Diğer hadis-i şerif:211


عُمْرَةٌ فِي رَمَضَانَ تَعْدِلُ حَجَّةً(حم. خ. ه. عن جابر؛ حم. ق. د. ه.

عن ابن عباس؛ د. ت. ه. عن أم معقل؛ ه. عن وهب بن خنبش؛ طب. عن ابن الزبير)


RE. 319/9 (Umretün fî ramazâne ta’dilü hacceten) “Ramazan’da yapılan bir umre, bir hacca bedeldir.” Pek çok kaynakları var, sıralamış satırın sonuna kadar üstadımız Rh.A.



211 İbn-i Mâce, Sünen, c.IX, s.81, no:2985; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.I, s.308, no:2809; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.IX, s.13, no:3700; Dârimî, Sünen, c.II, s.72, no:1859; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.IV, s.346, no:8524; Taberânî, Mu’cemü’l- Kebîr, c.XI, s.142, no:11299; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.III, s.529, no:13189; Bezzâr, Müsned, c.II, s.167, no:4787; Abdullah ibn-i Abbas RA’dan.

İbn-i Mâce, Sünen, c.IX, s.82. no:2986; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.III, s.352, no:14837: Câbir ibn-i Abdullah RA’dan.

İbn-i Mâce, Sünen, c.IX, s.78, no:2982; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.177, no:17635; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.II, s.472, no:4225; Taberânî, Mu’cemü’l- Kebîr, c.XXII, s.134, no:357; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.III, s.529, no:13188; Vehb ibn-i Hanbeş et-Tâî RA’dan.

Tirmizî, Sünen, c.IV, s.22, no:861; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.VI, s.405, no:27326; Dârimî, Sünen, c.II, s.73, no:1860; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.XXV, s.153, no:365; Şeybânî, el-Âhâd ve’l-Mesânî, c.V, s.400, no:3238; Ümm-ü Ma’kıl el- Esdiyye RA’dan.

Bezzâr, Müsned, c.I, s.126, no:636; Hz. Ali RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.V, s.114, no:12290; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIV, s.315, no:14378.

585

Allah cümlemize nasib eylesin... Oradaki o zevkleri tarife imkân yok. Pırıl pırıl ışıklar yanıyor, gündüzün sıcaklığı geçiyor, akşamın latîf bir serinliği, havası çöküyor o diyara, ondan sonra millet hurmalardan, zemzemlerden, yanında hazır ne getirmişse önüne koyuyor Mescid-i Haramda, o Harem-i Şerif’te… Ezan okununca fırsat da veriyorlar. Orada ezan okunur okunmaz hemen namaza durma olmuyor. Güzelce oruçlarını açıyorlar, tarif edilmeyen güzellikte oluyor. Herkes birbirine hayr ü hasenât yapıyor.

Bizim orada bir arkadaş bulunmuş da:

“—Hocam zengin fakir demiyor. Eline parayı destelemiş, ille alacaksın diye herkese para dağıtma, lütuflar, ikramlar... Gözyaşları içinde böyle hiç layık değilim bu nimetlere, neler gösterdi Allah.” diye bir anlattı arkadaş da, çok güzel olduğunu söylüyor.

Allah cümlemize Ramazan’da umre yapmak, ziyaret yapmak nasib eylesin...

586

Umre, malûm hac mevsiminin dışında Beytullah’a yapılan ziyaret demek. Hac mevsiminde hac olur, umre de olur. Hac mevsiminin dışında gene oralara böyle ihram giyerek, usulüyle gidilip orada tavaf, sa’y, ziyaret yapılır. İşte ona umre derler. Küçük hac demiş Peygamber Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde.

İnsan hacca gittiği zaman, isterse hem hac, hem umre yapar. Oraya giden bir hacı, bu hac ve umreyi beraber yaparsa, o zaman ikisini birden birleştirdiği için kurban kesmesi gerekiyor, iki nimete erdiği için...

O da iki şekilde oluyor: Hacla umreyi bir ihramda birleştirirse, hacc-ı kıran diyorlar. Hac ile umre arasında biraz ihramdan çıkar da, bir müddet serbest dolaşırsa, yâni ihramlı olmaktan ayrı bir müddet de yaşarsa o beldede, ondan sonra hac vazifelerine girişirse, arada bir fasıla verip de zamandan faydalandığı için, ona da hacc-ı temettu diyorlar.

Sadece hac olursa ona da ferd, bir tek hac mânâsına hacc-ı ifrad diyorlar malum.

Üç satır kaynaklarını sıralamış ki, hocamızın demek ki çok hoşuna gitmiş, böyle başkaları da kıymetini bilsin de fırsatı ganimet bilip gitsin diye üç satır, ötekilerde olmayacak kadar uzun izahlar vermiş burada.


j. Ümmetimin Ömrü


Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:212


عُمْرُ أُمَّتِي بَيْنَ سِتينَ سَنَةً إلَى سَبْعِينَ عُمْرُ أُمَّتِي مِنْ سِتِّينَ


سَنَةً إِلَى سَبْعِينَ سَنَةً (ت. عن أبي هريرة)




212 Tirmizî, Sünen, c.VIII, s.319, no:2253; Ebû Hüreyre RA’dan.

Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIV, s.312, no:14374.

587

RE. 319/10 (Umru ümmetî beyne sittîne seneten ilâ seb’în) “Benim ümmetimin umûmiyetle ömürleri altmış ile yetmişe doğru olacak.” O civarda olacak. Yâni yaş vasatîsi Ümmet-i Muhammed’in altmış yetmiş arası...

Dikkat edelim, bazı kimseler altmış üç yaşında ölür. Yâni Peygamber Efendimiz’in yaş sünnetine de uyuyor yâni. Öylelerini duyuyoruz.


k. Bazı Kıyamet Alâmetleri


Muaz ibn-i Cebel RA, ahir zaman ahvâline dair bir hadis-i şerifi bize nakletmiş Peygamber SAS Efendimiz’den. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:213


عُمْرَانُ بَيْتِ المَقْدِسِ خَرَابُ يَثْرِبَ، وَخَرَابُ يَثْرِبَ خُرُوجُ المَلْحَمَةِ، وَ


خُرُوجُ المَلْحَمَةِ فَتْحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةِ، وَفَتْحُ الْقُسْطَنْطِينيَّةِ خُرُوجِ الدَّجَّال

( حم د ) عن معاذ


RE. 319/11 (İmrânü beyti’l-makdisi harâbü yesribe, ve harâbü yesribe hurûcü’l-melhameh, ve hurûcü’l-melhameti fethü’l- kustantıniyeh ve fethu’l-kustantıniyye hurûcü’d-deccâl)

“Kudüsün mamur olması, mamurluğu, inşaat, böyle mamurluk vs.si. O zaman Medine haraba yüz tutacak. Yâni, ahir



213 Ebû Dâvud, Sünen, c.XI, s.366, no:3742; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.V, s.232, no:22076; Hàkim, Müstedrek, c.IV, s.467, no:8297; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebir, c.XX, s.108, no:214; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.XV, s.40, no:38364; Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, c.IV, s.347, no:3520; İbnü’l-Ca’d, Müsned, c.I, s.489, no:3405; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.VII, s.361; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.50, no:4127; Buharî, Tarih-i Kebir, c.V, s.193, no:613; Hatib-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.X, s.223; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.LVI, s.520; Muaz ibn-i Cebel RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.300, no:38756; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XIV, s.314, no:14377.

588

zamanda Kudüs mamurlaşacak, Medine haraplaşacak.”

Şimdi şu mucizelere bakın ki, Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerindeki şeylere bakın ki, şu şerh bundan seksen sene, yetmiş sene önce yazılmış. O zaman daha Kudüs müslümanların elinde, Osmanlı diyarı… Ya bu hadis-i şerifler? Bu hadis-i şerifler asırlarca önce yazılmış. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

Beytü’l-Makdis imar edilecek, Medine harab olacak, tahrib edilecek veyahut... Yâni müslümanların elinden çıkacağına işaret var. Kudüs’ün müslümanların elinden ahir zamanda çıkacağına işaret var.


Sonra? “Medine harab olacak, Medine harab olduktan sonra büyük bir harb olacak.”

Bu büyük harb ile ilgili başka hadis-i şerifler daha önceki haftalarda geçmişti. O büyük harbin mahalli Antakya ovası olacak diye hadis-i şeriflerde geçmişti. Seksen sancak ile gelecekler, herkes sancağın altında şu kadar asker olacak diye büyük rakamda şeyler gelecek. Orada büyük bir harp olacak. Melhame-i Kübrâ deniliyor. Yâni müslümanlar ile kafirler arasında büyük bir harb olacak. O büyük harbden sonra Kostantıniyye fethedilecek.

Bu Kostantiniyye’nin bizim şimdi içinde bulunduğumuz Kostantiniyye olmadığını, evvelki hadis-i şeriflerde okumuş ve size de söylemiştik. Kostantiniyye iki tane. Birisi Kostantiniyye-i Kübrâ, birisi Kostantiniyye-i Suğrâ. Burası küçük Kostantiniyye. Büyük Kostantiniyye dedikleri yer Roma. Roma da fetholunacak. Burasının müslümanların eline geçtiği gibi orası da fetholunacak.


Hatta o zamanki hadis-i şeriflerde size söylemiştim ki, Roma fetholunacak ama silahla değil, Lâ ilàhe illa’llàh’la fetholunacak. Orada hadis-i şerifte izah ediliyordu. Biz sadece naklediyoruz. Başka bir şeyimiz yok. Kitaplardan okuduğumuzu naklediyoruz. Arkasından o da olacak. Büyük harp olacak, ondan sonra, Roma da müslüman olacak.

Ondan sonra: (Ve fethü’l-kustantıniyye hurûcü’d-deccâl) “Bu olduktan sonra da Deccal çıkacak.” Bu, kıyametin ahvâline dair

589

pek çok mâlumatlar, hadis-i şerifler vardır. Zaman zaman böyle harf sırasına göre geldikçe buradan izah ediyoruz. Burada bu kadarını ifade etmiş.

Bunlar peş peşe olacak hadiseler. Yâni birisi başlayınca ötekisi, ötekisi başlayınca berikisi... Hemen böyle ardı ardına, ardı ardına vukù bulacak hadiseler… Şimdi böyle ahvâl-i kıyamete ait hadis-i şerifler geldikçe, tabii insana bir ürperme geliyor, korkuyor. Acaba o zamana çıkar mıyız, o zaman halimiz nice olur, Allah bizi fitnelerden emniyet eylesin filan diye şey yapıyoruz...

Kestirme bir hadis-i şerif hatırıma geliyor:214


إِذَا مَاتَ اْلإِنْسَانُ فَقَدْ قَامَتْ قِيَامَتُهُ


(İzâ mâte’l-insânü fekad kàmet kıyâmetühû) “Bir insan öldü mü kıyameti kopmuştur.”

“—O günlere erişir miyiz, erişmez miyiz?” filan diye düşünmeğe hiç lüzum yok. Hepimizin kıyameti başında... Yâni, o kadar uzakta sayıp da gaflete düşmeğe lüzum yok. Bazen insan bulunduğu yerden öbür tarafa gitmeğe fırsat bulamıyor.

Fâtiha-i şerife mea’l-besmele-i şerif!


27. 12. 1981 - İskenderpaşa Camii




214 Lafız farkıyla: Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.I, s.285, no:1117; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.XV, s.1072, no:42748; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.1615, no:2618; Süyûtî, Câmiu’l-Ehàdîs, c.IV, s.65, no:2781.

590
19. KAZANCIN EN GÜZELİ
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.1