05. ZİKRİN SONUCU İTAATTİR

06. ALLAH’I DOĞRU BİLMEK



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-alemîn… Alâ külli hâlin ve fî külli hîn… Ve alâ niamihi’z-zâhiretü ve’l-bâtıne, ve alâ ni’meti’l-islâmi ve’ş-şerefi’l-îmâni ve hidâyeti’r-rahmâni hâssah… Ve’s-salâtü ve’s- selâmü alâ hayri halkıhî sefîi’l-ümmeh ve nebiyyi’r-rahmeh muhammedeni’l-mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihi ve men tebiahû bi- ihsânin ecmaîne’t- tayyibîne’t-tàhirîn... Emmâ ba’d:


Aziz ve sevgili kardeşlerim.

İnsanın bu dünyaya bir gaye ile gönderildiğini, bu dünyada imtihan geçirmekte olduğunu, en mühim görevinin Allah’ı bulmak ve bilmek olduğunu, ömrünü Allah’a itaatle geçirmesi gerektiğini; ancak böyle yaparsa, dünya ve ahiret saadetine ereceğini, en önemli mesele olduğu için, en başta, ilk derste dün ifade etmiştim, anlatmıştım.


a. İnançların Çoğu Doğru Değil


Dünya üzerinde inançlı insanlar, hem şu andaki dünyada, hem de tarihin derinliklerine doğru gerilerde; sayılamayacak kadar çoktur ve kàhir ekseriyettedir. Yani, inanan insanlar çok yüksek sayıdadır ama; inançların hepsinin doğru olmadığını dün anlatmıştım. İnsanların bir kısmının dünyadaki mahlûklara, öküze, timsaha, köpeğe, kobra yılanına, beyaz ayıya taptığını; bir kısmının çeşit çeşit tanrılar edindiğini: harp tanrısı, şarap tanrısı, aşk tanrısı gibi; bu tanrıların da birbirleriyle harıl harıl boyna geçimsizlik yapıp kavga ettiğini anlatmıştım.

Bazı insanların da gökteki Ay’a, Güneş’e, yıldızlara taptığını; Yirminci Yüzyıl’da hâlâ, medenî dediğimiz, teknolojik yönden ilerlemiş insanların bile ne kadar zavallı inançlar içinde olduğunu.. Meselâ Japonların güneşe tapındığını ve

130

imparatorlarının güneşin oğlu olduğunu sandıklarını. Tüm Avrupalıların, Amerikalıların ve dünyanın başka yerlerine yayılmış hristiyanların da maalesef sizin ve bizim gibi bir insan olan, Allah’ın sevdiği bir kulu olan, Allah’ın yaratığı olan Hazreti Meryem’in oğlu olan Hazreti İsa’ya yanlış olarak taptığını; halbuki, Hazreti İsâ’nın kendilerine böyle demediğini; ancak Allah’a ibadet etmeleri gerektiğini söylediğini. Binaen aleyh, “Biz İsevîyiz, hristiyanız, nasranîyiz, Jesus’u seviyoruz!” diyenlerin

aslında Jesus’un sevmediği durumda olduğunu, doğru olan şeyin çok insan tarafından yapılmadığını söylemiştim.


Hristiyanlığın yanlışlığını, Hazret-i İsâ’nın Allah’ın oğlu olması için, Allah’ın evlenmiş olması gerektiğini söylemiştim. Evlenince de, niye bir tane çocuğu olsun? Birkaç tane çocuğu olması gerekir gibi soruların hatıra gelmesi dolayısıyla bu inancın saçma olduğunu; Hazret-i İsâ’dan önceki, hristiyanların da kabul ettiği Adem Peygamber, İbrâhim Peygamber, Nuh AS’ gibi peygamberlerin neye taptığını; Hazret-i İsa yoktu daha, adı sanı ortada yok idi, o zaman neye taptığını sorgulamıştım. Binaen aleyh, bu işin sonradan çıkma ve uydurma olduğunu anlatmıştım. Bütün bu konuşmaların özeti şu oluyor ki, insanlar maalesef Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni doğru bilmiyorlar


وَمَا يُؤْمَنُ اَكْثَرُهُمْ بَالِلَّ اَلاه وَهُمْ مُشْرَكُونَ (يوسف:٦٠١)


(Ve mâ yü’minü ekseruhüm bi’llâhi illâ ve hüm müşrikûn) [Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.] (Yusuf, 12/106) Allah’a inananları var, inanıyorlar ama şirk koşuyorlar.

Allah-u Teàlâ Hazretleri de şirki asla affetmeyeceğini, Kur’an-ı Kerim’de bildiriyor:


إَنه الِلَّ لاَ يَغْفَرُ أَنْ يُشْرَكَ بَهَ وَيَغْفَ رُ مَا دُونَ ذٰلَكَ لَمَنْ يَشَاءُ (النساء:٨٤)

131

(İnna’llàhe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike li-men yeşâ’) “Hiç şüphe yok ki, Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (Nisâ, 4/48)

Acaba hristiyanlar bu kadar kilise yapıyor, ibadet ediyor filan… Allah affedecek mi? Hayır!


لَقَدْكَفَرَ الهذَينَ قَالُوا إَنه الِلَّ ثَالَثُ ثَلاَثَةٍ (المائدة:٣٧)


(Lekad kefere’llezîne kàlû inna’llàhe sâlisü selâseh) “Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir oldular.” (Mâide, 5/73) diye Kur’an-ı Kerim bildiriyor.


لَقَدْ كَفَرَ الهذَينَ قَالُوا إَنهالِلَّ هُوَ الْمَسَيحُ ابْنُ مَرْيَمَ (المائدة:٢٧)

132

(Lekad kefere’llezîne kàlû inna’llàhe hüve’l-mesîhü’bnü meryem) “Meryem’in oğlu İsâ tanrıdır diyenler, kâfir oldu.” (Mâide, 5/72) diye Kur’an-ı Kerim bildiriyor. Kâfirlerin de cennete giremeyeceğini, cehennemde yanacağını bildiriyor.

Demek ki acı olan durum şudur ki, insanların inançları var ama boş… İbadetleri var amma, kurtarmıyor. Bu mühim bir olay… Çok ciddi bir olay bu… Bunun üzerinde çok büyük ciddiyetle durmak lâzım! Çünkü, bu işin büyük ciddiyeti var. Şakası yok. Sonunda milyonlarca, milyarlarca insan cehenneme girecek, yanacak. Allah onları asla affetmeyecek ve cehennemden asla çıkartmayacak, cayır cayır, ebedî olarak cehennemde yanacaklar.


هُمْ فَيهَا خَالَدُونَ (البقرة:٣٩)


(Hüm fîhâ hàlidûn) [Onlar orada, cehennemde ebedî olarak kalacaklar.] (Bakara, 2/39)

Çok mühim bir olay bu… Bu işin çok peşine düşmek lâzım! Bu işi çok dikkatli bir şekilde takip etmek lâzım. Amerikalıları çıkartınca, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Kanada ve Avrupalıları çıkartınca; Asya’nın Kuzeyindeki Rusları, Moğolları

ve Japonları çıkartınca; Çinlileri, Hintlileri çıkartınca, dünyada bir müslümanlar kalıyor. Allah’ın birliğine inanan, tevhid inancına, Bir Allah’a inanan bir müslümanlar kalıyor. Ötekiler müşrik oluyor.


[Birisi burada söze karışıyor, “Ve bir de yahudiler…” diyor. Ondan sonra Hoca Efendimiz sözüne devam ediyor).

Bir de Yahudiler… Evet doğru, bir de Yahudiler kalıyor ama; Yahudiler dinlerini alem-şumül olarak kabul etmiyorlar, sadece kendilerine mahsus olarak görüyorlar.

Bir de, Kur’an-ı Kerim’de yahudilere (magdùbi aleyhim), Allah’ın kendilerine davranışları ve kötü huyları dolayısıyla gazap ettiği kimseler olarak anılıyor. Onların yolunda olmamamız

133

gerektiğini;


غَيْرَ الْمَغْضُوبَ عَلَيْهَمْ وَلاَ الضهالِّينَ (الفاتحة:٧)


(Gayri’l-mağdùbi aleyhim ve le’d-dàllîn) [Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!] (Fâtiha, 1/7) cümlesinden biliyoruz. Buradan, yahudilerin inancının tam olmadığı anlaşılıyor.


Bizim bir mütefekkir kardeşimiz, Amerika’nın bir şehrinde piskoposu, hahambaşını ve bir cami imamı olan Mısırlı müslüman alimi bir toplantıya davet etmiş. Onlar arasında bir din konuşunda münazara açmış.

Bu münazarada ilk önce hahambaşı konuşmaya başlamış ve ahireti kabul etmediklerini, ahiret inancının yahudilikte olmadığını söyleyince; piskopos, papaz başı ayağa kalkarak, sen bunu nasıl söylersin? Tevrat’ta şu ayet yok mu, bu ayet yok mu diye ona itiraz etmiş olduğunu; böylece haksızlıklarının ortaya çıktığını, sonunda İslâm’ın hak din olduğunu, olmuş bir hadise olarak o arkadaşımız anlatmıştı.

Yahudilerin inancındaki tanrı kavramı ve inancın unsurları değişik olduğundan; onlar da doğru yoldan dışarıda olan, hak dairesinin dışında olan insanlar olmuş oluyorlar. Elbette. Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimesiyle sabit olan bir sakat inançları da var:


قَالَتَ الْيَهُودُ عُزَيْر ابْنُ الِلَّ (التوبة: ٠٣)


(Kàleti’l-yehûdü uzeyrunni’bnu’llàh) “Yahudiler, ‘Üzeyir Allah'ın oğludur’ dediler.” (Tevbe, 9/30)

Binaen aleyh, onlar da şirke düştüler. Üzeyir AS, Bâbil sürgününden sonra, Tevrat’la ilgili bilgisine dayanarak, Tevrat’ı yeniden yazdığı için; bilgisinin genişliğinden dolayı, bu kadar şeyi biliyor diye kendisine Allah’ın oğlu demeleri dolayısıyla, yahudilerin de sapıtmış olduğunu, böylece Kur’an-ı Kerim’den

134

öğrenmiş oluyoruz.


b. Yalnız Müslümanlar Hak Yolda


Tabii, hristiyanlığın da aslı, yahudiliğin de aslı hak... İbrâhim AS’ın getirdiği de, Nuh AS’ın getirdiği de hak… Mûsa AS’ın akîdesi de hak… Bunu dün zaten beyan etmiştim.

Peygamber SAS Efendimiz hadis-i şerifinde bildiriyor ki:8


أَفْضَلُ مَا قُلْتُ أَنَا وَالنهبَيُّونَ مَنْ قَبْلَي: لاَ إَلٰهَ إَلاه الِلُّ (مالك، ق. عن طلحة)


(Efdalü mâ kultü ene ve’n-nebiyyûne min kablî: Lâ ilâhe illa’llah) “Benim ve benden önceki bütün Allah elçilerinin söylediği en şerefli söz, (Lâ ilâhe illa’llah) ‘Allah’tan başka ilah yoktur.’ sözüdür.” diye söylemiş.

O halde, dünya üzerinde bir müslümanlar kalıyor. Allah’a, Allah hakkında, din hakkında inançları bozulmamış olarak kalan, doğru olan, müslümanlar kalıyor. Fakat burada da biraz üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Önce şunu söyleyelim ki:

Eğer Kur’an-ı Kerim inmeseydi, eğer Peygamber SAS Efendimiz Peygamber olarak gönderilmemiş olsaydı; dini hakikatlerin çok büyük bir kısmı unutulmuş, saptırılmış, tahrif edilmiş olacaktı ve insanlar bu konularda devamlı olarak ihtilafta kalacaklardı.



8 İmam Mâlik, Muvatta’ (Rivâyet-i Yahyâ), c.I, s.214, no:500; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.IV, s.284, no:8174; Abdü’r-Rezzâk, Musannef, c.IV, s.378, no:8125; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.III, s.381; Talha ibn-i Ubeydu’llah ibn-i Küreyz RA’dan;

Tirmizî, Sünen, c.V, s.572, no:3585; Amr ibn-i Şuayb Rh.A’ten.

Taberânî, Dua, c.I,s.273, no:874; Hz. Ali RA’dan.

İbn-i Asâkir, Târih-i Dımaşk, c.IX, s.274; Süfyan ibn-i Uyeyne Rh.A’ten.

Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.I, s.352, no:1413; Ebû Hüreyre RA’dan. Kenzü’l-Ummâl, c.V, s.113, no:12079; Keşfü’l-Hafâ, c.I, s.172, no: 456; Câmiu’l-Ehàdîs, c.V, s.205, no:3993.

135

Bu bakımdan İslâm dinine bütün din mensuplarının, yani yahudilerin ve hristiyanların ve dünya üzerindeki başka bütün insanların şükran borcu vardır, teşekkür etmesi lâzım gelir. Çünkü İslâm, hak inancı muhafaza edebilmiş olan bir dindir. Bir de eski inançların hangi taraflarının hak olduğunu ve onların da az-çok bir ilahî mahiyeti olduğunu bildiren; binaen aleyh, onları da tescil eden, yani bir bakıma tasdik eden bir din olması dolayısıyla, İslâm’a şükran borçları vardır.


Kur’an-ı Kerim bildiriyor ki: Mûsa AS hak peygamberdir.

Kur’an-ı Kerim bildiriyor ki: İsâ AS hak peygamberdir. Binaen

aleyh, onların bu hususta medyun-u şükran olması lâzım. Şimdi insanlığın büyük bir kısmının, inanç konuşunda yanlış olduğunu görüyoruz.


وَمَا أَكْثَرُ النهاسَ وَلَوْ حَرَصْتَ بَمُؤْمَنَينَ (يوسف:٣٠١)


(Ve mâ ekserü’n-nâsi ve lev haraste bi-mü’minîn) “Ey Rasûlüm, sen ne kadar heves etsen de, çalışsan, ter döksen, gayret etsen, uğraşsan da, insanların pek çoğu bu gerçekleri anlayıp da iman edecek, doğru yola gelecek değillerdir.” (Yusuf, 12/103) ayet-i kerimesi var.

İnsanların çoğu maalesef böyle olagelmiş. Yani, kuru kalabalığın kıymeti yok. Kuru kalabalık çok yanlış inançlarla, masallarla, hurafelerle, efsanelerle vaktini geçirebiliyor. O halde müslümanların doğru inancın ne olduğu üzerinde, “İslâm’ın özü nedir, İslâm’da doğru inanç nedir?” konusunda çok titizlikle

durmaları lâzım!

Çünkü, biz Fatiha Sûresi’nde diyoruz ki:


اَهْدَنَا الصِّرَاطَ الْمــُسْـتَقيَمَ . صَرَاطَ الهذَينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهَمْ . غَيْرَ


المْــَغْضوُبَ عَلَيْهَمْ وَلاَ الضهالـِّينَ (الفاتحة:٥-٧)

136

(İhdina’s-sırâta’l-müstakîm) “Yâ Rabbi, bizi sırât-ı müstakîme, doğru yola sevk et, yönelt! (Sırâta’llezîne en’amte aleyhim) Bizi sevdiğin, kendilerine ikramda, ihsanda, in’amda bulunduğun iyi kullarının yoluna sok! Onların yolunda yürüt! (Gayri’l-mağdùbi aleyhim ve le’d-dàllîn) Kendisine gazap ettiğin kavimlerin veya sapıtmış, şaşırmış olan kavimlerin yoluna aman bizi kaydırma!” (Fâtiha, 1/5-7) diye dua ediyoruz. Yani, doğru yolda olmayı istiyoruz.

Binaen aleyh, eski ümmetlerin ayağının kaydığı, sapıttığı noktaları çok iyi bilmemiz lâzım! Ve doğru yolun çizgisini çok güzel tespit edip, o çizginin kenarına da korkulukları koyarak; oradan dışarıya kimse kaymasın, uçuruma yuvarlanmasın diye tehlikeli virajları da çok güzel belirtmemiz lâzım geliyor.


O bakımdan, bizim için en mühim mesele, bizim derken kasdımız; insanlık için yani, dünyaya imtihan için gönderilmiş insanoğlu için en mühim mesele, Allah’ı doğru bilmektir.

Allah bilgisine ma’rifetullah denir. Marifetullah, Allah’ı bilmek ilmi demek.

Tabii, batı dillerinde teoloji var. Teo, tanrı demektir. Teoloji, tanrı ilmi demek oluyor. (Divine Science), İlahi ilimler denilebilir. Ama aslında teoloji, ulûhiyet ilmi demek oluyor. İşin doğrusu. Fakat, onların Teo derken, yani God derken, Tanrı derken kasdettikleri kavram bozuk olduğundan; bizim burada kavramların üzerinde, yani zihnimizde uyanan tasavvurların üzerinde de çok dikkatli olmamız lâzım!

Yani, bir insan tanrı dediği zaman, hatırına ne geliyor? Japon’un hatırına ne geliyor, İranlı’nın hatırına ne geliyor? Eski İranlı Zerdüştî’nin hatırına ne geliyor, Hintlinin hatırına ne geliyor? İngiliz’in hatırına ne geliyor, Amerikalının hatırına ne geliyor? Afrikalının, Güney Amerikalının, Amazon yerlisinin hatırına ne geliyor? Bu önemlidir.


Kavram aynı olmayınca, kelimelerin aynîliği şaşırtabilir bizi…

137

O kelimenin temsil ettiği kavram farklı olunca, kelimenin birliği birlik sağlamaz. Çünkü kavramın medlûlü, yani tasavvur edilen şey, zihinde hayal edilen, o kelimenin zihinde uyandırdığı sembol, tasavvur farklıdır. Dün onu konferansta ifade etmiştim. Amerikanlar, (İn God we trust) diyorlar ama; “Biz tanrıya tevekkül ediyoruz, dayanıyoruz!” diyorlar ama; tanrı diye düşündükleri Hazret-i İsâ olduğundan, kula dayanıyorlar.

Kula dayanan bir şey elde edemez. Allah’a, yani bizim anladığımız mânâda Allah’a inanarak, o lafı söylemiş olmadıklarından; eksik olmuş oluyor sözleri.

Onun için, kavram bakımından da çok dikkat etmemiz gerekiyor. Ma’rifetullah, Allah ilmine sahip olmak çok önemli bir ilim. Tehlikeli bir konu. Yanlış yaptığı zaman, insanın ahireti mahvoluyor. İnancı tamamen yanlış bir temele bina edildiğinden, çürük oluyor ve yıkılmaya mahkûm oluyor.


c. Tevhid İnancı


O bakımdan, İslâm’ın bu konudaki; Kur’an-ı Kerim’in, hadis-i şeriflerin bu konudaki bize bildirdiği bilgileri çok sağlam olarak öğrenmeliyiz. İlk önce Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden, bu konuda mutlaka bilmemiz gereken bazı hususları ifade edelim! Bilenler için tekrar olur, kuvvetlenir; bilmeyenler için sağlam, temelli bilgi olur.

Allah-u Teàlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerimede: (Lâ ilâhe illa’llah) “Allah’tan başka hiç bir tanrı yoktur, ancak Allah vardır.” sözünü ifade buyuruyor:


وَاَلٰـهُكُمْ اَلٰه وَاحَد لاَ اَلٰهَ اَلاه هُوَ الرهحْمٰنُ الرهحيمُ


(Ve ilâhüküm ilâhün vâhidün lâ ilâhe illâ hüve’r-rahmânü’r- rahîm) [İlâhınız bir tek Allah'tır, ondan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.] (Bakara, 2/163)

138

شَهَدَ الِلُّ أَنههُ لاَ إَلَهَ إَلاه هُوَ وَالْمَلاَئَكَةُ وَأُوْلُوا الْعَلْمَ قَائَمًا بَالْقَسْطَ


لاَ إَلَهَ إَلاه هُوَ الْعَزَيزُ الْحَكَيمُ (آل عمران:٨١)


(Şehida’llàhu ennehû lâ ilâhe illâ hüve ve’l-melâiketi ve ulü’l- ilmi kàimen bi’l-kıst, lâ ilâhe illâ hüve’l-azîzü’l-hakîm)[ Allah, adaleti ayakta tutarak delilleriyle şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar etmişlerdir. Mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.] (Âl-i İmran, 3/18)


هُوَ الِلُّ الهذَي لاَ إَلَهَ إَلاه هُوَ عَالَمُ الْغَيْبَ وَالشههَادَةَ هُوَ الرهحْمَانُ


الرهحَيمُ (الحشر:٢٢)


(Huva’llàhü’llezî lâ ilâhe illâ hû) [O, öyle Allah'tır ki, ondan başka tanrı yoktur. (Àlimü’l-gaybi ve’ş-şehâdeh) Görülmeyeni ve görüleni bilendir. (Hüve’r-rahmânü’r-rahîm) O, Rahman’dır, ve Rahîm’dir.] (Haşr, 59/22) gibi pek çok ayet-i kerimede, Allah’ın birliğini beyan ediyor.

Bu hususta en önemli ayet-i kerimeler İhlâs Sûresi’nde var. İhlâs burada, bir şeyi safileştirmek demek. İhlâs Sûresi demek: Allah inancını safi olarak ifade eden sûre demek. Buradaki ihlas, inançtaki katışıkları defedip, sâfi inancı ortaya koymak mânâsına geliyor.

İhlâs Sûresi, Allah konusundaki inancı ortaya koyan en mühim ayetlerdendir. Burada Allah-u Teàlâ Hazretleri bildiriyor

ki:


قُلْ هُوَ الِلُّ أَحَد . الِلُّ الصهمَدُ . لَمْ يَلَدْ وَلَمْ يُولَدْ . وَلَمْ يَكُنْ لَهُ

139

كُفُوًا أَحَد (الإخلاص:١-٤)


(Kul hüva’llàhu ehad) “De ki: O Allah birdir. (Allàhu’s-samed) Allah Samed’dir. (Lem yelid ve lem yûled) O doğurmamış ve doğmamıştır. (Ve lem yekün lehû küfüven ehad) Onun hiçbir dengi yoktur.” (İhlâs, 112/1-4) Kendisi Ehad’dır. Ehad, hangi yönden düşünürsen düşün, her yönüyle, tam mânâsıyla bir demektir.

Vâhid de bir demektir amma; bir sözü de, yâni bir kelimesinin temsil ettiği kavram da, Allah’ı tam ifade etmez. Çünkü

matematiksel bir, bölünebilir. Bir bölü on dersen, onda bir olur. Bir bölü beş dersen, yüzde yirmi olur. Bir artı bir dersen, iki olur. Ama Allah toplanmaz, çıkartılmaz, bölünmez, çarpılmaz. Binaen

aleyh, oradaki bir kavramı bile yetmediği için, Ehad kelimesiyle,

yâni her yönden birdir diye bildiriyor. Bu sûrenin birinci ayeti budur.


Hocamız Mehmed Zâhid Efendi Rh.A, akîde ile ilgili eserinde:

“—Allah birdir ama, başka birlere benzemez!” diyor.

Doğrudur, bu çok mühim bir sözdür. Allah’ın birliği başka birlere hiç benzemeyen bir birliktir, emsalsiz bir birliktir. Ehad’dır Allah-u Teàlâ Hazretleri…

Sonra, Samed’dir. Samed, insanların işlerini gören, ihtiyaçlarını karşılayan demektir. Binâen aleyh, sadece Allah’ı gösteren bir kelimedir. Allah’tan başka bir kimseye Samed denmez. Abdü’s-Samed denilir. Samed’in kulu denilir ama, Samed denmez. Çünkü, kulların tüm ihtiyaçlarını gören, reva eden, bitiren, duaları kabul eden; kendisine yönelinip, kendisinden bir şey istenilen; kendisinden bir şey isteyene istediğini veren sadece Allah’tır. Öyle tarif ediyor: Allah Samed’dir.

Hakikaten, müşrikler bile başları dara geldiği zaman Allah’a dua ederler. O zaman bütün öteki şirk ve pislik ve bozuklukları,

inançları bir tarafa eleyerek, koyarak, o zaman sırf Allah’a dua etmeğe başlarlar. Meselâ, gemi fırtınaya tutulduğu zaman,

140

denizde ölüm tehlikesi belirdiği zaman:


دَعَوُا الِلَّ مُخْلَصينَ لَهُ الدهين (يونس:٢٢)


(Deavu’llàha muhlisîne lehü’d-dîn) “O zaman Allah’a hiç başka şeyi ortak koşmadan, yani Lât’ı, Uzzâ’yı, Menât’ı, şu veya bu putu zikretmeden; Ayı, Güneş’i karıştırmadan, ‘Amân yâ Rabbi!’ derler, Allah’a ihlâsla dua ederler.” (Yunus, 10/22) Ama, karaya çıktıkları zaman, gene müşrikliklerine devam ederler. Asıl şeyi devam ettirmezler. Denizde verdikleri sözü unuturlar diye, ayet-i kerimeler bildiriyor.


Bu Allah’a, hristiyanlar da inanıyor. Yani, hâşâ sümme hâşâ, Baba Allah diye kasdettikleri odur. Müşrik Araplar da inanıyor.

“—Pekiyi, siz müşriksiniz, putlara tapınıyorsunuz. Asıl Allah’a nasıl inanıyorsunuz? Ve bu şirk koştuğunuz varlıklar ne?”

Diyorlar ki:


هٰؤُلاَءَ شُفَعَاؤُنَا عَنْدَ الِلَّ (يونس:٨١)


(Hâülâi şüfeâünâ inda’llàh) “Bunlar bizim Allah huzurunda şefaatçilerimiz, aracılarımız.” (Yunus, 10/18)

Şirki oradan koşuyorlar. Yani, Allah’ı onlar da biliyor. Allahu

ekber’i biliyor. Bugünkü hristiyanlar da bilir ama, inancına şirk koştuğu zaman ihlas kalmıyor. Yani, (muhlisîne lehü’d-dîn) olmuyor, katıştığı zaman pisleniyor.

Bunu şuna benzetebiliriz: Bir tencere güzel yemek yapıyorsunuz, çok pahalı malzemeden ama içine tavandan akrep düşüyor. Ne olur? Akrep’i çıkartıp yemeği yermişiniz, tencereyi atar mısınız? Atarsınız. Zehirli, pis olduğu için. Veyahut, çocuk geliyor ayakkabısıyla içine basıyor tencerenin? Yere koymuşsunuz soğusun diye, ayakkabısı da pisti; hay Allah müstehakını versin. Yaramaz, bilmem ne filan diyorsunuz, tencereyi döküyorsunuz.

141

Neden? Malzeme pis değildi ama pislik karıştı. Arapların da bir ulu Allah’a inanması var. Çünkü o, aklın zorunlu olarak kabul ettiği hakiki Tanrı, alemlerin Rabbi... Amerikalıların da, İngilizlerin de, hristiyanların da inancı var ama; karıştırdıkları için, bir çuval inciri berbat ediyorlar. Bir tencere güzel aşı, tatlıyı zehir ettikleri için, Allah onları kabul etmiyor. Temiz olmadığı için kabul etmiyor.


قُلْ هُوَ الِلُّ أَحَد . الِلُّ الصهمَدُ (الإخلاص:١-٢)


(Kul hüva’llàhu ehad) “Allah Ehad’dır, birdir. Başka hiç bir bire benzemez, başka hiç bir birle mukayese edemezsiniz. (Allàhu’s-samed) Allah Samed’dir. Herkesin başı sıkışınca, ‘Aman yâ Rabbi!’ dediği, dua ettiği varlıktır. O dergâhın sahibidir. Hacetleri kaza edendir.” (İhlâs, 112/1-2)

142

لَمْ يَلَدْ وَلَمْ يُولَدْ (الإخلاص:٣)


(Lem yelid ve lem yûled) “Öyle çoluk-çocuğu filan olmamıştır. Baba Allah değildir, oğul Allah değildir.” (İhlâs, 112/3)

Bu sözler hristiyanlığa reddiyedir. İhlâs Sûresi’nde bu sözler, (Lem yelid ve lem yûled), hristiyanlık doğru değil demektir, hristiyanlık inancı yanlış demektir. Allah’ın oğlu olmamıştır, Allah baba- Allah da olmamıştır, oğul Allah da olmamıştır. Zaten oğul Allah- baba Allah sözü doğru değildir. Baba tanrı, oğul tanrı demek lâzım. Çünkü, Allah sadece o yüce varlığın adı olduğundan, Tanrı kelimesini kullanmak orada onlar için daha uygun. O durumda, o pozisyonda.

Baba tanrı, oğul tanrı diye bir şey yoktur diye, Allah İhlas suresinde hristiyanlığı reddediyor:


وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَد (الإخلاص:٤)


(Ve lem yekün lehû küfüven ehad.) “Hiç bir varlık da, Onun karşıtı, dengi, mukabili de olmamıştır.” (İhlâs, 112/4)

Burada da, seneviye dediğimiz düalistlere reddiye vardır. Meselâ, iyilik tanrısı- kötülük tanrısı diye kabul ediyorlar Bazıları. Zerdüştiler de Yezdan ve Ehrimen vardır. Birisi nur tanrısıdır, birisi karanlık tanrısıdır. Birisi iyilik tanrısıdır, birisi kötülük tanrısıdır. Bu da yok.

İslâm’da ne var?


خَيْرَهَ وَشَرِّهَ مَنَ الِلَّ تَعَالٰى،


(Hayrihî ve şerrihî mina’llàhi teàlâ) “Bütün kâinattaki olayların, hayır, şer hepsini tanzim eden Allah olduğu” inancı vardır. Binaen aleyh, orada da seneviyeye, yani düalistlere reddiye vardır. Birinci cümlede hristiyanlara ve politeistlere, çok tanrıcılara reddiye vardır.

143

Binaen aleyh, Kul huva’llàhu ehad Sûresi, bu küçük cümlelerle dünya üzerinde Allah’ı en güzel ifade eden dinî metindir. “Kul huva’llahu ehad Sûresi kadar Allah’ı güzel ifade eden bir başka tarif ve metin, dünya üzerinde başka dinlerde yoktur.” Bu söz, bu en son söylediğim söz, bir Alman ilahiyatçının sözüdür.

Avusturyalı bir ilâhiyatçı, papaz olarak, teolog olarak yetişmiş olan bir Alman din adamı, sonradan müslüman olmuş. Diyor ki:

“—Dünya üzerinde Allah’ı, İhlâs Sûresi kadar güzel anlatan bir başka text, metin yoktur; en güzel paragraf budur.” diyor. “Ben bunu her okuyuşumda ağlıyorum. Kul hüva’llàhu ehad Sûresi’ni her okuyuşumda duygulanıyorum, gözlerimden yaşlar boşanıyor.” diyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni böylece anlatan İhlâs Sûresi. Buradaki ihlâs, kalbin samimiliği mânâsına olan ihlâs değil; Tanrı inancında, Allah inancındaki pislikleri ayıran; safî Allah inancını, doğru inancı ortaya koyan sûre… Çünkü ihlâs, safîleştirmek demek. İhlâs Sûresi de, sırf doğru tanrı inancını ortaya koyan sûre demek oluyor. Bu bir...


d. Gözler Onu Göremez


Sonra, Kur’an-ı Kerim’de bir olayla beraber, Allah-u Teàlâ Hazretleri bize kendisi hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini duyuruyor. Mûsa AS Tur Dağı’na davet olunduğu zaman, kavmi aşağıda… Mûsa AS Tur Dağı’na gidiyor. Ve Tuvâ mukaddes vadisinde kendisine vahiy geliyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisine buyuruyor ki:


اَني اَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ، اَنهكَ بَالْوَادَ الْمُقَدهسَ طُوًى (طه:٢١)


(İnnî ene rabbüke fahla’ na’leyk, inneke bi’l-vâdi’l-mukaddesi tuvâ) “Ya Mûsa, ben senin Rabbin Allah-u Teàlâ Hazretleriyim! Sen kutsal Tuvâ Vadisi’ndesin, hürmeten ayakkabılarını çıkart bakalım!” (Tâhâ, 20/12) diyerek; oraya girişte ona hürmet

144

emrediliyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri tarafından bu bildiriliyor. Kur’an-ı Kerim’de bize bunlar anlatılıyor.

Musa AS’ın bu hitaptan, bu şereften, bu zevkten, bu lezzetten mest olduğunu, aşkının galebe çaldığını anlıyoruz. Tahammülü kalmıyor ve diyor ki:


رَبِّ أَرَنَي أَنظُرْ إَلَيْكَ (الأعراف:٣٤١)


(Rabbi erinî enzur ileyk) “Ya Rabbi, göster cemalini, seni seyredeyim, göreyim seni!” (A’raf, 7/143) diyor.

Yunus Emre’nin sözü çok güzeldir muhterem kardeşlerim. Hızlı yazabilirseniz yazın:


İşitirem sözünü,

Göremezem yüzünü.

Yüzünü görmekliğe,

Canım veresim gelir.


Sözünü dinliyorum ama, duyuyorum ama, seziyorum ama; seni göremiyorum ya Rabbi. Seni görmeğe öyle şevk duyuyorum ki, canımı vereceğim geliyor. Versem canımı da seni görsem diye, canımı vermek istiyorum diyor. Yunus’un sözü güzeldir.


Mûsâ AS da diyor ki: (Rabbi erinî enzur ileyk) “Ey benim Rabbim, ey sahibim, ey Hàlikım, ey Yaradanım! Göster cemalini de göreyim! Vahyini duyuyorum ama, kendini de göreyim!”


قَالَ لَنْ تَرٰينَي (الأعراف:٣٤١)


(Kàle) Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Len terânî) “Bu hal devam ettikçe sen beni görecek değilsin, göremeyeceksin, göremezsin, görmen mümkün değil; (len terânî) göremezsin!” Peygambersin ama, peygamber olsan da göremezsin. Çünkü

145

beşeriyet sıfatı ve beşeri duyguların organları, Allah’ı algılamaya tahammüllü değil. Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez, bu terazi bu kadar ağırlığı kaldırmaz;


وَلٰكَنَ انْظُرْ إَلَى الْجَبَلَ فَإَنَ اسْتَقَره مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰينَي،

(الأعراف:٣٤١)


(Ve lâkini’nzur ile’l-cebeli) “Eğer neden göremeyeceğini kavramak istiyorsan, şu karşıdaki Tur Dağı’na bak! (Ve ini’stakarra mekânehû) Eğer o dağ, Allah ona tecelli ettiği zaman, yerinde sapa sağlam durabiliyorsa; (fesevfe terânî) demek ki sen de görebileceksin demektir.”


فَلَمها تَجَلهى رَبُّهُ لَلْجَبَلَ جَعَلَهُ دَكا وَخَره مُوسَى صَعَقًا

(الأعراف:٣٤١)


(Felemmâ tecellâ rabbühû li’l-cebeli cealehû dekken) “Allah-u Teàlâ Hazretleri Tur dağına bir başka tecelli’yle tecelli edince, dağ Allah’ın tecellisine tahammül edemedi ve parça parça oldu. Bir patırtı, bir parçalanma, bir kayaların yerlere yıkılması; dağın böyle parçalanışı, bir heybet, bir zelzele… (Ve harra mûsâ saikà) Mûsâ AS baygın yere düştü.” (A’raf, 7/143)

Basit kullar olduğumuz halde, basit mü’minler olduğumuz halde; peygamber olmadığımız halde, buradan anlıyoruz ki: İnsanın beşeri vasıflarıyla Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni görmesi mümkün değildir.


لاَ تُدْرَكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرَكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللهطَيفُ الْخَبَيرُ

(الأنعام:٣٠١)

146

(Lâ tüdrikühü’l-ebsàr ve hüve yüdrikü’l-ebsàr) “Gözler onu göremez, onu algılayamaz, onu idrak edemez; o gözleri görür. O gözleri ve gözlerin faaliyetlerini idrak eder. Her şeyi kuşatır, bilir, görür. (Ve hüve’l-latîfü’l-habîr) Her şeye hulül ve nüfuz edip ondan haberdar olur.” (En’am, 6/103) diye bildiriliyor.

Bu da, Allah bilgisi hakkında bize önemli bir malumat veren olaydır. Peygamber olduğu halde, Allah-u Teàlâ Hazretlerini Musa AS’ Tur dağında baş gözüyle, yani basar-ı maddiyesiyle, maddi gözüyle göremeyeceğini; Kur’an-ı Kerim’den öğrenmiş oluyoruz.

Sonra yine Kur’an-ı Kerim’de bildiriliyor ki:


لَيْسَ كَمَثْلَهَ شَيْء (الشورى١١)


(Leyse kemislihî şey’ün) “Allah gibi, onun misli gibi bir şey bile yoktur.” (Şûrâ, 42/11)

Yani, Allah’ın misli yoktur, benzeri yoktur, küfüvü yoktur,

147

dengi yoktur. Gözler onu göremez, gözler onu idrak edemez. Kur’an-ı Kerim terbiyesiyle, ma’rifetullah mektebinden biz biliyoruz ki; bu baş gözüyle mahlûkatı seyrettiğimiz gibi, Allah-u Teàlâ Hazretleri’ni seyredemeyiz. Bir tecelli etse, gözler bu ağırlığı, bu tecellinin ihtişamını kaldıramaz; kör olur. Güneşe bakamadığı gibi…

Artık ne diyeceksek ona? Hani radyasyondan, atom bombası patladığı zaman; Hiroşima ve Nagazaki de neler olduysa, oradan belki biraz anlayabiliriz ki, onu göremeyiz.


O halde İslâm diyor ki:

“—Ey beşer, ey insanoğlu! Sen etrafında her gördüğün şeye, bu tanrıdır diye yapışıyorsun, onu tanrı sanıyorsun. Bu dağ mı tanrı? Fujiyama dağı mı tanrı? Ararat dağı mı tanrı? Başka kutsal nereleri varsa… Ağaçları düşünüyorsun, Ay mı diyorsun, Güneş mi diyorsun? Senin bu gördüğün şeyler olamaz diye, bu konulardaki iptidailikten, basit düşünmekten İslâm bizi kurtarıyor. Yüksek bir seviyeye, suprem (supreme), fevkalâde yüce, müteâli, transandantal diyorlar, bu kelimeleri kullanıyorlar Batılılar; bu bizim kavramımızı yakalamak için, anlamağa çalışmak için…

Böylece bir müslüman, çok basit bir müslüman bile olsa biliyor. Görülemeyeceğini biliyor. Hatta, çok güzel bir söz vardır kelâm kitaplarında:9


اَلْعَجْزُ عَنْ دَرَكَ اْلإَدْرَاكَ إَدْرَاك ؛


وَالْبَحْثُ عَنْ سَرِّ ذَاتَ الِلَّ إَشْرَاك .


(El-aczü an dereki’l-idrâki idrâkün) “Allah’ı idrak



9 Alûsî, Rûhu’l-Meànî, c.XIII, s.141, Hac Sûresi, 74. ayetin tefsirinde ilk mısraı Hz. Ebû Bekir RA’ın sözü olarak naklediyor. İkinci mısraı da Hz. Ali RA’ın söylediğini bildiriyor.

148

edemeyeceğini, zâtının künhüne varılamayacağını anlamak, biraz haddini bilmektir, anlamaktır. (Ve’l-bahsü an sirri zâti’llâhi işrâkün) Allah’ın zâtının sırları hakkında söz söylemek de, insanı şirke götürür.”

Allah’ın zatından bahsetmek, eni şu kadar, boyu şu kadar.. Haşa sümme haşa… Onu böyle bir varlığa benzetmek; (leyse kemislihî şey’ün) benzeri bir şey yok ki, neye benzetiyorsun sen? Hayrola, niye kalkışıyorsun? Bir şeye de benzetemezsin, yani benzeterek de anlatamazsın; hiç bir şeye benzemeyen yüce varlık olduğunu bileceksin, o kadar.

İslâm bu noktaya getiriyor insanı. Böylece, mahlûkata tapınmanın önüne kocaman bir dağ koyuyor. Müslüman mahlûkata tapınmıyor, müslümanda şirk yolunu kapatmış oluyor İslâm.

Sonra, daha başka Kur’an-ı Kerim ayetleri var. Buyuruyor ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri:


وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَاكُنْتُمْ (الحديد:٤)


(Ve hüve meaküm, eynemâ küntüm) “Siz ey kullar, ey insanlar. Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir, sizin yanınızdadır.” (Hadîd, 57/4) Evde, dışarıda, sokakta, yukarıda, aşağıda, odada; nerede olursanız olun,

Böylece anlıyoruz ki, etrafımızdaki varlıklar gibi değildir Allah ama, bizimle beraberdir, yakınımızdadır. “Her yerde hazır ve nazır!” demiş büyüklerimiz. Gözler onu göremez, biliyoruz görülemeyeceğini.

Peki, nasıl tatmin olacak bizim ruhumuz, bizim gönlümüz, bizim kalbimiz?

Rasûlüllah SAS diyor ki:

“—Allah’ın zâtını düşünmeyin, kavrayamazsınız. Fakat, kudretini düşünün, asârını düşünün, sanatının eserlerini düşünün! Oradan, Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne öylece varmağa çalısın!”

149

İşte ağaçlar, işte çiçekler, işte denizler, işte ırmaklar, işte meyvalar, işte yıldızlar; Ay, Güneş, işte kâinatın sonsuz güzellikteki manzaraları... Bunları yaratan, bu kudreti, bu sanatı

ortaya koyan, Allah-u Teàlâ Hazretleri. Eserlerinden anlıyoruz. Tamam, Allah bunu böyle yaratmış.

Peygamber Efendimiz kendisine turfanda bir meyva geldiği zaman, öpüp gözüne koyardı. Rabbim bunu yeni yaratmış, sun-i ilahi tezgâhından yeni çıkmış diye, öpüp başına koyardı. Rabbime yaratılış itibarıyla en yakın diye.

Bir de sahabeden bir mübarek zat varmış, çarşıdan ne zaman çok turfanda, çok yeni bir meyva görse kaparmış onu, götürürmüş Rasûlüllah’a:

“—Buyur yâ Rasûlallah!” dermiş. “Ama benim param olmadığı için parasız aldım bunu, parasını ver!” dermiş.

Yani, meyvayı alıp getiriyor, Rasûlüllah’a veriyor.

“—Niye böyle yapıyorsun?” diye sorunca;

“—Yâ Rasûlallah, önce senin yemen lâzım diye düşündüm.” dermiş.

Parası yok fukaracığın ama, sevgisi var, muhabbet-i Rasûlüllah var, Rasûlüllah sevgisi var... Turfanda meyva çok pahalı. Kaparmış meyvayı götürürmüş, “Yâ Rasûlallah, buyur! Bu sana lâyık, ye ama bu benim değil, bunun parasını ver sahibine!” dermiş.

Rasûlüllah da öpüp gözüne koyarmış.


Allah tabii kudretinden, asarından bilinir. Bir de ben aciz kardeşinizin izah ve ifade etmek istediğim bir nokta var: Dua edersiniz, Allah duanızı kabul eder, istediğiniz şeyi yapar. Oradan da âşinalık olur. Oradan anlarsınız ki, Rabbim duaları kabul ediyor, kula istediğini ihsan ediyor diye, her anda onun bir şanda olduğunu görürsünüz.

Tabii daha izahı akıllara sığmayan başka ayet-i kerimeler var. Meselâ, Hadid Suresi’nin başında Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:

150

سَبهحَ لِلَّ مَا فَى السهمٰوَاتَ وَالاَرْضَ وَهُوَ الْعَزَيزُ الْحَكَيمُ (الحديد:١)


(Sebbaha li’llâhi mâ fi’s-semâvâti ve’l-ard, ve hüve’l-azîzü’l- hakîm) “Yerde ve göklerde ne kadar yaratık varsa, hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Hadîd, 57/1)

Bazı yerlerde, (yüsebbihu) “ediyor” diye ifade geçiyor:


يُسَبِّحُ لِلَّ مَا فَى السهمٰوَاتَ وَمَا فَى اْلاَرْضَ (الجمعة:١)


(Yüsebbihu li’llâhi mâ fi’s-semâvâti ve’l-ard) [Yerde ve göklerde ne kadar yaratık varsa, hepsi Allah’ı tesbih ediyor.] (Cuma, 62/1)


وَاَنْ مَنْ شَیْءٍ اَلاه يُسَبِّحُ بَحَمْدَهَ وَلٰـكَنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبَيحَهُمْ (الإسراء:٤٤)


(Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî) “Allah’ı tesbih ve tahmid etmeyen hiç bir varlık yok! Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. (Ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm) Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.” (İsrâ, 17/44) diye geçiyor.

Burada da (sebbaha) mazi sigasıyla, “tesbih etti” demek. Yerde gökte ne varsa, her şey Allah’ı tesbih etti.

Tesbih etmek ne demek? Sübhàna’llah demek. Sübhàna’llah

ne demek? “Yâ Rabbi! Senin her şeyin çok güzel, çok mükemmel… Senin hiç kusurun, eksiğin yok!” demek.

Ayrıca (Sübhàna’llah) hayranlık ifadesidir, sevgi ifadesidir, aşk ifadesidir:

“—Sübhàna’llah! Allah Allah! Yani ne oldu, hayrola ne oluyor? Coşuyorsun, coşmağa başladın, hayrola?”

“—Ne yapayım yahu? Şu güzelliğe bak! Subhàna’llah... Allah-u Teàlâ Hazretleri ne kadar kudret sahibi. Hiç eksiği, noksanı yok ki, şu hale bak!” diye coşuyor insan, Subhàna’llah diyor. Subhàna’llah böyle bir sözdür.

151

سَبهحَ لَلِّٰه مَا فَى السهمٰوَاتَ وَالاَرْضَ (الحديد:١)


(Sebbaha li’llâhi mâ fi’s-semâvati ve’l-ard.) “Yerde gökte her şey Allah’ı tesbih ediyor; Sübhàna’llah. Sübhàn’a’llah… Sübhànallah…’ diyor.” (Hadîd, 57/1)

Evliyaullah’tan Abdülehad-ı Nuri Hazretleri’ne sormuşlar:

“—Ya üstad, ya şeyh, Kur’an-ı Kerim’de Allah (sebbaha) tesbih etti diyor, (yüsebbihu) tesbih ediyor diyor, daima tesbih ediyor. Nedir bu yani? Hakikaten Sübhàna’llah, Sübhàna’llah mı diyor, yoksa tavrı ve durumu, pozisyonu itibariyle o manada mı? Yani lisân-ı hal ile mi Subhàna’llah diyor, yoksa lisân-i kal ile mi Subhàna’llah diyor?”

O evliyaullah demiş ki:

“—Hayır, lisân-ı hal ile değil, lisân-ı kal ile, bayağı Sübhànallah der; duyan duyar.” demiş, duyan duyar.


Evet, biliyoruz. Peygamber SAS Efendimiz hangi ağacın ve taşın yanından geçerse, o ağaç ve o taş ona:

“—Esselâmü aleyke ya rasûla’llah!” derdi, Rasûlüllah Efendimiz bunu duyardı.

Demek ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri tesbih ettiriyor. Allah-u Teàlâ Hazretlerini her varlık tesbih ediyor.


وَهُوَ الْعَزَيزُ الْحَكَيمُ (الحديد:١)


(Ve hüve’l-azîzü’l-hakîm) “O çok izzet sahibidir ve çok hikmet sahibidir.” (Hadîd, 57/1)

Hakim, hikmet sahibi demek. Hikmet de, bir şeyi sağlam yapmak veya yerli yerinde yapmak demektir. Sağlam yapmak mânâsına, muhkem diyoruz. Yani, yaptığı işi muhkem yapmak. Tam tahkimatlı, sapa sağlam, hiç sarsılmayacak şekilde yapmak. Hakîm, yaptığı işi sapa sağlam yapan mânâsına gelir. Bir de yerli

152

yerinde... Hah, işte bak böyle olmalıydı bu, tamam. Hah, şimdi oldu dediğimiz gibi. İşte yerli yerinde yapmak mânâsına…

Hikmetin iki mânâsı vardır: Bir; isi sapa sağlam, hiç eksiksiz tam yapmak. Bir de; tam yerli yerinde öyle, hah. Olması gereken şekilde yapmak mânâsına… Her iki mânâsıyla da işi öyledir Allah’ın… Sağlamdır işi ve yerli yerincedir. Öyle olması gerekiyordur. Öyle olması en güzeldir de, Allah en güzelini yapmıştır.


Aziz de, izzet sahibi olmak; kıymet sahibi olmak demektir. İzzet sahibi, çok kıymet sahibi Allah mânâsına gelir. Yani, çok kıymetli, kıymeti çok yüksek olan mânâsına. Bir de genel, mutlaka karşısındakini pes ettiren, galip mânâsına gelir. Arapça’da, (azze’l-metau) derler. Yani çarşıdaki mal kıymetlendi demek. Az, ender rastlanıyor, çarşıda bir dükkânda var, çok pahalı... Azze’l-metau, meta’ aziz oldu, yani çok kıymetli oldu.

Kur’an-ı Kerim’de öteki kullanılışından bir misal vereyim. Meselâ, Davud AS’ın karşısına iki hasım geliyor, birbirlerinden şikâyetçi. “Yâ Dâvud sen hakem ol!” diyorlar. Davud AS’a dertlerini açıyorlar. Bir tanesi diyor ki:


إَنه هذَا أَخَي لَهُ تَسْع وَتَسْعُونَ نَعْجَةً وَلَيَ نَعْجَة وَاحَدَة فَقَالَ أَكْفَلْنَيهَا


وَعَزهنَي فَي الْخَطَابَ (ص:٣٢)


(İnne hâzâ ahî) “Bu benim kardeşim, din kardeşim. (Lehû tis’un ve tis’îne na’ceten) Bunun doksan dokuz hayvanı var. (Ve liye na’cetün vâhideh) Benim bir tanecik hayvancığım var. (Fekàle ekfilnîhâ) ‘O bir taneyi de bana ver!’ dedi bu. Doksan dokuz tanesi onda, ‘Şu bir taneyi de bana ver!’ dedi, (Ve azzenî fi’l-hitâb) Ve beni istemekte artık bıktırdı, yendi.” (Sad, 38/23)

Azzeni, burada galebe çalmak mânâsına geliyor. Demek ki, (Ve hüve’l-azîzü’l-hakîm) ne demek? “O izzet sahibidir. Yani, çok kıymet sahibidir. Yani, mutlaka yener. Galibiyet sahibidir.”

153

demek. “Yaptığı işi muhkem yapar, yerli-yerince yapar.” demek.

Sonra:


لَهُ مُلْكُ السهمٰوَاتَ وَالاَرْضَ (البقرة:١٧٠)


(Lehû mülkü’s-semâvâti ve’l-ard) [Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır] (Bakara, 2/107)

Hadîd Sûresi, 2. ayet:


لَهُ مُلْكُ السهمٰوَاتَ وَالاَرْضَ يُحْي وَيُميتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدير

(الحديد:٢)


(Lehû mülkü’s-semâvati ve’l-ard, yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kàdir) (Hadîd, 57/2)

Yerde gökte ne türlü yaratık varsa, hepsi Allah’ındır, hepsi onundur. Yerin göğün hàkimiyeti Allah’ındır. Yani, yere göğe kim hükmediyor? Yeri-göğü kim yönetiyor?

(Lehû mülkü’s-semâvati ve’l-ard) “Yerin göğün hakimiyeti, yönetimi, egemenliği kimindir? Allah’ındır. (Yuhyî ve yumît) Hayat da verir, öldürür de… Yaşatan da, öldüren de odur. (Ve hüve alâ kulli şey’in kàdir) O her şeye kàdirdir. Her şeyi hakkıyla, bi-hakkın yapabilme iktidarına sahiptir.”

Sonra, üçüncü ayet-i kerimede buyuruluyor ki:


هُوَ اْلأَوهلُ وَاْلآخَرُ وَالظهاهَرُ وَالْبَاطَنُ وَهُوَ بَكُلِّ شَيْءٍ عَلَيم

(الحديد:٣) (Hüve’l-evvelü ve’l-âhiru) “O evveldir. Varlığından daha önce bir başka varlık yoktu. Evvel odur, ahir odur. (Ve’z-zàhirü ve’l- bâtın) Görünen odur, görünmeyen odur. Görünenin arkasındaki, bâtınındaki şey de odur. Zahirdeki de odur, bâtın da odur. (Ve

154

hüve bi-külli şey’in alîm) O her şeyi bilir.” (Hadîd, 57/3)

Ondan sonra tabii ayet-i kerimeler devam ediyor. Orada da yine Allah’ın insanlarla her zaman, her yerde beraber olduğu bildiriliyor.

Başka bir ayet-i kerimede:


وَلَقَدْ خَلَقْنَا اْلإَْنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوَسُ بَهَ نَفْسُهُ، وَنَحْنُ أَقْرَبُ


إَلَيْهَ مَنْ حَبْلَ الْوَرَيدَ (ق:٦١)


(Ve lekad halakne’l-insâne) “Biz İnsanoğlunu halk eyledik, yarattık. (Ve na’lemü mâ tüvesvisü bihi nefsühû) Nefsinin ona neden içinden fısıldadığını biz biliriz. Ne oyunlar ediyor nefsi ona, biz biliriz. (Ve nahnü akrabü ileyhi min habli’l-verîd) Biz insanoğluna şahdamarından, yani kalbinden çıkan aort damarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16) diye bildiriliyor. Bir hadis-i şerifte şöyle anlatılıyor:10


جَاءَ رَجُل إَلَى رَسُولَ الِلَّ صَلهى الِلُّ عَلَيْهَ وَسَلهمَ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ الِلَّ!


أَقَرَيب رَبُّنَا فَنُنَاجَيهَ، أَمْ بَعَيد فَنُنَادَيهَ؟ فَسَكَتَ رَسُولُ الِلَّ صَلهى الِلُّ


عَلَيْهَ وَسَلهمَ، فَأَنْزَلَ الِلُّ: وَإَذَا سَأَلَكَ عَبَادَي عَنِّي فَإَنِّي قَرَيب أُجَيبُ


دَعْوَةَ الدهاعَي إَذَا دَعَانَ (البقرة:٦٨١)


(Câe racülün ilâ rasûli’llâhi SAS, fekàle) Bir adam geldi ve Rasûlüllah SAS’e dedi ki:

(Yâ rasûla’llàh! E karîbün rabbünâ fenünâcîhi, em baîdün fenünâdîhi?) “Ey Allah’ın Rasûlü! Rabbimiz yakın mıdır, yakın



10 İbn-i Ebî Hàtim, Tefsir, c.I, s.475, no:1693.

155

insanla konuşur gibi fısıl fısıl mı konuşalım; yoksa uzak mıdır, bağıralım mı?”

(Fesekete rasûlü’llàh SAS) Rasûlüllah SAS sükût etti. (Feenzele’llàhu) Bunun üzerine Allah-u Teàlâ Hazretleri şu ayeti indirdi:

(Ve izâ seeleke ibâdî annî) “Ey Rasûlüm, kullarım sana benden sorgu sual ederlerse, sorarlarsa, sormuş bulunuyorlar ise, sordukları zaman, sen şu cevabı ver: (Feinnî karîbün) Hiç şüphe yok ki, ben yakınım. (Ücîbü da’vete'd-dâi izâ deàni) Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına icâbet ederim.” buyurdu. (Bakara, 2/186)

Yunus Emre de tabii, ayetlerin tercümesini yapıyor ilahilerinde, diyor ki:


İstemegil anı ırak,

Gönüldedir ana durak!

[Sen senliğin elden bırak,

Tenden içeru candadır.]


Yâni, Allah’ı uzakta sanma, oralarda arama; gönlünde durağı vardır, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin. Yani gönlü insanın Allah’ın tecelligâhıdır demek istiyor. Evet. İşte bu ayet-i kerimeler var…


e. Ayete’l-Kürsî’nin Anlamı


Peygamber SAS Efendimiz, Übey ibn-i Ka’b RA’la karşılaştığı zaman sordu:

“—Nasılsın, iyi misin, neler yapıyorsun? Kur’an-ı Kerim’i okuyor musun? Hangi ayet-i kerime mânâ bakımından seni en çok etkiliyor?” diye sordu.

Ubey ibn-i Ka’b alim bir kimse, Kur’an-ı Kerim’i çok iyi bilen bir kimse… Ayete’l-Kürsî’nin kendisini çok etkilediğini söyledi.


Bakara Sûresi’nde Ayete’l-Kürsî çok önemli bir ayet-i kerimedir. Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki, bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r-rahîm:

156

اَلِلُّ لاَ اَلَهَ إَلاه هُوَ، الْحَيُّ الْقَيُّومُ، لاَتَأْخُذُهُ سَنَة وَلاَنَوم ، لَهُ مَا


فَي السهـمَـوَاتَ وَمَـا فَي اْلأَرْضَ، مَـنْ ذَا الهذَي يَشـْفَعُ عَنْدَهُ إَلاه


بَإَذْنَـهَ، يَعْلَمُ مَا بـَيْنَ أَيْدَيـهَمْ وَ مَا خَلْـفَهُمْ، وَلاَ يُحَيطُونَ بَشَيْءٍ


مَنْ عَلْمَـهَ إَلاه بَمَا شَاءَ، وَسعَ كُرْسـَيُّهُ السهمٰوَاتَ وَاْلأَرْضَ، وَلاَ


يَـؤُدُهُ حَفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلَيُّ اْلعَظَيمُ (البقرة:٢٥٥)


(Allàhu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûm, lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm, lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ard, men ze’llezî yeşfeu indehû illâ bi-iznih, ya’lemü mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm, ve lâ yuhîtûne bi-şey’in min ilmihî illâ bimâ şâe, vesia kürsiyyühü’s-semâvâti ve’l-ard, ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüve’l-aliyyü’l-azîm.)

[Allah ki, kendisinden başka hiç bir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyum’dur; dâimâ diri ve yarattıklarını gözetip yönetendir ve her şey varlığını onunla devam ettirir. Kendisini ne bir uyuklama, gaflet, ne de bir uyku tutar. Göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi onundur. İzni olmadan, onun katında kim şefaat edebilir? O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, gelmiş ve geleceklerini bilir; ona hiç bir şey gizli kalmaz. Kullar onun ilminden, ancak kendi dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları koruyup gözetmek ona ağır gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür.] (Bakara, 2/255)


اَلِلُّ لاَ اَلَهَ إَلاه هُوَ، الْحَيُّ الْقَيُّومُ،


(Allàhu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyum) Ondan başka ilah

157

yok. Allah, kendisinden başka ilah olmayandır, Hayy ve Kayyum’dur. Hayy demek, hayat sahibi demek. Hayat sahibi demek, kör, ölü ve cansız bir kudret değil demek. Hani, acaba Allah enerji midir? Hayır. Enerjiyi sen zabt u rabt altına

alıyorsun, depo ediyorsun, pile koyuyorsun, aküye koyuyorsun, telle nakl ediyorsun. Değil. Neden? Kör değil, böyle ölü değil. Hayy. Hayy el-Kayyum. Bir de kendi zati ile kàim. Başkasının desteğine, yardımına muhtaç olmadan; bi zatihi, kendi kendine Rububiyetinde berdevam mânâsına geliyor,


لاَتَأْخُذُهُ سَنَة وَلاَنَوم ،


(Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm) Onu böyle kendinden geçme ve uyku tutmaz, yani gevşeme; sine, uyuklama demek. (Vesene- Yesinu- Sineten). Nevm, uyumak demek. Allah-u Teàlâ Hazretleri beşer gibi değildir. Hani, beşer biraz yorulduğu zaman başlar başı önüne düşmeğe. Ne oluyor yahu? Yanındaki dürter. Yahu, sana bakıyor öğretmen. Ne diye şey yapıyorsun? Kenardan bir tane tekme yer, bir çimdik yer arkadan; ne oluyor diye. Uyukluyordu, uyanır. Neden? Dayanamıyor, yani dikkatini uzun süre teksif edemiyor.

Bir insanın dikkatini teksif etme süresi otuz beş dakikadır, bir saattir. Daha fazla oldu mu gevşer, verim azalır, dikkati dağılır.

(Lâ te’huzuhû sinetün ve lâ nevm) Allah-u Teàlâ Hazretleri öyle değil, Hayyu-Kayyum. Öyle gevşeme ve uyuklama tutan bir varlık değil. Devamlı nigâhban, devamlı kullara nazar eden, kâinata tasarruf eden. Çok derin mânâsı var tabii.


لَهُ مَا فَي السهـمَـوَاتَ وَمَـا فَي اْلأَرْضَ،


(Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ard) Yerdeki, gökteki, semâların içindeki bütün varlıklar, yerdeki bütün varlıklar onundur. Mülk onundur, mal onundur, eşya onundur, yaratıklar

158

onundur. Her şey Allah’ındır, her şey Allah’ın mülkü…


مَـنْ ذَا الهذَي يَشـْفَعُ عَنْدَهُ إَلاه بَإَذْنَـهَ،


(Men ze’llezî yeşfeu indehû illâ bi-iznihî) “Kim oluyor onun huzurunda kalkıp da, ‘Şunu affet yâ Rabbi, şunu bağışla yâ Rabbi!’ diye şefaat edecek? (İllâ bi-iznihî) Müsaade ettiği sevgili kulları hariç, kimse kalkıp da öyle aracılık, şefaatçilik yapamaz.”

Kendisinin müsaade ettikleri var:

“—Ey Rasûlüm, şefaat et! Senin şefaatini kabul edeceğim. Sana o makamı verdim.” buyuracak.

“—Ey şehid, şefaat et! Sana o hakkı verdim. Sen benim için canını verdin, ben de sana bu hakkı verdim. Sen haydi kimi affetmemi istiyorsan, söyle!” buyuracak.

“—Yâ Rabbi, anamı affet! Babamı affet!” “—Pekiyi, affettim.”

“—Evlâdımı affet, akrabamı affet, çocuğumu affet…” ve saire..

Şehid böyle etrafındaki nice insanlara şefaat edecek.


Şehidler cennete girecek, alimler cennete girecek. Allah ilmiyle amil alimleri, mürşid-i kâmilleri cennetin kapısında durduracak,

diyecek ki:

“—Ey kulum, şu cennete giremeyeceklerden kimlere şefaat etmek istiyorsan, şefaat et! Haydi bakalım, istediklerini cennete sok!” diyecek, onlar da şefaat edecekler. Yani sırf kendileri için değil, kendileri cennetlik zaten de; başkalarının da cennete girmelerine şefaat edecekler. (İllâ bi-iznih) “Yâni Allah’ın iznini almış olanlar, Allah’ın kendisine izin verdiği müstesna; başkası şefaatçi olamaz.

Bu neyi gösteriyor? Müşrikler dediler ki:


هٰؤُلاَءَ شُفَعَاؤُنَا عَندَ الِلَّ (يونس:٨١)

159

(Hâülâi şüfeâuna inda’llàh) “Melekler veyahut putlar, veya bizim tapındığımız, elimizle yonttuğumuz şunlar bunlar, bize Allah indinde şefaatçi olacak.” (Yunus, 10/18)

Öyle yağma yok, Allah’ın onlara müsaadesi yok; öyle şirk koştukları şeylerin bir faydası olmayacağını bildiriyor. Ama peygamberlerin, evliyaullahın, ulema-i billâhın şefaat edeceğini gösteriyor, illa istisnası ile.


يَعْلَمُ مَا بـَيْنَ أَيْدَيـهَمْ وَ مَا خَلْـفَهُمْ،


(Ya’lemü mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm) İnsanların önlerindekini, yani istikbali. Arkalarındakini, yani göremedikleri, mazideki veya göremedikleri; gördükleri, göremedikleri, önlerindeki, arkasındaki şeylerin hepsini bilir Allah. Allah’ın bilmediği her hangi bir şey yoktur, her şeyi bilir.


وَلاَ يُحَيطُونَبَشَيْءٍ مَنْ عَلْمَـهَ إَلاه بَمَا شَاءَ،


(Ve lâ yuhîtune bi-şey’in min ilmihî illâ bimâ şâe) Ve ile baslıyan cümle hal cümlesidir. Doğru tercümesi söyle olması lâzım: “Müsaade ettiği, izin verdiği, dilediği kullarının, bilgilendirdiği kullarının bilmesi müstesna; kullar hiç bir şeyi, Allah’ın ilminden bir şeyi kavrayacak durumda olmadıkları halde; Allah her şeyi kavrayabilir.”

“Kullar bilmez, Allah bilir!” demek bu. Hal cümlesidir, Arapçanın inceliklerindendir. Tabii, tercümeyi yapanların bunları bilmesi lâzım ama, bilmezse kaçırırlar önemli noktayı… Yani, burada bir mukayese vardır: kullar bilmez, ama Allah bilir. Allah her şeyi bilir. Allah’ın bildiği şeyin bir kısmını bile bilmek Allah’ın dilemesiyledir, müsaadesiyledir.

Hattâ, ayet-i kerimelerde geçiyor ki:


وَمَا تَشَاءُونَ إَلاه أَن يَشَاءَ الِلّ (الإنسان:٠٣)

160

(Ve mâ teşâüne illâ en yesâa’llàh) [Allah istemedikçe siz bir şeyisteyemezsiniz.] (İnsan, 76/30) Yani, siz içinizden bir şeyler istiyorsunuz, bu istekler bile sizin kendi isteğiniz değildir; Allah istemese isteyemezsiniz, isteten de Allah’tır. Bu da önemli bir nokta…


وَسعَ كُرْسـَيُّهُ السهمٰوَاتَ وَاْلأَرْضَ،


(Vesia kürsiyyühü’s-semâvâti ve’l-ard) “Onun kürsüsü…” Ayete’l-Kürsî ismini buradan alıyor zaten; kürsi ayeti, içinde kürsi kelimesinin geçtiği ayet… “Onun Kürsî’si, Allah’ın Kürsî’si semaları ve Arz’ı içine almış, kuşatmıştır. Hepsi onun Kürsî’si içindedir.

Buradaki Kürsî nedir? Bilinemez. Çünkü insan bilgisini çevresinden alıyor, bilmediği şeyleri ona anlatmak zordur. Köre renkleri anlatmak zordur, kırmızı ile yeşilin arasındaki farkı köre anlatamazsın. Tatma duygusu olmayana, ekşiyle turşunun arasındaki farkı anlatmak zordur. Tuzluyla tatlıyı belirtmek zordur. Yani, kabiliyeti olmayan bazı şeyleri anlayamaz.

Semâları ve Arz’ı onun Kürsî’si kuşatmıştır. Kürsî Arapçada

masa filan gibi bir şey demek. Hani öğretmenin kürsüsü diyoruz ya. Ama, Allah’ın Kürsîsi nasıl bir şey? Semaları ve Arz’ı ihtiva eden, içine alan…

Sonra, hadis-i şerifler vardır ki: Allah’ın Arş’ı yanında Kürsî çok küçük kalır, Allah’ın Arş’ı a’zamdır, en muazzamdır. Kürsî, yani semaları ve Arz’ı içine alan Kürsî, Allah’ın Arş’ı yanında şöyle bir zerre gibi kalır, küçük bir tane gibi kalır. Demek ki Arş

çok daha büyüktür.

Allah-u Teàlâ Hazretleri Arş-ı A’zam’a istivâ eylemiştir. İstivâ etmek ne demek, Arş ne demek, Kursî ne demek? Bunların hakikî mânâsını Allah bilir. Allah’ın bildirdiği kullar da bildirdiği kadarıyla bilirler.

Tabii, kudret mânâsını da veriyorlar. Allah’ın kudreti semâları

161

ve Arz’ı kavramış, kuşatmıştır.


وَلاَ يَـؤُدُهُ حَفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلَيُّ اْلعَظَيمُ (البقرة:٥٥٢)


(Ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ) “Semâların ve Arz’ın yönetimi, korunması, düzenin devamı Allah’a ağır gelmez, zor gelmez.” Müşkil bir iş gibi değildir. Ol der, olur. Hiç bir iş ona zor gelmez.

Halbuki, biz üç tane topu havaya atıp döndürmekte zorlanırız. Beş tane oldu mu, daha zorlanırız. Yedi tane oldu mu, apışırız. On tane oldu mu, yere düşürürüz. Neden?

“—E, artık fazla oldu, insaf yani. Cambazsam, hokkabazsam bile bunun da bir hududu var. Hepsini tutacağım, gözleyeceğim, birbirine vuruşmadan havada döndüreceğim; olmaz bu kadar!” deriz.

Ama, Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne su kâinattaki bütün olayların oldurulması ve yönetilmesi zor gelmez, ağır gelmez, hepsini yönetir.

Allah-u Teàlâ Hazretleri öyle kudret, öyle hikmet, öyle sanat sahibidir. Her türlü yaratmaya kàdirdir, her şeyi bilir. Bir şeye ol dediği zaman oldurur, olmasını sağlar. Böyle bir kudret sahibidir.


إَنهمَا أَمْرُهُ إَذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (يس:٢٨)


(İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekùle lehû kün feyekûn) “O bir şeyin olmasını istediği zaman ol der, onun planladığı şekilde o iş öyle olur.” (Yâsin, 36/82) Olmamak mümkün değil, olmaması imkânsızdır; ol dediği şey olur. Bu oldurulmuş olan kâinatin döndürülmesi de, yönetilmesi de ona zor değildir; oldurmak da zor değildir, döndürmek de zor değildir, öldürmek de zor değildir Allah-u Teàlâ Hazretleri için.


وَهُوَ الْعَلَيُّ اْلعَظَيمُ (البقرة:٥٥٢)

162

(Ve hüve’l-aliyyü’l-azîm) “O çok çok çok yücedir. Akılların idrak edemeyeceği kadar çok azamet sahibidir, çok uludur.” (Bakara, 2/255)

Esmâ-i Hüsnâ, hepsi mübalağa sigasıdır. Yâni, en yüksek seviyede demektir. Tariflere sığmayacak kadar, o durumda demektir. O sıfat onda, o sıfatta demektir.

Kur’an-ı Kerim bize Allah’ı böyle anlatıyor. Yani Allah’ın yaratıkların hiç birine benzemediğini, akılların idrak, gözlerin temaşa edemeyeceği kadar muazzam bir durumu olduğunu öğreniyoruz.


f. Allah-u Teàlâ’nın Subûtî Sıfatları


Tabii, bütün bunların hepsinin özeti: İslâm alimleri tarafindan inanç ilmi dediğimiz İlm-i Kelâm’da yer almıştır. Kelâm söz demektir ama, İlm-i Kelâm burada inanç ilmi demektir, İlm-i Akàid demektir. Akàid ilminin ilâhiyat bölümünde bu ayet ve hadislerdeki Allah ile ilgili bilgiler toplanmıştır ve tasvif edilmiştir.

Tasvifi, bilirsiniz, duymuşsunuzdur; ben size kısaca anlatayım! Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin bütün bu Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden, hadis-i şeriflerden süzülerek; özet olarak bir insana anlatılması gerektiği zaman: evsafı, sıfatları, şanı nedir Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin? Burada onları kısaca söyleyeyim.

Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin sıfatları ikiye ayrılıyor. İlmihal kitaplarından biliyorsunuzdur:

1. Sıfat-ı Sübûtiyye. 2. Sıfat- i Selbiyye veya Zâtiyye. Ayırım böyle.


Sübutiyye, sübut bulan, yani müsbet demektir. Müsbet sıfatlar… Allah şöyledir, şöyledir, şöyledir… Selbiyye, Zâtiyye; aksi bahis konusu olamayan, aksi imkânsız olan sıfatlar demektir. Allah şöyle değildir, söyle değildir, söyle değildir…

163

Yani, bir şeyi iki türlü tarif edersiniz. Bir, ne olduğunu söyleyerek tarif edersiniz. Bir de ne olmadığını söyleyerek tarif edersiniz. İşte ilmihal, ilm-i kelam, ilm-i akaid kitaplarında Allah’ın sıfatları böyle ikiye ayrılmıştır. Bunu tabii Arapça terminoloji içinde, Arapça tabirlerle sıralamışlardır. Millet bunu anlayamaz, hocalar da güzel anlatmaz; ezberleyeceksiniz bunu der. Ondan sonra o da ezberler.

“—Sıfat-i Subutiye kaç tanedir?” “—Sekiz tanedir.”

“—Say bakalım.”

“—Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrade, Kudret, Kelam, Tekvin.”

“—Aferin, mâşâallah! Bunlar ne demek, gel bakalım?” Orada biraz zorlanır. Onun için, ben biraz izah edeyim:


1. Hayat


Hayat mastardır. Bütün bu kelimelerin hepsi, Arapçada mastardır; mek-mak diye biten şeyler gibi. Türkçe’deki kelimeler gibi, fiillerin isimleri olan mastarlardır. Hayat ne demek? Hayy olmak demek. Nereden çıkıyor? Demin okuduk ya. Ayete’l- Kürsî’de: (hüve’l-hayyü’l-kayyum) dedik ya. Allah Hayy u Kayyum’dur.

Bazıları diyorlar ki: Kâinatın Büyük Ruhu… Belki yanlış değil, belki Kızılderililerin sözü bile doğru. “Ey Ulu Ruh!” filan diyorlar. Bir bakıma yanlış değil.

Ama bazıları da tabiat diyorlar. Tabiat böyle yaratmış.

“—Gel bakayım buraya! Sen bir laf çıkarttın ağzından, otur bakayım şurada karşıma… Sen bu laftan ne kasdediyorsun? Senin dilinin altında ne var, kafanın arkasında ne saklı, ne kasdediyorsun?”

Bu herifi sorguya çekmek lâzım! Ya, ne demek tabiat? Tabiat böyle kör bir çark mıdır ki, döndükçe böyle imalat yapıyor? Hayır.


Allah-u Teàlâ Hazretleri Hayy’dır, hayat sahibidir, diridir. Ölü değildir, bir şey yapamayacak şekilde hareketsiz değildir. Kalıba

164

sokulan, sığdırılan, paketlenen bir şey değildir.


2. İlim


İlim deyince insanın aklına üniversite geliyor, çeşitli ilimler geliyor. İlim, bilme sıfatı demek. Allah bilicidir, Alîm’dir. demek. Yani, her şeyi bilir demek. Bilmediği hiç bir şey yoktur, olmuşu da, olacağı da bilir, geçmişi de bilir, geleceği de bilir. Maziyi de

bilir, istikbali de bilir, dünyayı da bilir, ahireti de bilir. Senin kalbinden geçeni de bilir, zihninin içinden geçeni de bilir. Sakladığını da bilir, izhar ettiğini de bilir. Her şeyi bilir.

Bir sıfatı Hayy’dır, ikinci sıfatı Alîm’dir; her şeyi bilicidir.


3. Semi’


Semi’, Arapça bir kelimedir. Semi’ olması, işitici olması

demektir. Allah Semi’dir, her şeyi işitir. Kulların duasını işitir, mazlumun ahını işitir. Sıkışmış, muzdar kulun niyazını işitir, gönlünden geçeni bilir. Gönlünden istediğini bilir, istemeden ihsan eder. Günaha pişmanlığını bilir, kulun üzüldüğünü görür, tevbe demeden affeder. Semi’ oluşu, hepsini duyması demek.


4. Basar


Basar, Arapçada hem görmek mânâsına, hem de göz mânâsına kullanılır. Burada, Allah-u Teàlâ’nın görmesi demektir, Allah Basîr’dir, her şeyi görür. Eskiler bunu Halkın anlayacağı şekilde söyle söylemişler:

“—Allah-u Teàlâ Hazretleri karanlık gecede, kara taşın üstünde, kara karıncanın yürüdüğünü bile görür.” Nasıl anlatsın köylüye? Güzel anlatmış aferin, anlatana aşk

olsun.

Karanlık geceyi bilmem hiç bilir misiniz? Ben bir kere köyde karanlık geceye rastladım. Yani, mehtap olmayan, ay olmayan karanlık geceye rastladım. Kahvede kandiller vardı, caminin

165

olduğu yerde… Yatsı namazını kıldık, beni de yakaladılar mı bırakmazlar köylülerimiz, sağ olsunlar.

“—E, anlat bakalım, İstanbul’da ne var ne yok, nasılsın?”

Merak içinde böyle, bizden böyle haber sızdırmağa çalışırlar, konuşturmağa çalışırlar. Tamam, sohbet filan... Sonra ne olacak? Yatmağa evine gideceksin. İyi ama yollarda kandil yok, elektrik direği yok, gökte ay yok, karanlık. Ben caminin olduğu yerden, çarşıdan teyzemin evine gideceğim. Alışkın da değilim, şehirli insanım. Ondan sonra köyün yollarını da ezbere bilmiyorum, kör bile olsa ezberler, alışır. Yani, ben teyzemin evine gidinceye kadar kaç defa, kaç duvara tosladım. El yordamıyla o teyzemin evinin kapısını buluncaya kadar neler çektim, ter döktüm. Yahu, hiç bir şey görmüyor insan.

Ben karanlık gecenin o kadar karanlık olduğunu o gece anladım. Şehirliler anlayamaz, siz hiç anlayamazsınız; siz Avustralyalısınız, siz karanlığı bilmezsiniz, anlamazsınız. Ama, Allah karanlık gecede, kara gecede, kara taşın üstünde, kara karıncayı bile görür. Her şeyi görür. İçini, dışını ışığa muhtaç olmadan, vasıtaya muhtaç olmadan görür.


5. İrâde


Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin irâde sıfatı vardır. Yani, Allah-u Teàlâ Hazretleri bir şeyi ister. İstedi mi, istediğini yaptırır.

İrâde ne demek? Bir şeyi murad etmek demek. Murad etmesi vardır Allah’ın, murad ettiğini yapar. Yani, Allah-u Teàlâ Hazretleri Hay’dır, diridir, murad eder. Bir şeyler murad eder, yapar. Yani, kendisinin öz zâtının hali ve şânı böyledir. Yani kör tabiat değildir, onu anlayabiliriz buradan.


6. Kudret


Kudret, Allah’ın Kàdir olma sıfatı demek. Allah Kàdir’dir, sonsuz kudret sahibidir, her şeye gücü yeter.

Ben olsam bunları şöyle derdim: Sıfat-ı Subutiye diyor, sıfat

166

diyor. Hayy’dir, Alim’dir, Semi’dir, Basîr’dir, Murîd’dir, Kàdir’dir.


7. Kelam


Yani, Allah-u Teàlâ Hazretleri söz ile, vahiy ile kullarına mesaj iletmektedir. İlham ile sözünü, muradını iletmektedir, kullarıyla konuşmaktadır.


وَكَلَهم الِلُّ مُوسَى تَكْلَيمًا (النساء:٤٦١)


(Ve kellema’llàhu mûsâ teklîmâ) “Allah-u Teàlâ Mûsâ AS’ ile Tur Dağı’nda konuşmuştur.”

Peygamber-i Zîşânımızla vahiy ile, Cebrail vasıtasıyla, vasıtasız olarak, arada perdeler kalkmış olarak konuşmuştur.


Şeş cihetten ol münezzeh zü’l-Celâl

Bî kem ü keyf ana gösterdi cemal.


Bî huruf u lafz u savt ol pâdişah,

Mustafa’ya söyledi bî iştibah


Öyle muazzam beyitler ki bunlar, aşkolsun Süleyman Çelebi’ye, (Rahimehu’llah rahmeten vâsiaten) çok güzel söylüyor. Ne diyor? “Altı cihetten münezzeh olan o Allah-u Teàlâ Hazretleri…” Yani, altı cihet nedir? Önü, arkası, sağı, solu, yukarısı, aşağısı… Altı cihet. Her tarafı yani, her taraftan münezzeh olan, şeş cihetten münezzeh olan Allah. Yani, mekândan münezzeh demek. Yani, “Allah önümdedir, ardımdadır, yukarıdadır, aşağıdadır; şuradadır, buradadır…” diyemezsin! Her yerde hazır ve nazırdır.


وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَاكُنْتُمْ (الحديد:٤)


(Ve hüve meaküm, eyne mâ küntüm) buyurmuş. “Nerede

167

olursak olalım, Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi görüyor, bizimle beraber.” (Hadîd, 57/4) Şeş cihetten münezzehtir. Ona mekân izafe etmek, onun şanını anlamamak demektir.


Şeş cihetten ol münezzeh zül-Celâl,

Bî kem u keyf ana gösterdi cemal.


Keyfiyetsiz, kemiyetsiz, niceliksiz, niteliksiz, nasıl olduğu söylenemeyecek bir şekilde Rasûlüllah’a Cemal-i bâ-kemâlini müşahede ettirmiştir Mi’rac’da… O altı cihetten münezzeh olan Allah-u Teàlâ Hazretleri, nasıl olduğu tarif edilemeyecek şekilde, Mi’rac’da Rasûlüne cemâlini göstermiştir. Rasûlüllah da Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin cemalini müşahede zevkine Mi’rac’da ermiştir.


Âşikâre gördü Rabbü’l-izzeti.

Ahirette öyle görür ümmeti.


İzzet sahibi olan Allah’ı, Peygamber Efendimiz Mi’rac’da âşikâre gördü. Ahirette de ümmeti öyle görecek. Nasıl görecek? Herkes görecek mi? Birisi görürken, ötekisi sıraya mı girecek? Hayır. Nasıl Ay’ın on dördü, dolunay zamanında Ay’ı bütün dünyadaki insanlar görebiliyorsa; izdihamsız, sıraya girmeden rahat bir şekilde görebiliyorsa; ahirette de ümmetinden cennetlik

olanlar Allah’ı öyle görecekler.

Cennetin en büyük zevki, müşahede-i Cemal’dir. Allah’ı seyretmenin güzelliğinin zevki kadar büyük zevk olmayacak,

muhteşem bir zevk olacak, muazzam bir zevk olacak.

Allah-u Teàlâ Hazretleri, dünyanın Cuma günlerine mümasil zamanlarında; kullarını kendi huzuruna çağıracak, rahmetine saracak, cemalini gösterecek; cennet çarşısında hediyelere gark edecek. Evine döndürecek. Hepsinin nuru pırıl pırıl artmış olarak… Huriler, cennetteki hanımları, köşktekiler diyecekler ki:

“—Efendi, sen bugün çok nurlanmışsın. Senin nurun bir başka

168

olmuş bugün. Yahu, bu ne güzellik böyle, bu ne pırıltı, bu ne nuraniyet? E, diyecekler, tabii Rabbimizi ziyaret eyledik. Müşahedenin nuraniyeti sîmâmıza sirayet etti diyecekler.


Evet. Allah-u Teàlâ Hazretleri mütekellimdir, vahyetmiştir, kitap indirmiştir, Peygamber göndermiştir. Sevgili kullarıyla, yüksek kullarıyla konuşmuştur. Kullarına ilhamı vardır, mahlûkatına ilhamı vardır.


وَأَوْحَىٰ رَبُّكَ إَلَى النهحْلَ أَنَ اتهخَذَي مَنَ الْجَبَالَ بُيُوتًا وَمَنَ الشهجَرَ


وَمَمها يَعْرَشُونَ . ثُمه كُلَي مَنْ كُلِّ الثهمَرَاتَ فَاسْلُكَي سُبُلَ رَبِّكَ


ذُلُلاً، يَخْرُجُ مَنْ بُطُونَهَا شَرَاب مُخْتَلَف أَلْوَانُهُ فَيهَ شَفَاء لَلنهاسَ


إَنه فَي ذَلَكَ َلآيَةً لَقَوْمٍ يَتَفَكهرُونَ (الحل:٨٦-٦٩)


(Ve evhâ rabbüke ile’n-nahli) [Allah-u Teàlâ Hazretleri bal arısına vahyetti: (Eni’ttahizî mine’l-cibâli büyüten ve mine’ş-şeceri ve mimmâ ya’ricûn) ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin! (Sümme külî min külli’s-semerâti fe’slükî sübüle rabbiki zülülâ) Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir!’ diye ilham etti. (Yahrucü min bütûnühâ şerâbün muhtelifün elvânühû) Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, (fîhi şifâün li’n-nâs) onda insanlar için şifa vardır. (İnne fî zâlike leâyâtün li-kavmin yetefekkerûn) Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.] (Nahl, 16/68-69) “—Ey arı, haydi bakalım kalk, çiçekleri dolaş, oradaki şu malzemeleri topla, peteklere depola! Benim kullarım yiyecekler. O benim asi kullarım var ya, onların ağzı tatlansın diye haydi bakalım çalışmaya, yürü, yallah!

Kimisi geliyor Vahap’in evine, bahçedeki çiçekleri dolaşıyor, balları, çiçek tozlarını alıyor, götürüyor kovana... Kimisi oraya,

169

buraya gidiyor, çiçekleri dolaşıp, balları toplayıp getiriyorlar. Kovanda bal yapıyorlar.

Mehmet Buğday da kovandan alıyor, getiriyor: “—Hocam, al sana bir kavanoz bal, ye!”

O hazırlamadı, arılar hazırladı. O da aldı, bize getirdi. Biz de yiyoruz.


İşte bu nedir? Allah-u Teàlâ Hazretleri arıya öyle vahyetmiş: (Ve evhâ rabbüke ile’n-nahl) Arıya Allah vahy etti ki: “Git her çiçeği dolaş, oradan balları, çiçek tozlarını al!”

Demek ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin kullarına emirleri vardır, hitabı vardır; hitab-ı latifi vardır, hitab-i ikabı vardır. Hitab-ı latîfi, lutf ile hitab etmesidir. Hitab-ı ikabı da, azarlamasıdır.

“—Utanmadın mı, arlanmadın mı? Bre edepsiz, terbiyesiz, küstah, zalim, asi, edepsiz!” diye de hitabı vardır.

Allah bizi hitab-ı latifine mazhar eylesin... Kelâm sıfatı vardır. Yani konuşucu, vahyedici, söz tevcih edicidir.


8. Tekvin.


Tekvin de oldurmak, yaratmak demek. Allah-u Teàlâ Hazretleri bir şeyi oldurur. (Kün) “Ol!” der, (feyekûn) o olur.

Olduran, mükevvin, oldurtan, musavvirdir, mukevvindir. Kelamcılar tekvin sıfatını seçmişler, o kelimeyi tercih etmişlerdir. Tekvin, kâne’den muteaddi sigasıdır, oldurmak demek. Kâne, olmak demek, tekvin de, oldurmak demek. Allah-u Teàlâ Hazretleri bir şeyin olmasını isterse oldurur.

Tabii, bu Hasr Sûresi’nde nasıl geçiyor meselâ:


هُوَ الِلُّ الْخَالَقُ الْبَارَئُ الْمُصَوِّرُ (الحشر:٤٢)


(Hüva’llàhu’l-hàliku’l-bâriü’l-musavvir) “Allah Halik’tır, halk edicidir. Bâri’ dir, yoktan bir şeyi ortaya koyucudur, yaratıcıdır.

170

Musavvir, ona sekil, suret, kalıp vericidir. Yani, yoktan bir şeyi Allah halk ediyor, bir sekil veriyor, gönderiyor varlık alemine…” (Haşr, 59/24)

Tekvin sıfati var. Yaratıcıdır, yaratıcı sıfatı var. Bunlar işte sıfatlarıdır. Subuti sıfatlarıdır: Allah böyle Hayy’dir, Alim’dir, Semi’dir, BAsır’dir, Murid’dir, Kàdir’dir, Mutekellim’dir, Mükevvin’dir. Her şeye kàdir’dir, her şeyi yaptırır, ettirir, oldurur.


g. Allah-u Teàlâ’nın Zâtî Sıfatları


Sıfat-i Selbiye veya Sıfat-ı Zatiye dediğimiz sıfatları nedir? Yani, akide alimlerinin toplayıp, böyle kolayca anlasınlar diye komprime haline getirdikleri bilgiler nedir? Bunları kısaca söyleyelim, bitirelim:


1. Vücud


Allah-u Teàlâ Hazretleri vardır, yok değildir. Bence din alimlerinin Arapça’yı ve Türkçe’yi çok iyi bilmesi lazım!

Vücut deyince bir insan vücudunu anlıyor, (body building)’i anlıyor. Yani elinde yaylar, çeşit çeşit halterler, ağırlıklar… Pazusunu geliştirmek için bir şey alıyor, bak ne oldu bak. pazuma, gördün mü kaç santim. Halteri kaldırıyor, indiriyor; yayları çekiyor, bırakıyor filan. Çeşitli hareketler, bilmem neler, body building. Yani, vücudun orasını, burasını geliştirmek. Vücut diyoruz biz buna.

Halbuki buradaki bu vücud, bunula ilgili değil. Vücud, var olmak demek. Vücud; yani, Allah’ın var olması, varlığı demek. Allah vardır. Ateistlerin inkâr ettiği gibi değildir, tabiatperestlerin tabiattir dediği gibi değildir. Allah-u Teàlâ Hazretleri o sıfat-i subutiyeye sahib olan yüce yaratıcı, varlık sahibidir, vardır.

Adem, mümkün değildir. Çünkü, ademden bir şey hàsıl olmaz, Adem yokluktur. Ademden ayn ile Adem, Âdem AS değil. Ademden bir şey olmaz, vardan var olur. Mademki varlık vardır,

171

mademki kâinat vardır; o halde kâinatı mükevvenatı yaratan bir yaratıcı vardır. Var eden bir ilk vardır. Ona ilk sebep derler, ilk varlık derler, Vacibü’l-vücud derler Yani, varlığı mecburen kabul edilmek zorunda olan ilk. Bütün varlıkları yaratan Halik demektir.


2. Kıdem


İkinci sıfatı, Kıdem’dir. Allah-u Teàlâ Hazretleri ilk varlıktır, evveli olmayan varlıktır, varlıkları yaratan varlıktır. Hadis değildir. Sonradan olana hadis derler Arapçada. Olan olaylara da hadise diyorlar ya.

Olayları olduran ilk varlığa da, Kadim varlık derler. Allah (Kadim)’dir, kıdem sahibidir. Evveli yoktur. Kendisinden evvel olsaydı? Var canım. Ha, o zaman o Allah’dır, bu Allah değildir. Yani, varsa eğer? Yoktur. Teselsül bâtıl olduğundan, muhakkak bir İlk varlık vardır. Evveli olmayan kıdem sahibi varlık vardır. Bunu tabii ilm-i kelamcılar bilir, sözlerin ne manaya geldiğini.


3. Bekà


Üçüncü sıfatı, Beka... Yani, Allah-u Teàlâ Hazretleri Baki’dir. Sonra olması da yoktur, sonu da yoktur. Sonradan olması da yoktur, sonu olması da yoktur. Kadim’dir ve Baki’dir. Yani, hadis değildir ve fani değildir. Fani değildir, hadis değildir, şeriki yoktur, yok değildir; bunları ifade ediyor bu sıfatlar.


4. Vahdâniyet


Dördüncü sıfatı vahdâniyet’tir. Yani politeizim yoktur,


لَوْ كَانَ فَيهَمَا آلَهَة إَلاه الِلُّ لَفَسَدَتَا (الأنبياء:٢٢)


(Lev kâne fîhimâ âlihetün illa’llàhu lefesedetâ) “Eğer yerlerde,

172

göklerde Cenâb-ı Hak’tan başka bir tanrı olsaydı, o zaman güç kaynağı, emir kaynağı, yönetim kaynağı iki tane olunca, yer gök berbat olurdu, düzeni bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/22)

Birden fazla tanrı olsaydı, çarpışırlardı. Zeus’un yaramaz tanrıcıkları gibi, hepsi birbiriyle kavga ederlerdi. Zeus kızıyor onlara, onlar birbirleriyle kavga edince; onlara yıldırım gönderiyor filan. Yahu, tiyatro mu bu? Yunan tiyatrosu, başka bir şey değil. Böyle şey olmaz.

Allah-u Teàlâ Hazret leri Vahid’dir. Ehad’dir. la şerike leh dir. Bir de burada bir şeyi söylemek lâzım:


لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوهةَ إَلاه بَالِلَّ


(Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi’llâh) “Bütün gücün, kuvvetin sahibi Allah-u Teàlâ Hazretleri’dir.

Şerîki, nazîri olmadığını bilmek lâzım! Bir de bütün gücün, kuvvetin Allah’ta olduğunu bilmek lâzım!


5. Muhalefetün Li’l-havâdis


Muhalefetün li’l-havâdis demek, yaratıklardan başka olmak demek,


لَيْسَ كَمَثْلَهَ شَيْء (الشورى:١١)


(Leyse kemislihî şey’ün) [O'nun benzeri hiç bir şey yoktur.] (Şûrâ, 42/11) Yâni yarattıklardan başkadır.


كل ما خطر ببالك ، فالِلّ بخلاف ذلك


(Küllü mâ hatara bi-bâlike, fa’llahu bi-hilâfi zâlike) “Aklına Allah hakkında nasıl bir tasavvur, hayal gelirse, Allah ondan başkadır”. Çünkü yaratıklara muhaliftir, yaratıklardan başka

173

türlüdür.


6. Kıyam Bi-nefsihî


Allah-u Teàlâ Hazretleri hiç bir varlığa muhtaç değildir.


غَنَيٌّ عَنْ الْعَالَمَينَ (آل عمران:٧٩)


(Ganiyyün ani’l-àlemîn) “Alemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmrân, 3/97)


اَنـْتُمُ الْفُقَرَاءُ اَلىَ الِلَّ، وَالِلُّ هُوَ الْغَنَىُّ الْحَمَيدُ (فاطر:٥١)


(Entümü’l-fukarâu ila’llàh, va’llàhu hüve’l-ganiyyü’l-hamîd) “Sizsiniz Allah’a muhtaç olan varlıklar, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin hiç ihtiyacı yoktur. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak odur.” (Fâtır, 35/15)


وَقُلَ الْحَمْدُ لِلَّ الهذَي لَمْ يَتهخَذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرَيك فَي الْمُلْكَ


وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَيٌّ مَنَ الذُّلِّ، وَكَبَِّرْهُ تَكْبَيرًا (الإسراء:١١١)


(Ve kuli’l-hamdü li’llâhi’llezî lem yettahiz veleden) [Ve şöyle de: “Hamd o Allah-u Teàlâ’ya mahsustur ki, o çocuk edinmedi. (Ve lem yekün lehû şerîkün fi’l-mülki) Onun hakimiyette ortağı yoktur. (Ve lem yekün lehû veliyyün mine’z-zülli) Acizlikten dolayı bir dosta da ihtiyacı yoktur.” (Ve kebbirhü tekbîrâ) Ve tekbir getirerek onun şanını yücelt!] (İsrâ, 17/111)

Allàhu ekber… Onun şeriki, nazîri yoktur. Ayet-i kerimelerde

ve hadis-i şeriflerde Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin müslümanlara anlatılması böyledir.

Tabii, madem bir yaratığa benzemiyor, o zaman insan Allah’ı

174

nasıl bilecektir? Mühim bir soruya gelmiş bulunuyoruz. Yorgun olmanıza rağmen, dikkatiniz dağılmağa başladığı halde, konunun tamamlanması için, önemli bir noktaya geliyoruz.

Hiç bir şeye benzetemeyeceğiz, gözümüz onu göremeyecek; pekiyi, biz Allah’ı nasıl bileceğiz? Ma’rifetullah’a nasıl ereceğiz? Erenler nasıl ermiş, Allah’ın sevgili kulu nasıl olmuş, Allah’a nasıl kavuşmuş, nasıl olmuş bu iş?


Bu, önemli bir meseledir. Burada işin anahtarı şudur: Allah-u Teàlâ Hazretleri sevmediği kula ma’rifetullahı vermez, hidayeti vermez. Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:


وَالِلُّ لاَ يَهْدَي الْقَوْمَ الظهالَمَينَ (الصف:٧)


(Va’llàhu lâ yehdi’l-kavme'z-zàlimîn.) [Allah zàlimler topluluğunu hidayete erdirmez.] (Saf, 61/7)


وَالِلُّ لاَ يَهْدَي الْقَوْمَ الْفَاسَقَينَ (التوبة:٢٤)


(Va’llàhu lâ yehdi’l-kavme’l-fâsikîn) [Allah fâsık kavimleri doğru yola çıkartmaz, hidayet eylemez.] (Tevbe, 9/24)

İnsan günahkârsa, fâsıksa, zalimse, Allah ona bilgisini, ma’rifetini, hidayetini vermez, lâyık görmez; lâyık gördüğü kuluna verir. Lâyık görmediğine vermez. Onun için, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin sevdiği bir kul haline gelmek lâzımdır, gelmeğe çalışmak lâzımdır.

Ayet-i kerimede buyruluyor ki, bi’smil’lâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


وَالهذَينَ جَاهَدُوا فَينَا لَنَهْدَيَنههُمْ سُبُلَنَا، وَإَنه الِلَّ لَمَعَ الْمُحْسَنَينَ (العنكبوت:٩٦)


(Ve’llezîne câhedû finâ lenehdiyennehüm sübülenâ) “Bizim

175

uğrumuzda mücâhede edenlere, biz yolumuzu gösteririz.” (Ankebut, 29/69)

Haa, demek ki kul mücâhede edecek. Cihad edecek, mücahede edecek. Kim’le cihad edecek? Allah için kimle cihad edecek? Nefsiyle. Allah’a kavuşmasını engelleyen bütün engellerle mücadele edecek ki, Allah ona hidayetini ihsan eylesin.

Bu cihad olmadan, o gayret olmadan, kuldan o hizmet olmadan; o devlet, o nimet o kula verilmez; bunu anlamak lâzım. Onun için, Allah’ın sevgili kulu olmak için, devamlı bir himmet ve hizmet içinde, çalışma ve gayret içinde olmak lâzım.

Çalışma, gayret, himmet, hizmet… Bu dört kelimeyi, veya üç kelimeyi mutlaka yazıp, koca harflerle gönlünüze yerleştirmeniz lâzım geliyor.


Sonra, biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz hadis-i kudsîde bildirmiş: Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisine emrettiği farz ibadetlerle ibadet edenleri seviyor. Farz ibadetlerden ayrı, sevaplı öteki ibadetleri de yapanları kendisine yakın kul ediyor. Yakın kulları haline getiriyor.

Onun için, nafile ibadetlerle ibadetler yapa yapa, Allah’a yakınlaşmak lâzım. Buna ne deniliyor? Kurb-u nevafil. Allah’ın sevdiği sevaplı ibadetleri yapa yapa, yapa yapa Allah’ın sevgisine erişmek, evliya olmak, keramet sahibi olmak derecesine gelmek, çalışmayla oluyor.

Bir başka hadis-i şerifte de buyrulmuş ki:11


يَقُولُ الِلُّ عزه وجله: أَنَا عَنْدَ ظَنِّ عَبْدَي بَي (خ. م. ت. ه. حم.



11 Buhàrî, Sahîh, c.VI, s.2694, Tevhîd 100/15, no:6970; Müslim, Sahîh, c.IV, s.2061, Zikir 48/1, no:2675; Tirmizî, c.V, s.581, no:3603; İbn-i Mâce, Sünen, c.II, s.1255, no:3822; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.413, no:9340; İbn-i Hibbân, Sahîh, c.III, s.93, no:811; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.4, s.412, no:7730; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.IX, s.27; Taberânî, Dua, c.I, s.27, no:18; Beyhakî, Erbaùne’s- Suğrâ, c.I, s.87, no:43; Ebû Hüreyre RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.225, no:1135; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.102, no:1897;

Câmiu’l-Ehàdîs, c.XXIV, s.197, no:26967.

176

حب عن أبي هريرة)


(Yekùlü’llàhu azze ve celle) “Aziz ve Celîl olan Allah-u Teàlâ Hazretleri buyurur ki...” diyor Peygamber SAS Efendimiz: (Ene inde zanne abdî bî) “Ben kulumun bana zannına göreyim. Yâni bana karşı ne zan beslerse, ben de onun o zannettiği, umduğu şeyi ona ihsan ederim. Ben, kulumun bana karşı takındığı tavra göreyim. Benden bekleyeni mahrum etmem!”


Allah indinde senin mertebenin ne olduğunu merak ediyor isen, acaba Allah beni seviyor mu sevmiyor mu? Benim Allah yanında derecem yüksek mi, alçak mi? Acaba Allah bana benim hakkımda ne, yani durumda diye merak ediyorsan; senin yanın Allah ne durumda? Onu, onu gözle. Ne haber? Senin Allah’la muamelen nasıl? Ne haber, ne yapıyorsun? lyi misin, hoş musun, ne yapıyorsun? Allah’la ilgili durumun ne?

“—Hocam, ezan okunduğu zaman abdest alırım, camiye gelirim. Namazı kıldım mı, pabucumu kaparım, camiden dışarıya kendimi atarım.”

Tamam, anlaşıldı. Yani, senin Allah’la ilgin, sevgin, bağlılığın, duygun bu kadarmış. Seviyesini, yani duygunun gücünü ölçtük. Çok zayıf bir akım. Bu kadarcık bir şey. Tamam.

İşte anadan-babadan gördüğü bir şeyle camiye geliyor, namazı kılıyor ama, namazdan zevk alamıyor, nafile ibadetlerde değil; Allah’ın cihadında, gayretinde, ter dökmede; himmette, hizmette, gayrette, ibadette, taatte değil. Eh, o kadar.

Öteki kul gece, gündüz Allah’ın rızasını kazanmakla aklını yoruyor ve çalışmakla geçiyor. Tamam, Allah o kulu seviyor.

Bu kul Allah’ı çok zikrediyor. Eh, Allah da onu çok zikrediyor. Allah ona çok lütfediyor. Yani, kulun davranışına göre Allah’tan ikram.

Ebû Hüreyre RA’ın rivâyet ettiğine göre, şöyle buyurmuş

177

Peygamber SAS Efendimiz:12


قالَ الِلّ تَعَالٰى: إَذَا تَقَرهبَ إَلَيه الْعَبْدُ شَبْرًا، تَقَرهبْتُ إَلَيْهَ ذَرَاعًا؛ وَإَذَا


تَقَرهبَ إَلَيه ذَرَاعًا، تَقَرهبْتُ مَنْهُ بَاعًا؛ وَإَذَا أَتَانَي مَشْيًا، أَتَيْتُه هَرْوَلَةً (خ. عن أنس وعن أبي هريرة؛ طب. عن سلمان)


RE. 328/1 (Kàle’llahu Teàlâ: İzâ tekarrabe ileyye’l-abdü şibren, tekarrabtü ileyhi zirâan; ve izâ tekarrabe ileyye zirâan, tekarrabtü minhu bâan; ve izâ etânî meşyen, eteytühû herveleten)

Bu çok meşhur bir hadis-i şeriftir. “Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki” diyor Peygamber Efendimiz:

(İzâ tekarrebe ileyye’l-abdü şibren) “Kulum bana bir karış yaklaşırsa, (tekarrabtü ileyhi zirâan) ben ona bir arşın yaklaşırım.” Yâni karış nerede, arşın nerede... “Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. (Ve izâ tekarrabe ileyye zirâan) Kulum bana bir arşın yaklaşırsa, (tekarrabtü minhu bâan) ona bir kulaç yaklaşırım. Yâni daha fazla... (Ve izâ etânî meşyen) Kulum bana yürüyerek gelirse, (eteytühû herveleten) ben ona koşarak giderim.”

Buradan şunu anlamamız lâzım ki, bizim Allah’a kavuşmak için çalışma yapmamız lâzım! Çalışmamıza bağlıdır. Tabii, bu çalışmaların ana temelinin de, Allah’ın seveceği işleri yapmak



12 Buhàrî, Sahîh, c.VI, s.2694, no:6970; Müslim, Sahîh, c.IV, s.2067, no:2675; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.413, no:9340; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.XI, s.479, no:6601; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.IV, s.412, no:7730; Taberânî, Dua, c.I, s.27, no:18; Cürcânî, Târih-i Cürcân, c.I, s.505, no:1029; Ebû Hüreyre RA’dan.

Buhàrî, Sahîh, c.VI, s.2741, no:7098; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.III, s.272, no:13899; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.V, s.457, no:3180; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.VI, s.254, no:6141; Bezzâr, Müsned, c.VI, s.503, no:2543; Selmân-ı Fârisî RA’dan.

Mecmaü’z-Zevâid, c.X, s.323, no:17502; Kenzü’l-Ummâl, c.I, s.396, no:1137; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.891, no:1897; Münâvî, el-Ehàdîsü’l-Kudsiyye, c.I, s.15, no:12; Câmiu’l-Ehàdîs, c.XV, s.41, no:14922.

178

olduğunu bilmeliyiz.


Allah neleri seviyor? Zikretmesini seviyor kulun. Allah zikretmeyi seviyor. Allah, başka kullara iyilik yapmayı seviyor. Meselâ bir hadis-i şerifte bildiriliyor ki, yarın mahşer gününde Allah kullara diyecekmiş ki:

“—Ey kulum, ben acıktım da, sen beni doyurmadın!” “—Fesübhànallàh, yâ Rabbi, sen alemlerin Rabbisin! Sen nasıl acıkırsın, ben seni nasıl doyururum?”

“—Dünyadayken bir fakir kulum acıkmıştı, senin kapına

gelmişti. Açtı, sen ona yemek ikram etseydin, beni doyurmuş olacaktın!”

“—Ey kulum, dünyada ben rahatsızlandım, hastalandım, sen beni ziyaret etmedin!”

“—Tevbe yâ Rabbi! Tevbe yâ Rabbi! Sen alemlerin Rabbisin, hastalanır mısın?” “—Benim bir sevdiğim kul dünyada hastalanmıştı, sen onu ziyaret etseydin, beni ziyaret etmiş olacaktın!”


Böyle enteresan hadis-i şerifler var… Yani, Allah neyi seviyor? Kullarını ziyaret etmeyi seviyor, hastaları ziyaret etmeyi seviyor, yemek yedirmeyi seviyor, hayır yapmayı seviyor, insanları sevindirmeyi seviyor, gönül yapmayı seviyor. Borcunu ödeyivermeyi, borçlunun borcunu affedivermeyi seviyor. Kötülüğe iyilikle muamele etmeyi seviyor. Zikretmeyi seviyor, temizliği seviyor ve sâire…

O zaman ne yapacak insan?


“—Tamam, hocam! Senin bu sözünden ben alacağım dersi aldım. Ben bundan sonra Allah’ın sevdiği şeylerin bir listesini yapacağım. Allah neyi seviyorsa oraya yazacağım. Allah’ın sevdiği şeylerin listesidir: Bir, iki, üç, dört, beş... Bunları yazacağım.

Bir de defterin öbür tarafına, Allah’ın sevmediği şeylerin listesidir diye bir liste açacağım: ‘Allah yalan söylemeyi sevmez. Allah ahdinden dönmeyi sevmez. Allah hırsızlığı sevmez. Allah

179

adam öldürmeyi sevmez. Allah şirki sevmez. Allah yol kesmeyi sevmez. Allah kan dökmeyi sevmez. Allah vefasızlığı sevmez. Allah yalancılığı sevmez.’ Tamam, bunları da yazacağım. Bunları yapmayacağım, öbürlerini yapacağım. Allah’ın sevgisini kazanmağa çalışacağım!”

Sen bir kere Allah’ın sevgisini kazanmaya niyet edince, iyi bir pozisyona dönmüş oluyorsun, girmiş oluyorsun. Bundan sonrası sana bağlı… Allah’ın lütfu, senin imtihandaki tavrına bağlı. Sen imtihanı başaracak bir tavra bürünmüşsen, Allah da seni sevecek demektir.


Tabii, böyle Allah’ın sevdiği işleri yapınca bir kul, nihayet Allah onu seviyor. Sevince de, ona kendisini kendisi tanıtıyor.

“—E, nasıl tanıtır? Nasıl tanır?”

O bilir. Nasıl tanıtacağını da o biliyor. Nasıl, Mûsa AS’ı çağırdı Tur Dağı’na... Önce, Mûsa AS hamile hanımıyla Mısır’a doğru yolda giderken, bir ışık gördü Tur Dağı’nda… Hanımı doğuracak, doğum sancıları başladı, dur dedi gideyim şurada bir ışık var. Şuradan belki bir ateş bulurum, su ısıtırız, doğum işinde kullanırız filan.

O ateşin yanına geldi. Orada ateş mateş yok… Allah-u Teàlâ Hazretleri dedi ki:

“—Yâ Mûsâ, ben senin Rabbinim!”

İşte ne vahy edecekse vahy etti, ne söylediyse söyledi.

Onun için, kul Allah’ın sevdiği işleri yaparak, sevmediği işlerden kaçınarak, Allah’ın sevdiği bir duruma geldiği zaman; Allah kulunu kendine yaklaştırır ve kendisini kuluna bildirir.


Ma’rifetullahı herkese vermez, ma’rifetullah otomatik elde edilmez.

“—Ver baba bir dolar.”

“—Ne yapacaksın?”

“—Makineye atacağım, oradan (drink) alacağım, içeceğim!”

Atacağım, düğmeye basacağım. tıngır mıngır, tıngır mıngır, tıngır mıngır, pat… Aşağıdan kutu düşecek, (chips) gelecek,

180

(drink) gelecek; ben onu içeceğim.

Ma’rifetullah makinesi yok böyle: “Buradan böyle şeyi atarsan, aşağıdan ma’rifetullah çıkar.” diye bir şey yok. Allah ma’rifetullahı sevdiği kuluna veriyor. Sevmediği kuluna vermiyor, perdeli oluyor. Sevmediği kuluna o hidayeti vermiyor.

Onun için, bu konuşmamın biraz uzadığı kanaatine geldim, su şiirle bitirmek istiyorum. Bu şiir benim çok hoşuma giden bir şiirdir. Bir mutasavvıf şair, Şemseddîn-i Sivâsî Hazretleri böyle söylemiş:


Vâsıl olmaz kimse Hakk’a, cümleden dûr olmadan.

Kenz açılmaz şol gönülde, tâ ki pürnûr olmadan.


Sür çıkar ağyarı dilden, tâ tecelli ede Hak;

Padişah konmaz saraya, hâne ma’mûr olmadan.


Şimdi bunu izah edeyim, sözümü bununla bitireyim:

(Vâsıl olmaz kimse Hakk’a) “Cenâb-ı Hakka kimse kavuşamaz; (cümleden dûr olmadan.) bütün diğer varlıklardan uzaklaşmadan.” Dünyayı seviyor, parayı seviyor, şöhreti seviyor, makamı seviyor; nefsinin esiri, şeytana bağlı, dünya zevklerine kilitlenmiş, gecesi gündüzü onunla geçiyor. Bunlardan uzaklaşmadan, Hakk’a vâsıl olamaz.

Dûr olmak, uzaklaşmak. Allah’a yaklaşmak için, bütün bu her şeyden uzaklaşacak. Cümleden uzaklaşmadan, Hakka yakın olamaz.

(Kenz açılmaz şol gönülde, tâ ki pürnûr olmadan.) İnsanın gönlünde hâzinenin kapısı açılmaz. Hazine nedir? Allah’ın tecellisi… Gönülde hazine nedir? Allah’ın ma’rifetinin hàsıl olması. Yakînin, iman-i kâmil’in hàsıl olması; Allah’ın tecellisi, hakiki iman, bu bir hazinedir.


Bir hadis-i kudsîde Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin, Davud AS’a böyle bildirdiği nakledilmiş kitaplarda:

181

كُنْتُ كَنْزًا مَخْفَيًّا، فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ، فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لَيَعْرُفَنَي


(Küntü kenzen mahfiyyen) “Ben bir gizli hâzine idim, (feahbebtü en u’rafe) bilinmeyi murad eyledim, sevdim, istedim; (fehalaktü’l-halka li-ya’rifunî) beni bilsinler, bulsunlar diye mahlûkatı ondan yarattım.” diye bir hadis-i kudsî vardır.

Kenz, Allah’tır. (Kenz açılmaz şol gönülde, tâ ki pürnûr olmadan.) Kişinin gönlü tamamen nur dolmadan, tamamen nurani olmadan Allah’ı bulamaz; o hazinenin kapısı açılmaz, ma’rifetullah’a vâsıl olamaz insan. Ne olacak? Pürnûr olacak kalbi…

İnsanın kalbinin pürnur olması için, içindeki kötü duyguların gitmesi lâzım! Haset olmayacak, kin olmayacak, kibir olmayacak, kendini beğenmişlik olmayacak ve sâire, ve sâire... Bunlardan temizlenecek.


(Sür çıkar ağyârı dilden, tâ tecelli ede Hak) Dil, gönül demek. Gönlünden masivallahı, ağyarı çıkar. Sür çıkar, def et çıkar. “Defolun, yallah dışarı!” diye hepsini at dışarıya! Gönlünden masivallahı at ki, Hakk tecelli etsin. O zaman Hakkı müşahede edersin, Cenab-ı Mevlâ’ya kavuşursun. Evliya olursun, her işini evliyaca yaparsın o zaman.

(Padişah konmaz saraya, hane mâmur olmadan) “Padişah bir yere orası mâmur, güzel, temiz, pâk olmayınca, gelip de misafir olmaz.” Padişah nedir, alemin Padişahı? Allah-u Teàlâ Hazretleri…

İşte tasavvufta çalışmanın ana metodu budur: İçi temizlemek, ahlâkı güzelleştirmek, kalbi nurlandırmak, Allah’ın sevgisini kazanmak… Böylece Allah’ın kendisini o kuluna bildirmesini, ma’rifetini ihsan etmesini sağlamak. Gaye budur. Şiiri bir daha okuyalım, böylece bağlayalım:


Vâsıl olmaz Hakk’a kimse, cümleden dûr olmadan;

Kenz açılmaz şol gönülde, tâ ki pürnûr olmadan…

182

“Mûtû kalbe en temûtû” sırrına mazhar olan;

Haşr ü neşri gördü bunda, nefha-i sûr olmadan…


Sür çıkar ağyarı dilden, ta tecellî ede Hak;

Pâdişah konmaz saraya, hàne ma’mur olmadan…


Mest olup mestâne geldi, tâ ezelden tâ ebed;

İçdiler ışkun şarabın, âb-ı engûr olmadan…


Sen müyesser eyle yâ Rab, bizlere Beytin tavaf;

İlmin ile âmil eyle, vâde tekmil olmadan…


Hak cemâlin Kâbesini kıldı âşıklar tavaf;

Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i Ma’mur olmadan…


Mest olanların kelâmı kendüden gelmez velî;

Pes enel-hak nice disün, kişi Mansur olmadan…


Bir acep sevdaya düştü, tutuşur Şemsî müdâm; Hakk’a mergub olmak ister, halka menfur olmadan…


Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llahi ve berekâtühû!

El-fâtihah!..


04. 01. 1996 - Kamp Konferansı

Canberra / AVUSTURALYA

183
07. BERAT GECESİ
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0