14. HİDÂYET ALLAH’IN BİR LÜTFUDUR

15. TEVBE VE İSTİĞFAR



Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn... Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn...


Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Hayatın çok büyük bir imtihan olduğunu, burada bu imtihanı kazanmak için hareket etmek gerektiğini; eğlenceye, zevke, keyfe değil de Allah’ın rızasına uygun hareket etmek gerektiğini; ilk işin, Allah’a karşı ilk vazifenin Allah’ı bilmek olduğunu; ama, hidayet denilen şeyin de insanın kendisinin cebren, zorla, kahren, kendi isteğiyle elde edebildiği bir şey olmadığını, Allah’ın bir ihsanı ve lütfu olduğunu ayet ve hadislerle göstermiştik. Yâni, Peygamber Efendimiz bile istediğini doğru yola sevk edemiyordu, hidâyet kazandıramıyordu. Öyle sevgili kulu olmasına rağmen, ona dahi Allah böyle buyurmuştu. Allah nasib etmezse, bazı insanlar hidayetten mahrum kalıyorlar; bazıları da bir takım sebeplerle hidayete mazhar ve nail oluyorlardı. Bunları geçtiğimiz derslerde anlattık.

Şimdi dün sorulan soruların arasından, bizim konuların akışına uygun gelen bir soru çıktı. Bir kardeşimiz yazmış:

“—Mâdem hidâyeti Allah herkese vermiyor; kâfirlere vermiyor, zâlimlere, günahkârlara, âsîlere, mücrimlere, fasıklara, edepsizlere vermiyor; o zaman vaziyet ne olacak?” diye endişe etmiş. Çok canlı bir soru... Sadece bu soruyu soran kardeşimiz için değil, salondaki, dışardaki herkes için, tüm insanlar için önemli...

“—Haram yiyen, haram ile yaşayan cehennemde yanacak, ceza görecek. Dünyada bir insan kendini haramdan nasıl temizleyebilir?” diye bir soru soruyor. Yâni, “Çaresiz miyiz, mecbûrî mi; ille gidecek cehennemde cayır cayır yanacak mı? Yoksa, burada yapılacak bir şey var mı?” diye bir soruyu ortaya getiriyor.

385

a. Allah’ın Rahmetinden Ümid Kesilmez


Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin Kur’an-ı Kerim’indeki ayetleri incelenirse; Allah-u Teâlâ Hazretleri bir ayet-i kerimesinde buyuruyor ki, bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm:


وَمَا أَنَا بِظَلََّمٍ لِلْعَبِيدِ (ق:٩٢)


(Vemâ ene bi-zallâmin li’l-abîd.) “Ben kullara asla zulmedici değilim, zulmetmem!” (Kaf, 50/29)


وَلٰكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (يونس:٤٤)


(Velâkinne’n-nâse enfüsehüm yazlimûn.) “Kullar kendi kendilerine zulmederler, kendi kendilerine zulüm yaparlar.”

386

(Yunus, 10/44) Böyle buyruluyor.

Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin Esmâ-i Hüsnâ’sını hepimiz bilmesek bile, Besmele’den ve Fâtiha’dan dolayı hepimizin bildiği Rahman ve Rahimliği var... Biliyoruz ki, Erhamü’r-râhimîn’dir, merhametlilerin en merhametlisidir. Cümle merhametler, ondan bahşiştir merhamet sahiplerine... Ananın evlâdını kucaklayıp bakması, şefkat göstermesi bile, rahmetinin bir küçük tecellîsidir kul üzerinde... Affetmeyi sever. Biliyoruz bunları...


Evet, Allah’ın affetmesi vardır... Mağfiret eylemesi, tevbeleri kabul etmesi vardır. Mağfiret etmek demek, kelime olarak örtmek demek... Yâni; ayıp, kusur ve günahları, kabahatleri, çirkinlikleri Allah örter. Göstermez kimseye... Kendi bilir, örter.

Nitekim, harpte kılıç gelmesin, kurşun gelmesin diye başa takılan çelik başlığa da, miğfer deniliyor. Miğfer, mağfiret; bir birine yakın kelimeler... O başı örtüyor. Mağfiret de, Allah’ın günahları örtmesi demek oluyor.

Allah-u Teâlâ’nın bir ismi var: Settâr... Settâr da; çok çok, perde perde örten demek... Perdeler çekip, perdeleyip, kapatıp örten demek...


Kuddûsî Rh.A, Niğde’nin Bor kasabasında medfun, Kàdirî- Nakşî meşâyihından büyük bir zât... Bir şiirinde çok güzel söylüyor:


Ey rahmeti bol pâdişah,

Cürmüm ile geldim sana...

Ben eyledim hadsiz günah,

Cürmüm ile geldim sana...


Hadden tecâvüz eyledim,

Deryâ-yı zenbi boyladım;

Ma’lûm sana ben n’eyledim,

Cürmüm ile geldim sana...

387

Adın senin Gaffâr iken,

Ayb örtücü Settâr iken,

Kime varam sen var iken,

Cürmüm ile geldim sana...


Bin kerre bin ey Pâdişah,

Etsem daha böyle günah,

Lâ taknetû yeter penah,

Cürmüm ile geldim sana...


Her beyti güzel güzel açıklanacak şâhâne bir ilâhi... Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin nasıl olduğunu anlatan vasıfları (qualifications), sıfatları (adjectives about in), Esmâ-i Hüsnâ dediğimiz şeyler... En güzel isimler dediğimiz şeyler arasında bunlar var... Affedici, rahmetinin çok olduğunu bildirmiş:

388

وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (الَعراف:٦٥١)


(Ve rahmetî vesiat külle şey’) “Benim rahmetim her şeyi ihata etmiş, kavramış, kuşatmış, her şeyi kaplamıştır.” (A’raf, 7/56)

diye...

İşte bunlardan biliyoruz ki; bir kul suçlu olabilir, kusurlu olabilir ve öyledir zâten... Hattâ, kusursuz olmaz! Kusurlu olabilir ne demek; kusursuz kul olmaz! Her kulun bir ayıbı vardır.


Yârsız kalmış cihanda, ayıpsız yâr isteyen!


Ayıpsızını ararsan, hiç kimseyi bulamazsın! “Şunun şu kusuru var; darılayım... Bunun bu kusuru var; küseyim... Şunun bir kusuru var; konuşmayayım... Ötekisinin bir kusuru var; silin defterden kepâzeyi, bir daha yüzüne bakmayın!” dersen, hiç kimse olmaz etrafında... Çünkü, kusursuz insan olmaz! Senin de bir kusurun var... Senin de dargınlık kusurun... İşte bak, sen de herkese çok darılıyorsun. Biraz engin ol, müsamahalı ol! Sanki sen hiç hatâ yapmadın mı? Sen hiç annene, babana karşı bir kusur işlemedin mi? Çocukluğunda hiç yaramaz değil miydin? Kuzu gibi miydin, melek gibi miydin; her şeyin çok mu güzeldi? Değildi.


Demek ki, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin affetmesi var... Bir ayet-i kerimede buyruluyor ki:


قُلْ يَاعِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لََّ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهَِّ،


إِنَّ اللهََّ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا، إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (الزمر:٣٥)


(Kul yâ ibâdiye’llezîne esrefû) “Ey habîbim, ey peygamberim, ey elçim! Ey insanlara benim emirlerimi nakletmekle vazifelendirdiğim kulum! Söyle onlara: (lâ taknetû min

389

rahmeti’llâh) Sakın hâ, ‘Günah işledik, kusur işledik, eyvâh battık artık, tamam, mahvoldum ben!’ diye ümitsizliğe düşmeyin! Ümidi kesmek olmaz; Allah’ın rahmetinden ümidi kesmeyin!”

Sonra arkasından büyük bir müjde: (İnna’llàhe yağfirü’z- zünûbe cemîâ) “Allah Celle Celâlühü, tüm günahları topluca, hepsini bağışladım deyiverir. Hepsini birden affediverir.” Yâni, bir bir defter açıp, sorup, “Şu ne, şu ne? Şundan şu kadar cezâ, bundan bu kadar cezâ... Topla, biriktir...” demez; hepsini birden afv ü mağfiret ediverir. (İnnehû hüve’l-gafûru’r-rahîm) “Çünkü o, mağfireti son derece çok olandır, rahmeti son derece engin olandır.” (Zümer, 39/53) diye bir ayet-i kerime var...

Onun için, burada Allah emrettiğinden, ümidinizi kesmeyin diye emretmiş olduğundan; bir insan, “Allah beni affetmez!” diye ümitsizliğe düşse; bu günahtır, haramdır. İçimizden veya dışımızdan birisi, “Çok günahkârım! Hocama söyleyemeyeceğim çok suçlarım var... Esrar içtim, kaçakçılık yaptım, şöyle ettim, böyle ettim... Her halde Allah beni affetmez! Benim işim bitik...” diye düşünse; o düşüncesi doğru değildir, yasaktır, haramdır ve günahtır. Allah affedebilir, affeder, affedeceğini bildirmiş.


Biliyor musunuz ki; Peygamber Efendimiz’in SAS sevgili amcası Hazret-i Hamza’yı, arkasından yanaşıp da savaşla meşgul iken bir hücum edip, bir mızrak sallayıp şehid eden, Vahşî diye bir kimse var... Ebû Süfyan’ın hanımı Hind’in kölesiydi. Hind, demişti ki ona:

“—Şunu öldürürsen, hürsün bugün... Öldürebilirsen, sana hürriyetini bağışlayacağım!”

O da hürriyetini elde etmek için, her şeyi bıraktı, fırsat kolladı. Eline mızrağı aldı, savaşanların arasından süzüldü, sıyrıldı, saklandı, bekledi, pusu kurdu. Uhud Harbi’nde Hazret-i Hamza arslanlar gibi çarpışırken, arkasından şehid etti.

Hazret-i Hamza’yı Peygamber Efendimiz SAS çok severdi. Amcası tabii... Herkese öyle iltifatı sonsuz büyüklükte de, fakat Hazret-i Hamza’ya büyük sevgisi vardı. Hattâ hadiseyi burada durdurup size bir şeyi de hikâye etmek istiyorum.

390

İşte netice itibariyle o, Hazret-i Hamza’yı şehid eden Vahşî isimli şahıs… İsmi Vahşî, şahsın adı Vahşî; yâni sonradan kızıldığı için o isim konulmuş değil. Onu öldürmeğe teşvik eden Hind isimli kadın ve onun kocası olan Peygamber Efendimiz’e kan kusturmuş olan Ebû Süfyan isimli şahıs... Ne dersiniz bunlar hakkında? Hepsi sahabe oldu, hepsi imana geldi. Hepsi cennete girecek; ama er, ama geç hepsi cennete girecek.


Hazret-i Hamza’yı nasıl severdi Peygamber Efendimiz SAS, onun hikâyesini anlatayım. Çünkü, gençler böyle şeyleri hafızasında daha çok tutuyor. Olaylar zihinde daha güzel kalıyor:

Peygamber SAS Efendimiz’in şehrinde kalan aşıklara mücâvir

deniliyor. Yâni, Peygamber SAS Efendimiz’in civarına yerleşmiş, onun misafirleri, onun komşuları... “Bundan sonra artık yeter Avustralya’da durduğum!” deseniz, siz de gitseniz, Suud hükümeti size izin verse, Medine’ye yerleşseniz, siz de mücâvir olursunuz. Peygamber SAS Efendimiz’e komşu olursunuz.

Şimdi orası çok mübarek bir yer... Orada yüksek sesle konuşmak bile doğru değil... Eski satıcılar bağırmazlarmış. Müşteri ile fıs fıs, yavaş yavaş konuşurlarmış; sanki Efendimiz SAS yanlarındaymış gibi... Sağken öyle olmak gerekirdi.


يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لََّ تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ (الحجرات:٢)


(Yâ eyyühe’llezîne âmenû lâ terfeù esvâteküm fevka savti’n- nebiyyi) “Sakın Rasûlüllah’ın SAS sesinden daha fazla sesinizi dikleştirmeyin, daha çok bağırmayın!” (Hucurat, 49/2) emrine uygun olarak, onun şehrinde öyle yürürlermiş.

Öyle kimseler var ki, pabuçlarını Medine-i Münevvere’nin hareminde çıkartırlarmış. Yâni, şehrin dışından itibaren, “Belki Rasûlüllah SAS buralara ayak basmıştır. Onun şehrine giriyoruz, o mıntıkaya giriyoruz.” diye öyle çıkartırlarmış. Orada abdest

391

bozmazlarmış. Giderlermiş, şehrin dışında abdest bozup öyle gelirlermiş. Yâni, kaç kilometre uzağa gidip, abdest bozup gelirlermiş. Böyle sevgi, böyle saygı var... Tabii, böyle aşıklara da böyle müstesnâ iltifatlar olur.


Böyle birisi, böyle bir mücâvir şahış, Efendimiz SAS’in ziyaretine vardığı zaman, —Mescid-i Nebevî’ye namaz kılmağa gelince, Peygamber Efendimizin SAS türbesinin yanına gidiyor, selâm duruyor, salât ü selâm getiriyor ya insan— Türbe-i Saâdet’ten Efendimiz SAS’in kendi selâmına karşılık verdiğini duyarmış. Yâni, o mânevî derecedeymiş ki, derecesi öyle

yüksekmiş ki, türbeden “Ve aleyküm selâm, evlâdım!” filân gibi iltifatı duyarmış.

Bu zat, Silivri’liymiş. İstanbul’un Silivri kasabası yoğurtlarıyla meşhurdur. “Silivri yoğurdu! Kaymak!” diye bağırır satıcılar... Silivri’den hacılar gelmiş. Hemşehrileri oldukları için, buna misafir olmuşlar. Konuşmuşlar, görüşmüşler:

“—Ne var ne yok, Hasan efendi ne oldu?” “—Sizlere ömür, öldü.” “—Hüseyin efendi çocuğunu ne yaptı?” “—Evlendirdi; maşaallah nur topu gibi çocuğu var...” “—Peki falanca kadın ne oldu?” “—O İstanbul’a göçtü.” vs. demişler.

Şehir haberlerini sormuş. Sonra:

“—Ah ah, o Silivri’nin kaymaklı yoğurtlarını burada bulmak mümkün değil! Ne idi oranın yoğurtları! Mümkün mü burada öyle yoğurt bulmak?” filân demiş.

Konuşmuşlar. Namaz vakti gelmiş. Peygamber SAS Efendimiz’in mescidine gitmişler. Türbe-i Saâdet’in yanına varmışlar. Tabii, eskiden herhalde bu kadar kalabalık değildi. Şimdi, uçaklar taşıyor yolcuları; kalabalık oluyor. Eskiden böyle bu kadar büyük izdihamlar yokmuş. Büyüklerden, bizim yaşlılarımızdan öyle duyuyoruz. Tenha olduğundan herhalde, Türbe-i Saâdet’in yanına kolayca gidilebiliyormuş.

“—Es-selâmü aleyküm!” demiş, hiç karşılığını duyamamış.

392

“—Eyvah! Bir hata işledim, cevap kesildi. Cevabı duyma kabiliyetim bitti.” demiş. Fevkalâde üzülmüş. Bir iki denemiş, bakmış, cevap yok...

“—Eyvah! Bir hatâ işledim, ne yaptım acaba?” diye sabahtan akşama düşünmüş, taşınmış. “Sabahleyin namaza kalkmadım mı? Kalktım. Evradımı okumadım mı? Okudum. Kur’an-ı Kerim’i okumadım mı? Okudum. Şunu yapmadım mı? Yaptım. Bunu yapmadım mı? Yaptım. Her şey tamam...” Bulamamış, bulamamış.


Namazlar geliyor, geçiyor. Mescid-i Saâdet’e geliyor, gidiyor, selâm veriyor; ama, selâmının alındığını duymuyor. Kesildi o, gitti, ara bozuldu... Nihayet aklına gelmiş: “Yâhu, şu bizim Silivri’den komşular gelmişti, onlarla konuşmuştuk. Ne yaptık, ne ettik? Hay Allah! Tüh, aklıma geldi: Medîne’nin yoğurdunu kötülemiştim de, Silivri’nin yoğurdunu methetmiştim. Herhalde ondan olsa gerek...” demiş. Böyle bir şey aklına gelmiş. “Ne yapayım, ne yapayım?” derken, bir arif kimseye sormuş. Demiş ki:

“—Hocaefendi Hazretleri, bizim durumumuz şöyle idi, şimdi böyle... ‘Medine’nin yoğurtları da yoğurt mu? Ah, nerede o Silivri’nin kaymaklı yoğurdu!’ dedik, herhalde gücendirdik Rasûlüllah Efendimiz’in rûhâniyetini... Ne yapmamız lâzım?”

Medîne’de oturan o Hocaefendi, o alim zât demiş ki:

“—Evlâdım! Peygamber SAS Efendimiz hâl-i hayatında iken, amcası Hazret-i Hamza RA’ı çok severdi. Sen Uhud şehidlerinin kabristanına, onun türbesine git; ona yalvar! Mâdem Rasûlüllah sana cevap vermiyor, bari git ona yalvar!” O da kalkmış, Uhud şehidlerine gitmiş. Yalvarmış, yakarmış; dualar vs. derken uyumuş. Uykusunda:

“—Mâdem sen o Silivri yoğurdunu o kadar özledin; kalk git Silivri’ye! Başka çare yok!” demişler.

Rüyada da bu işareti alınca, üzüle üzüle, gözyaşlarıyla, ağlaya ağlaya Türkiye’ye ziyarete gitmiş.


Medîne’nin mücâvirlerinin nasıl insanlar olduğunu anlatmak

393

için, bir şey söyleyeyim: Orada yaşlı bir zât var, evinde misafir oluyoruz. Bilmem kaç yıldır, kırk yıldır mı ne, Medine’de... Türkiye’ye hiç gitmemiş; çocuklarını, torunlarını da, gelenlere “Nasıllar?” filan diye bir kere sormamış korkusundan... Yâni, gönlüm başka yere kayıyor diye, bir şey olur mu diye... Medîne’de edebe riayet etmek kolay değil ve oraya gidenler ancak öyle güzel edeplerle oturabiliyorlar orada...

Tabii, o şahıs Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’u gelmiş, Silivri’yi görmüş. O kaymak yoğurt ona zehir gibi olmuş. Artık, ondan yiyememiş. Tevbeler, hayırlar, ziyaretler, Eyyûb Sultan’lar vs. derken tekrar aşk ile, şevk ile Medine-i Münevvere’ye dönmüş. Korka korka yine Türbe-i Saâdet’e gelmiş. “Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ rasûla’llah!” deyip, cevâben selâmı alınca, dünyalar onun olmuş.

Hazret-i Hamza RA’ın, Efendimiz SAS yanındaki mevkii dolayısıyla bunları böyle söyledim.


Şimdi, Hazret-i Hamza’yı şehid eden kimse, tabii ümitsiz, korkuyor. Rasûlüllah SAS’in çok sevdiği amcasını öldürmüş. Seyyidü’ş-Şühedâ, şehidlerin efendisi Hazret-i Hamza... Uhud şehidleri, hepsi mübarek insanlar... “Ben böyle bir cinâyet işledim, hâlim ne olacak?” diye korkuyor. Peygamber Efendimiz SAS ona haber gönderiyor ki:

“—İslâm, İslâm’dan önceki günahların hepsini silen bir olaydır. Bir insan müslüman olmuşsa, müslüman olmasından önceki bütün günahları silinir. Korkma!” “—Ama ben şu kusuru işledim, şu hatâyı işledim... Şu ayet var, şu cezâ var, şu tehlike var, şu tehdit var Kur’an-ı Kerim’de...” Şu ayet-i yazdırmış, göndermiş ki:


لََّ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهَِّ (الزمر:٣٥)


(Lâ taknetû min rahmeti’llâh) “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; ümid kesmek yok!” (Zümer, 39/53) diye.

394

İşte böyle muhterem kardeşlerim! Niye söylüyorum? Sen günahkârsın, ben günahkârım, o günahkâr, berikisi günahkâr... Şimdi bazılarının bir zihniyeti vardır: “Battı balık yan gider.” derler. Yâni, bir felâket oldu mu, artık öyle gider... Bazıları da diyorlar ki: “Borç bini geçince, bini geçtikten sonra, insan baklavayla börek yer.” Yâni, nasıl olsa borcu ödeyemeyecek duruma geldim diye, aldırmaz artık... Kapıp koyvermek, dağıtmak demek... O adam dağıttı... Yâni, ne demek? Ümitsizliğe düştü, artık hiç bir şey yapacak hali kalmadı...

Aziz ve muhterem kardeşlerim, bu doğru değil! (Lâ taknetû min rahmeti’llâh) Allah’ın rahmetinden ümit kesmek yok! Bunu bastıra bastıra belirtmek istiyorum. Çünkü, bu kardeşimiz benim bir yarama dokunmuş oldu. “Bu dünyada haramdan bir insan kendini nasıl kurtarabilir?” diye soruyor kardeşimiz... Bunun çaresini, varsa söylemezsek, bize günahtır, ayıptır.


b. Tevbe-i Nasuh ile Tevbe Etmek

395

Evet, çaresi var! Çaresi, tevbe etmek... Tevbe-i nasuh ile tevbe etmek... Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:


إِن اللهََّ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ (البقرة:٢٢٢)


(İnna’llàhe yuhibbü’t-tevvabîne ve yuhibbü’l-mütetahhirîn.) “Muhakkak ki Allah tevbe edenleri sever ve temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222)

Tevbe ne demek? Tevbe; bir insanın yanlış yolu bırakıp, yolunu döndürüp, doğru yola girmesi demek... Dönmek demek... Dönmek demek olduğu için, kul günahtan dönerse, kula tâib derler. Yâni, dönen, günahtan vazgeçen mânâsına... Tübtü ila’llah; ben Allah’a döndüm demek... Tübtü ve reca’tü ila’llah; ben Allah’a döndüm, vazgeçtim bıraktım kötü yolu, hak yola girdim demek...

Kul Allah’a dönünce, Allah da kuluna teveccüh eder. Kızmıştı, nazar etmiyordu, sevmiyordu, bakmıyordu, rahmet etmiyordu; o da ona döner. Onun için, Allah’ın Esmâ-i Hüsnâ’sından birisi de Tevvâb’dır.

Tevvâb ne demek? Sonsuz derecede dönen; dönmesi, yâni teveccüh etmesi çok olan demek... Yâni, yüz vermiyorken yüz vermeye başlaması; iltifat etmiyorken, iltifat buyurması; teveccüh etmiyorken, teveccüh etmesi... Ondan yana teveccüh etmesi, dönmesi... Mübalağa-yı ism-i fâil sîgasıyla; dönmesi çok olan... Gaffâr gibi... Gaffâr, mağfiret etmesi çok olan... Tevvâb; tevbeyi kabul etmesi, kuluna teveccühü, dönüşü çok olan demektir.


Şimdi, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin vaadi var, Efendimiz SAS’in hadis-i şerifi var: “Kulum bana dönerse, ben de ona dönerim.” buyruluyor bir hadîs-i kudsîde... Sen Rabbine dönersen, o da sana dönecek. “Kulum bana dönerse, ben de ona dönerim. Kulum bana bir karış gelirse, ben ona bir arşın gelirim. O şu kadarcık gelirse, ben şu kadar gelirim. Kulum bana bir arşın gelirse, ben ona bir kulaç gelirim. Kulum bana yürüyerek gelirse,

396

ben ona koşarak varırım.” buyruluyor. Yâni, kulun davranışındaki, dönüşündeki güzelliğe göre, Allah’ın ona iltifatı daha büyük oluyor.

Onun için bakıyoruz Tezkiretü’l-Evliyâ kitabına; Risâle-i Kuşeyrî, Mevâb-i Ledûniyye, Tabâkàt-ı Şa’rânî gibi evliyâullah’ın hayatını anlatan kitaplara: En büyük evliyâullah, hayatının bir devresinde eşkıyâ! Adam eşkıyâ imiş; tevbe etmiş, evliyâ olmuş. Adam günahkâr imiş; tevbe etmiş, has kul olmuş. Has kul olduğu da, kerametleri ile, hayatı ile belli olmuş. Ölümüyle belli olmuş.

Demek ki, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin vaadi haktır; tahakkuk ediyor, görüyoruz, misalleri çok... Onun için:


قُلْ يَاعِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لََّ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهَِّ،


إِنَّ اللهََّ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا، إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (الزمر:٣٥)


(Kul yâ ibâdiye’llezîne esrefû alâ enfüsihim) “Ey nefislerine israf etmiş, zulmetmiş olan kullar! (Lâ taknetû min rahmeti’llâh) Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! (İnna’llàhe yağfiru’z- zünûbe cemîâ) Allah Celle Celâlühü, tüm günahları topluca, hepsini bağışladım deyiverir. Hepsini birden affediverir. (İnnehû hüve’l-gafûru’r-rahîm) Çünkü o, mağfireti son derece çok olandır, rahmeti son derece engin olandır.” (Zümer, 39/53)


Şimdi Peygamber SAS Efendimiz’in bir hadis-i şerifini okuyacağım. Benim bu sözlerim vallàhi yağcılık değil... Hani televizyondaki konuşmacılar, televizyon idaresinin ve rejimin müsaade ettiği konuşmayı yaparlar. Bize de müsaade ettikleri zaman, çağırdıkları zaman, her konuşmayı yapamıyorduk. Mecbur kalıyorduk, onların ölçülerinin dışına çıkmayan konuşma yapıyorduk. Ama ben burada kimseye iltifat etmiyorum, kimseye yağ çekmiyorum. Kimseye gerçekleri allı pullu göstermiyorum. Gerçeği söylemeye çalışıyorum. Çünkü, bir kardeşim bana soru soruyor:

397

“—Ben dertliyim, günahkârım, benim halim ne olacak?” Tevbe edeceksin, kurtulacaksın.

“—İyi ama, çok günah işledim. Kolay mı öyle hemen, tevbe et, kurtul? Olur mu?”

İnandırmak için söylüyorum; ayet söylüyorum, hadis söylüyorum. Yâni, bu işin oyuncak olmadığını, ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini isbat etmek için ter döküyorum. Yoksa, iltifat etmek için değil... Hadis-i şerif, Peygamber SAS Efendimiz’den, onu okuyacağım. Onun için getirdim bu kara kitabı... Kara kaplı kitap ama, içi nurlu...


c. Allah Kulun Tevbe Etmesine Sevinir


Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:62


لَللَّه أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ التَّائِبِ مِنَ الظَّمْآنِ الْوَارِدِ، وَمِنَ الْعَقِيمِ الْوَالِدِ،


وَ مِنَ الضَّالِّ الْوَاجِدِ؛ فَمَنْ تَابَ إِلَى الله تَوْبَةً نَصُوحًا، أَنْسَى


اللهُ حَافِظَيْهِ، وَجَوارِحَهُ، وَبِقَاعَ الََرْضِ كُلِّهَا خَطَايَاهُ وَذُنُوبَهُ


(أبو العباس بن تركان الهمداني في كتاب التائبين، عن


الجون مرسلًَ )


(La’llàhu efrahu bi-tevbeti’t-tâibi mine’z-zam’âni’l-vârid, ve mine’l-akîmi’l-vâlid, ve mine’d-dàlli’l-vâcid, femen tâbe ila’llàhi tevbeten nasûhâ, ensa’llàhu hafizayhi, ve cevârihahû, ve bikàe’l- ardı küllehâ hatâyâhu ve zünûbehû)



62 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.I, s.165, no:607; Ebû Hüreyre RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.IV, s.205, no:10166; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVIII, s.VII, no:18728.

398

Şimdi bu hadis-i şerifi açıklayalım:

(La’llàhu) Lâm harfiyle başlıyor; lâm burada lâm-ı te’kiddir. Yâni, kuvvetlendirmek için geliyor. Muhakkak ki, şüphesiz ki demek... İnsan inanmaz diye, inansın diye, inanmayanlar iknâ olsun diye te’kidli söylüyor. (La’llàhu) “Muhakkak ki Allah, (efrahu) daha fazla sevinicidir; (mine’t-tevbeti’t-tâibi) tevbe eden kulunun tevbesinden dolayı, daha çok sevinir.” Kimden daha çok sevinir? (Mine’z-zam’âni’l-vârid) “Susuzluktan ölme derecesine gelmiş susuz kimsenin su bulmasından daha çok sevinir, Allah kulunun tevbe etmesine...” Susuz bir kimse, ölmek üzere, su bulamamış... Güneş tepesinde, altında kumlar... Çölde kalmış, elli beş derece sıcaklık, cayır cayır ortalık kavruluyor... Ağaç yok, gölge yok, kovuk yok, mağara yok, sığınacak yer yok... Tepesi kaynıyor, terden bitmiş, ayaklarının dermanı kesilmiş... Kum tepelerini bata çıka, düşe kalka geçerken, bir tepeyi geçiyor...

“—Allaaah! Su var!”

“—Cumburt...” hadi içine...

Sadece öyle kenarından su mu içer? Bir dalar içine, ondan sonra her tarafını yıkar. Şapur şupur, şlup şlup içer sevincinden... Sevincine tarif olmaz. Neden? Çölde ölecekti adam, güneş vurmak üzereydi. Kum tepesini geçti, bir göl buldu; bir kaynak, bir pınar buldu, kurtuldu.

(Mine’z-zam’âni’l-vârid) Ölmek üzere olan susuzun, su bulmasındaki sevinci... Senin benim gibi susuz değil... Sen demin kahvaltı ettin, üç bardak çay içtin, geldin burada konferans dinliyorsun. Biraz sonra yine gideceksin, soft drink içeceksin. Böyle değil... Can pazarı, ölmek üzere olan...


Çölde yürüyor. Çölde serap olur. Ben de gördüm; acaib bir şey... Çölün kumları üzerinde hava dalgalanıyor. Sinema perdesi gibi dalgalanıyor, bir şey uçuşur gibi oluyor. Bakıyorsun:

“—Aaa! Hurma ağaçları var, göl var, havuz var... Hurma ağaçlarının gölgesi suya aksetmiş. İyi, güzel!” diyorsun.

Halbuki serap... Yok öyle bir şey... Fizik kitapları yazmasa

399

insan masal sanacak. Nereden görüyor insan onu? Oraya nasıl geliyor? Ama böyle oluyor, serap denilen şey oluyor. Ama, yok ortada bir şey... Oraya kadar gidiyor susuz adam, sürüne sürüne... “Yaklaştım, geliyorum, biraz sonra su var...” diye düşünüyor. Orası da kum, orası da kum; yok öyle bir şey... Yâni, gözünde bir hayal... Ama bu, insanın rüya görmesi gibi bir şey değil... Fizîkî bir hayal serap...


يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللهََّ


عِنْدَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ (النور:٩٣)


(Yahsebühu’z-zam’ânü mâen, hattâ izâ câehû lem yecidhu şey’en ve veceda’llàhe indehû feveffâhu hisâbehû) [Susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşında da Allah’ı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür.] (Nur, 24/39)

Oraya gidince, bakıyor orada da su yok... Susuzluktan oraya düşüyor, Allah canını alıyor. Yâni, Kur’an-ı Kerim’de de geçiyor. Böyle olabilir.

İşte böyle, Allah kulunun tevbesine, ölme derecesine gelmiş susuz bir kimsenin, hayatını kurtaracak su kaynağını bulmasına olan sevincinden daha çok sevinir. Sübhâna’llàh, yâ erhame’r- rahimîn! Rahmetine bak!


Sonra: (Ve mine’l-akîmi’l-vâlid) Adam evlenmiş, zengin bir ailenin çocuğu... Konaklar var, bağlar bahçeler var... Ağa, beldenin eşrafından... Tenekelerle altın liralar var; Hamidiye, Reşat ve saire... Evlenmiş; komşu köyün, komşu şehrin yine ağasının kızını almış. O kızın da dirseklerine kadar bilezikler var, boynunda beşibiryerdeler var... Allaaah! Her taraf altın, süs, zînet... Zenginler ama çocukları yok... Bir sene geçiyor. “—Evlâdım, çocuk?” “—Yok...”

400

İki sene geçiyor, üç sene geçiyor, beş sene geçiyor... Anneler babalar üzgün, kendileri üzgün, yok çocukları... Evleniyorlar, çocukları olmuyor. Haydi doktorlara... Macunlar, ilaçlar, hastaneler, muayeneler... Yok... Avrupalar, Amerikalar... Yok...

Hocalar... En sonunda, çaresiz olduğu zaman, işi Allah’a kaldığı zaman... Yâhu, insanın işi her zaman Allah’a kalmış değil mi? Hocalar, muskalar... Muska yaz, koltuğunun altına koy! Bilmem sabah akşam bunu iç! Olmuyor işte, akîm, çoluk çocuğu yok...

Derken, hoppalaaa, bir müjde:

“—Çocuğumuz oluyor!” Yirmi sene sonra, bir çocukları dünyaya geliyor. Allaaah! Şıkır şıkır oynuyorlar karı koca evde; sessiz sedâsız, kimse görmeden... Bebeği el bebek, gül bebek, pamuklar içinde büyütüyorlar. Gül suları ile yıkıyorlar. “Aman efendim, hasta olmasın, bilmem ne...” diye kılına dokundurtmuyorlar. “Nazar değer de ölür.” filân diye kimseye göstertmiyorlar. Kötülüyorlar: “Aman, pek çirkin şey... Aman Allah’ım, yâ Rabbim...” bilmem ne... Halbuki, gül gibi güzel çocuk... Nazar değmesinden korkuyorlar.

“—Yâhu, görelim şu bebeğini! Yirmi senedir beklediğiniz bebek nerede kaldı?”

“—Uyuyor şimdi...” Maksat, göstermemek...

“—Bu adamın gözü biraz çakırdır. Bu kadının gözü biraz kem nazarlıdır. Nazar değer.” vs.


Nazar değmesi var mı? Var... Bizim Geyve’li bir hacıefendi anlatıyor: Bunlar kahvede oturuyorlarmış. Atlı geçiyormuş önlerinden... Birisi demiş ki:

“—At güzel, adam güzel! Bu adamı attan düşürüvereyim mi?” “—E, düşür bakalım!” Küt... Adam aşağı düşmüş. Yâni, öyle nazarı değiyor adamın, uzaktan...

Nazar haktır. “Nazar yiğidi mezara, öküzü kazana koydurur.” derler. Öküzü öldürür, kazana sokar. “Haydi ölüyor!” diye bıçağı

401

atarsın. Haydi kaynat bakalım! Zoraki ziyafet... Yapmayacaktı ama, ne yapsın? Öküz gitti.


Şimdi, kısır idi karı koca; Allah bir evlât verdi. Nasıl sevinirler? Dünyalar onların olur. Tarlaları verirler mi? Verirler. Bilezikleri verirler mi? Verirler. Adaklar, ziyafetler, bağışlar... Her şey olur. Sevinirler. İşte Allah, kulun tevbesinden, bundan daha fazla memnun olur.

Peygamber SAS Efendimiz veriyor misalleri, ben hadis okuyorum. Ama hadisi okurken, siz anlayasınız diye, biraz da uyumayasınız diye, biraz da canınız sıkılmasın diye, sizin dünyanızdan misallerle açıklayarak anlatıyorum. Yoksa, hadis-i şeriftir okuduğum...


Üçüncü bir misal daha veriyor: (Ve mine’d-dâlli’l-vâcid) Dâl; sapıtmış, şaşırmış demek... Çölde giderken yolu kaybetti... Asfalt mı var, trafik lambası mı var, işaret mi var, polis kulübesi mi var? Kenarda telefon kulübesi (emergency phone) mi var? Yok... Allah’ın çölü... Kayboldu mu; kayboldu. Bir bu tarafa baktı; kum tepesi... Bir o tarafa baktı; kum tepesi... İz yok, alâmet yok...

Bakın, Araplar dağlara a’lâm, alemler derler. Neden? Dağ bir alâmettir. “Haa, şu dağ şurada; o köy de onun yanında, şuradaydı.” dersin, anlarsın. Ama her taraf dümdüz kum çölüyse, nereden bileceksin? Bir alâmet yok ki!

“—Kaybolursa kaybolsun, kaybolursa ne olur?” Yoook, öyle değil! Sen şimdi burada serin yerde oturmuşsun, “Kaybolursa ne olur?” diyorsun. Güneşin altında, demin anlattığım o susuz insanın durumu gibi bir duruma düşer.

Sonra, akşam bastırdı mı, çölün aslanı çıkar; kaplanı, yılanı, çıyanı çıkar... Gece kalamaz. Gündüz susuz, zâten akşamı zor eder. Yolu kaybetti mi felâket... Yolu kaybetmemesi lâzım! Kayboldu, döndü, dolaştı. “Aaa, ayak izleri!” Bakıyor ki, kendi ayak izleri... “Hay Allah! O kadar kumları dolaşmış, kendi ayak izlerinin olduğu yere gelmiş.” Kaybolduğunu anlıyor.

Böyle bir ümitsizlik içindeyken, yolu buluyor, gidecek yeri

402

seziyor. Gideceği kasabaya gitme imkânı meydana çıkıyor. Yâni, ölmek üzereyken, tehlikede yüreği küt küt atmağa başlamışken, yüreği ağzına gelmişken, kurtuluyor. Nasıl sevinir? İşte Allah, bir kulu tevbe edince ondan daha çok sevinir.


Yâni ne demek? Allah kullarının günah işlemesini sevmiyor; kulların dönmesini, tevbe etmesini, hak yola girmesini seviyor. Ayet-i kerîmeden de biliyoruz:


إِن اللهََّ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ (البقرة:٢٢٢)


(İnna’llàhe yuhibbü’t-tevvâbîn) “Allah tevbekârları sever, (ve yuhibbü’l-mütetahhirîn) temizlenenleri sever.”

Bu temizlik nedir? Belki abdesttir, gusüldür... Belki de kalp

temizliğidir. Günahlardan temizleniyor, kötü huyları, işleri, alışkanlıkları, âdetleri bırakıyor; ondan söylenmiş olabilir. “Allah temiz pâk olanları, kirlerden pâklanıp temizlenenleri sever. Çok tevbe edicileri sever.” Tamam...


Üç misal: Susuz kalan, susuzluktan ölmek üzere olan insan, su kaynağını bulmasına ne kadar sevinirse; çoluk çocuğu olmayan bir aile, çocuk sahibi oluvermesinden ne kadar sevinirse; çölde yolunu kaybetmiş bir insan, yolu bulup da kurtulmasına ne kadar sevinirse; Allah onlardan daha çok ferahlık duyar, bir kulunun tevbe edip doğru yola gelmesinden... O kulu sever ve bu işten sevinir.

Çünkü Allah: “Ben zulmedici değilim; kullar kendilerine zulmediyor.” diyor. “Ben onları cehenneme atmak istemiyorum. Cehenneme düşmesinler diye elçi gönderdim, kitap indirdim... Haber verdim, ihtar ettim, ihbar ettim... Hâlâ cehenneme doğru gidiyorlar. Kendileri yapıyorlar.” demek istiyor.


d. Tevbe Eden Kinsenin Günahlarının Silinmesi

403

O gül yüzlü Peygamber Efendimiz SAS, tevbeyi anlatmaya devam ediyor:


فَمَنْ تَابَ إِلَى الله تَوْبَةً نَصُوحًا، أَنْسَى اللهُ حَافِظَيْهِ، وَجَوَارِحَهُ،


وَبِقَاعَ اْلََرْضِ كُلِّهَا خَطَايَاهُ وَذُنُوبَهُ .


(Femen tâbe ila’llàhi tevbeten nasûhâ) “Kim Allah’a tevbe-i nasûh ile tevbe ederse...” Tevbe-i nasûh ne demek? Nasûh Efendi’nin tevbesi mi demek? Hayır!. Tevbe-i nasûh demek; içten, kat’î, samîmî, candan, kuvvetli tevbe demek...

“Sarsılmaz, sapasağlam bir tevbe ile kim Allah’a tevbe ederse; (ensa’llà hu hafizayhu, ve cevârihahû, ve bikàa’l-ardı küllehâ hatâyâhu ve zünûbehû) Allah onun eski günahlarını, hatâlarını, isyanlarını, edepsizliklerini unutturur. Hafaza meleklerine unutturur, âzâlarına unutturur; yeryüzünün neresinde o günahları işlemişse, o mekânlara unutturur.” Hiç bir iz bıraktırmaz yâni... Öyle bir siler ki günahı, hiç bir iz kalmaz.

Şimdi bu kelimelerin sıralanışını size anlatayım:

(Ensa’llàhu hafizayhi) “Allah iki hafaza meleğine onun günahlarını unutturur.” diyor. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden, hadis-i şeriflerden biliyoruz ki, hepimizin hafaza melekleri var... Kirâmen, Kâtibîn melekleri var... Bunlar ne yapıyorlar? Sağdaki iyiliklerimizi yazıyor, soldaki kötülüklerimizi yazıyor.


كِرَامًا كَاتِبِينَ . يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ (الَنفطار:١١-٢١)


(Kirâmen kâtibîne ya’lemûne mâ tef’alûn) (İnfitar, 82/11-12)


إِنَّا كُنَّا نَسْتَنسِخُ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ (الجاثية:٩٢)


(İnnâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta’lemûn) [Çünkü biz,

404

yaptıklarınızı kaydediyorduk.] (Câsiye, 45/29)

Bunlar ayet-i kerimeyle sabit... Bu melekler kendileri müşâhede ediyorlar, görüyorlar günahın işlendiğini... Onun için yine buraya bir parantez açıp söyleyelim! Evliyâullahtan birisi diyor ki:

“—İnsanların yanındayken günah işlemezsin, utanırsın insanlardan... Yalnız başına kaldığın zaman, niye günah işlersin? Hafaza meleklerinden utanmaz mısın? Başka meleklerden utanmaz mısın? Birisi bir omuzuna oturmuş, birisi öteki omuzuna oturmuş. İnsanların yanında yapmadığın edepsizliği, yalnız kalınca yapıyorsun. Bu meleklerden utanmıyor musun? Nerde kaldı senin ‘Amentü billâhi ve melâiketihî’ dediğin? Meleklere inandığın nerde kaldı senin? İşte melekler omuzlarında!” Şimdi bu melekler görür, insan kusur işlediği zaman... Görüyor ve yazıyor. “Şu günahı işledi, bu günahı işledi.” diye amel defterine yazıyor. Ama, bir kul tevbe-i nasûh ile tevbe etti mi, Allah tevbesini kabul ediyor, affediyor; bu meleklerine de unutturuyor. Meleklerin hafızasından siliniyor, o günahı hiç hatırlamıyorlar. Defterden de siliniyor, melekler de hatırlamıyorlar.


Başka ne olur? Âzâları insanın aleyhinde şahitlik edecek rûz-ı mahşerde... İnsanın gözü, kulağı, kaşı, dili, ağzı, eli, ayağı aleyhine şehâdette bulunacak. Allah onları konuşturacak:

“—Ey el, ey kol! Söyle bakalım, bu senin sahibin bu hırsızlığı yaptı mı? Kasadan bu parayı çaldı mı?” “—Evet, çaldı yâ Rabbi! Beni uzattı, kasayı açtırdı, kilidi kırdırttı, oradan parayı aldırttı, cebine sokturttu.” diye el şehâdet edecek.

“—Ey gözler! Söyleyin bakalım, bu adam bu harama baktı mı?” “—Baktı yâ Rabbi!” diyecekler.

Kendi âzâları insanın aleyhine şehâdet edecek. Bu âzâ bizim âzâmız; neden bizim aleyhimize şahidlik ediyor? Diyecekler ki:

405

لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا (فصلت:١٢)


(Lime şehidtüm aleynâ?) “Neden bizim aleyhimize şahitlik yaptınız şimdi?” (Fussilet, 41/21)


قَالُوا أَنطَقَنَا اللهَُّ الَّذِي أَنطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (فصلت:١٢)


(Kàlû entakana’llàhü’llezî entaka külle şey’) “Her şeyi konuşturmağa kàdir olan Allah, bizi konuşturttu.” (Fussilet, 41/21) Allah konuş dedikten sonra, biz saklayabilir miyiz? Konuşmamak mümkün mü? Kayayı konuşturur, her şeyi konuşturur.”


Sonra, demek bunlara da unutturacak. Âzâlar da unuttu, melekler de unuttu, defterden de silindi... Kaldı yeryüzü, dekor,

sahne, mekân...

O ağacın altında mı işlemişti o hırsızlığı, o cinâyeti? O günahı orada mı yapmıştı? O odanın içinde mi yapmıştı? O binâda mı, o duvarın dibinde mi? O duvarlara, o ağaçlara, o dağlara taşlara da unutturacak. (Ve bikàa’l-ard) Yeryüzünün buk’alarına, arazilerine, mekânlarına da unutturur.

Allah affetti mi, öyle bir silişle siliyor ki muhterem kardeşlerim, izi kalmıyor. İzini arasa müfettişler, dedektifler; cihanın dedektifleri toplansa, parmak izi bulamayacak şekilde temizliyor Allah... Bunun da başlangıcı ne oluyor? O günahkârın tevbe etmesi...

O yüzü kara kulun, o edepsiz kulun pişman olması, tevbe etmesi, böyle affına sebep oluyor muhterem kardeşlerim!

“—Demek ki, tevbe etmemiz lâzım!” mı demek istiyorsun hocam? Elbette! Sabahtan beri boşuna mı yorulduk yâni? Elbette, “Tevbe etmek lâzım!” demek istiyoruz.

Sabahleyin de, hemen namazdan çıktıktan sonra, Mehmed

406

Zâhid Kotku Hocamız’ın Tevbe kitabını aldım; baştan sona bir okudum. Çok hoşuma gitti. Kimde yoksa, alsın; içinde çok güzel bilgiler var... Hakîkaten, anlaşılır bir dille yazılmış. Mutlaka alın ve okuyun! Temennî ederim ki, tekrar tekrar okuyun! Ayda bir okuyun, haftada bir okuyun; ezberlesin çocuklar! İçinde dualar var, onları ezberlesinler!


e. Tevbe Eden Kimse Ne Yapacak?


Tevbe eden adam, ilkönce ne yapacak? Tedbir; ilkönce o günahı beraber işlediği takımdan istifâ edecek... O arkadaşlarından ayrılacak, oradan gidecek. Çünkü onlar, onu yine kandırırlar. “Gel yâhu, boş ver yâhu!” derler, koluna girerler, yanağından öperler.

“Parası bizden...” derler. O arkadaşlar öyle fedâkârdır ki, cami arkadaşlarında o fedâkârlık yok...

“—Tamam, bütün içki paraları benden!” derler.

“—Vay be! Ne cömert adam!” dersin.

Günahta öyle cömerttir. O meyhâne arkadaşları öyle samîmîdir ki, canını verecek gibi görünür, gönlünü çeker. Şeytan da pohpohlar, körükler, sevdirir.

“—Yâ, hakîkaten çok fedâkâr arkadaş be! Camideki arkadaş, bana hep kaşlarını çatıyordu; bunun hep yüzü gülüyor. Bu hep iltifat ediyor, bu daha tatlı..” dersin.

Haa, görürsün sen tadını sonra!

Onun için, ilkönce kendisine o günahı işlettiren kötü arkadaşları terk edecek! Muhîti, hattâ şehri terk edecek! Çünkü, bulurlar. Sen gelirsin, tezgâhta çalışırsın; adam gelir, dükkânın kapısından işaret eder dışardan... Patrondan korkar, içeriye de giremez. Öğleden sonra filân saatte, falanca yerde... Bulur seni; kokundan mı bulur, nereden bulursa? Yâni, radarla mı arar, şeytanın radarıyla mı bulur?

Onun için, korkuyorsan, şehri de terk etmek lâzım! Terk et, o şehri bırak! Neden? Onlar yine kandırırlar seni günaha... Allah seni sevdi, günahlarını affetti, unutturdu... Seni kabul etti, dergâhına aldı... Sen şimdi o tarafa dönecek misin?

407

“—Hayır!” Dönmemek için, kötü arkadaşlardan ayrılacaksın! “—Tamam, iyi ama, filânca kimseye şu kadar borcum vardı; falanca kimsenin de şu kadar hakkı geçmişti...” Onları da ödeyeceksin, borcunu da vereceksin! Borçlu olan bir insan, ödemeğe kàdirken borcunu ödemezse; Allah onun namazını, niyazını, ibadetini bile kabul etmiyor. Millet borcu önemsemiyor, kolay bir şey sanıyor. Yâni, ödemeğe kàdir ama, ödemiyor. O zaman, sen hava alırsın! Kıldığın namazlar havaya gider, ibadetler boşa gider. Bu hususta hadisler var...

Borçlarını ödeyeceksin, haklarını ödeyeceksin! Sen tevbe ettin; iyi ama, ne olacak adamın yüz bin doları? Senin üzerinde mi kalacak? Adamın kusuru ne? Ver adama paralarını, borcun kalmasın!


Sonra, tevbede acele edeceksin! “—Ederim hocam! Tamam, şimdi sen bir konferans verdin; inşaallah ben üç sene daha günahı işlemeye devam edeyim... Dördüncü sene tevbe edeceğim! Hacca gideceğim o sene... Para biriktiriyorum. Ondan sonra bir tevbe edeceğim; içkiyi de bırakacağım, günahı da bırakacağım, falancayı da bırakacağım, iyi bir insan olacağım. Sakal da bırakacağım hocam, sana söz!” Bana ne senin sakalından? Üç sene sonra yaşayacağına, bir saat sonra yaşayacağına garantin var mı?

“—Yok!” Şeytan aldatır. İşi uzattın mı, şeytan aldatıyor. Şeytan bir kötülüğü doğrudan doğruya yaptıramazsa, iyiliği engellemeye çalışır. İyiliği de engelleyemezse, te’hir ettirmeye çalışır. “Tamam tamam yâ, anladık iyi kulsun, tevbe edeceksin; ama, yarın et!” der.


Şimdi burada hava tam müsâit... Burada tevbe edecektin. Tam ayetleri okudun, kalbin yumuşadı. Hocayı dinledin, tevbe edecektin... Dışarıya bir çıkarsın, televizyonu bir seyredersin, arkadaşlarla bir konuşursun... Melbourn’e bir iner gelir gidersin.

408

Yine küllenir, yine unutur insan... Neden? Zaman geçti mi, şeytan işini bilir. Mühlet istedi mi şeytan, “Biraz sonra yap!” dedi mi, belli ki bir oyuna getirecek.

“—Namazı kılmaya kalkayım! Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm, inşaallah namazı hemen evvel vaktinde kılayım!” dersin.

“—Otur, biraz daha otur yâhu! Azıcık otur, biraz sonra kılarsın! Bak, şu çerezden ye! Şu meşrubattan iç! Şu kitabın şurasını da oku! Bak, romanın en heyecanlı yerindesin. Şimdi aklın buraya takılır kalır; namazda çözümü düşünürsün. Onun için biraz daha otur!” der. “—Haa, okuyayım biraz daha... Komiser oraya gitmiş, tabancasını çekmiş... Vay canına, arkasından kapı açılmış... Herifin kafasına ötekisi bir tane, bir vurmuş... Ne heyecanlı... Arka sayfada ne diyor?” Bilmem ne filân derken, bir de bakarsın ki, Coburg Camii’nde müezzin:

“—Allàhu ekber! Allàhu ekber!” diye bağırıyor.

Haydii... Öğle namazı kaçtı, ikindi geldi. Neden? Şeytan aldattı. Tehir etti mi, o tehir etme müddeti içinde şeytan aldatır. Onun için:63


عَجِّلـُوا بِالتَّوْبَةِ قَبْلَ الْمَوْتِ


(Accilû bi’t-tevbeti kable’l-mevt.) “Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!” denilmiştir. Tevbeye acele etmek lâzım!

Kötü arkadaşları bırakmak lâzım!


Tevbede, pişmanlık duymak lâzım! Şu satın alacağınız Hocamız’ın Tevbe isimli kitabında, Peygamber SAS Efendimiz:

“—Tevbe nedâmettir, pişmanlıktır.” diyor.

“—Pişmanlık içine düştü mü, bir karabulut gibi içine çöktü mü?”

“—Çöktü hocam! Yüreğim yanıyor, çok pişmanım... Çok pişmanım hocam yaptığıma! Nasıl cahillik ettim de yaptım?”



63 Elbânî, Silsiletü’d-Daîfe, c.I, s.74, no:75.

409

“—Hah işte, tevbenin aslı esası bu pişmanlık! Anası bu, kaynağı bu... Bu pişmanlığın olması, çok güzel bir şey... Aslı bu... Bu pişmanlık oldu mu, iyi bir durum... Bu pişmanlığı duydu mu, kul bunu hissetti mi, Allah kuldan bunu gördü mü; daha diliyle ‘Tevbe yâ Rabbi!’ demeden, o pişmanlık hürmetine kulun günahını affeder, o pişmanlığı duydu diye...

Günaha pişman olacak, bir daha yapmamağa azmedecek! Günahta mukim iken, günaha devam ediyorken, günahta ısrar ediyorken tevbe, yalancıların tevbesidir.

“—Hocam, dün seninle tevbe ettim. Evvelki gün de tevbe etmiştim. Coburg Camii’nde cuma günü de tevbe etmiştik. ‘Estağfiru’llah el-azîm ve etûbü ileyh’ demiştik. Her namazın arkasından zâten üç defa tevbe ediyoruz: ‘Estağfiru’llah el-azîm el- kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-hayye’l-kayyûme ve etûbü ileyh’ demiyor muyuz? Tevbemiz tamam!” O, yalancıların tevbesi! Çünkü; içinde günahın sevgisi duruyor, günaha bağlılık duruyor, günaha devam arzusu duruyor. Camiye geliyor, namazı kılıyor; camiden çıkıyor, günahı işliyor. Yalancıların tevbesi ile tevbe etmeyi Allah kabul etmez. Allah’ın kabul ettiği tevbe, kalpten pişmanlıktır. Bir daha onu işlememeğe azmedecek.


Büyüklerimiz ne söylemiş:

“—Yâ Rabbi! İlâhî yâ Rabbi! İlâhî yâ Rabbi! Benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, her âzâ ve cevârihimden; sinn-i bülûğumdan, mes’ûliyet çağımdan bu güne kadar, bilerek bilmeyerek ne türlü günahlar sàdır olduysa, vàkî olduysa, ben onların cümlesine nâdim oldum, pişman oldum. Bir dahi —bir daha demek— işlememeğe azm ü cezm ü kasdeyledim...” Haah, şimdi tamam oldu. Bir daha işlememeğe azmedecek, kasdedecek, cezmedecek! Cezm demek, kuvvetli karar demek... Pişman olacak, günahı bırakacak. Günahta ısrarla devam ederse,

yalancının tevbesi oluyor. Bir daha işlememeğe de kat’î kararı olacak.

“—İşlemeyeceğim bu günahı Hocam! Bir kaç defa bir daha

410

işlememeğe azmettim; amma, yine de şeytan beni kandırdı. O günaha bir daha düştüğüm oldu.”

Keşke olmasaydı ama, bu olabilir. Sàdık kullar, ömürleri boyunca tevbesine tam sàdık olan er kişiler nerede? Evliyâ olmak kolay değil... Aciz kullar arada hatâ edebilir. Yine korkma, “Bir sefer daha bozdum, iki oldu. Bu sefer Allah affetmez!” diye ümitsizliğe düşme! Allah yine affeder. Ama, içinden samîmî olacaksın, bir daha işlememeğe azm ü cezm ü kasd edeceksin!


f. Kötülüğün Arkasından İyilik


Muhterem kardeşlerim! Sonra, Peygamber SAS Efendimiz:64


وَأَتـْبِعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا (ت. حم. ك. هب. عن أبي ذر؛ حم. طب. هب. كر. عن معاذ)


RE. 13/4 (Ve etbii’s-seyyiete’l-hasenete temhuhâ) “Bir kötülük işlemişsen, onun arkasından bir iyilik yap da, o onu silsin!” diye tavsiye buyuruyor.

“—Bir kötülük yaptım, şimdi benim halim ne olacak? Ben günah işledim; haramları ille cehennemde cayır cayır yanarak mı ödeyeceğim? Çaresi ne?” Tevbe edersin, Allah affeder... Kul hakkıysa, verirsin; Allah affeder... Bir de, (Ve etbiu’s-seyyiete’l-hasenete temhuhâ) “Yap bir iyilik, yap bir sevaplı iş, yap bir güzel şey; onu siler.” diyor



64 Tirmizî, Sünen, c.IV, s.355, no:1987; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.V, s.153, no:21392; Dârimî, Sünen, c.II, s.415, no:2791; Hâkim, Müstedrek, c.1, s.121, no:178; Bezzâr, Müsned, c.II, s.98, no:4022; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.VI, s.245, no:8026; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.IV, s.378; Kudàî, Müsnedü’ş- Şihâb, c.I, s.379, no:652; Ebû Zer RA’dan.

Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.V, s.236, no:22112; Taberânî, Mu’cemü’l- Kebîr, c.20, s.144, no:296; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.VI, s.244, no:8023; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.XVII, s.18, no:2004; Muaz ibn-i Cebel RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.89, no:5629; Keşfü’l-Hafâ, c.I, s.43, no:82; Suyûtî, Câmiu’l-Ehàdîs, c.I, s.299, no:462; RE. 13/4.

411

Peygamber Efendimiz SAS... Kötülüğün arkasından bir iyilik yap! Tevbe günahları siler, hasenât da seyyiatı siler.


Benim tanıdığım bir kimse var... Melek gibi bir kimse, mâşâallah evliya gibi... Allah selâmet versin... Sabah meselâ, kalkamamış sabah namazına... Ah, yine geç yattı, sabahleyin saat “Zırrr...” derken, uyku arasında elini uzattı, bastırdı. “Şimdi kalkarım, başımın sersemliği biraz geçsin...” filân derken, yine bir daldı. Yorganı çekti başından aşağıya... Bir uyandı ki, güneş doğmuş. Namazın vakti geçti. Günah işledi, nefsi onu aldattı.

Kalkacaksın! “Canım, tamam tamam... Biraz gözünü kapat da, şu uykunun sersemliği geçsin!” Aldatıyor. O gözünü kapattın mı, o saatin cırlaması kâr etmez; tekrar dalar insan uykuya...

Onun için, bazı saatler var, çok hoşuma gidiyor. “Repeat” diyorlar. Biraz çalıyor; “Zırrr... Tık...” kendisi duruyor. Ondan sonra, sen bir uyanıyorsun, “Namaz vakti gelmiş.” filân diye... Ondan sonra, tekrar bir dalıyorsun. O yine “Zırrrr...” diye bir daha çalıyor. Hop, bir daha kalkıyorsun. Bir daha, bir daha... Derken iyice uyandırıyor. Tekrarlı saat...

Öyle saat alın, hem de kocaman alın! Hacı Bayram imamı gibi, sesi gür olsun! Sonra, yatağın yakınına koymayın! Elinizin uzandığı yere koyarsanız, uyku arasında belki basarsınız. Uzağa koyun, kapının öbür tarafına koyun; rahatsız etsin sizi, kalkamıyorsanız kalkın!


Tabii, kalkmanın başka şartları da var... Akşam abdestli yatarsan, kalkarsın... Dualı yatarsan, kalkarsın... Yemeği erken yersen, kalkarsın... Geç yerse, saat on birde yerse; geceleyin zehirlenmiş gibi oluyor insan... Gözleri şişer, kafası şişer; sabaha kalkamaz. Mide boş olursa, teheccüde kalkar insan... Teheccüde değil de, önce buzdolabının önüne kalkar. “Acaba ne var burada? Şöyle hemen atıştırılacak cinsten bir şey var mı?” diye, buzdolabının kapağını bir açar önce... Neden? Midesi boş... Yâni, açlığın çok faydaları var...

Şimdi, adam sabah namazına kalkamamış. Sakın haaa, “Bazı

412

insanlar kalkamıyormuş; iyi, arada ben de kalkamayayım!” filân gibi ters sonuçlar çıkartmayın benim konuşmalarımdan! Bu adam bir günah işledi, sabah namazına kalkamadı. Ne yapıyor:

“—Seni nefs-i emmârem seni! Seni zâlim seni! Bu sabah namazına, uyku uyuyacağım diye beni kaldırmadın haaa! Ben de sana bugün oruç tutturacağım! Kahvaltı yok, yemek yok, haydi bakalım!” “—Çok acıktı karnım!” “—Olsun...” “—Sahur da yemedim...” “—Höööt, sus! Yürü işe, aç karnına!”

Neden? Cezâ veriyor nefsine... Tabii, oruç iyi bir şey... Sabah namazına kalkmamak günah... O kardeşimiz bilmeden, bu hadisi tatbik ediyor:

(Ve etbii’s-seyyiete’l-hasenete temhuhâ) “Bir kötülük yapmışsan; arkasından bir iyilik yap da, o onu silsin!”

Bir kötülük yaptı, sonra bir sevaplı iş yapıyor; o onu siler. Kalbinin kararması gider, nûrâniyet yine durur kalbinde... Neden? Kötülüğe karşı, bir iyilik yaptı. Siz de bunları yapın diye söylüyorum.

Tevbede acele etmek, kötü arkadaşlardan kaçmak ve sâir söylediğim şeylerin hepsini madde madde yazmanız lâzım! Tekrar tekrar okumanız lâzım! Tabii, bu hadis-i şerifin kaynağı olan, aynı mânâda ayet-i kerime var:


إِن الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ (هود:٤١١)


(İnne’l-hasenâti yüzhibne’s-seyyiât) “İyilikler kötülükleri sildirir, götürür, giderir.” (Hud, 11/114)


İstiğfarın güzel zamanları vardır. Muhterem kardeşlerim! Tevbe ve istiğfarın en özel zamanı, bilhassa tevbeye tahsis edilmiş, istiğfara tahsis edilmiş zaman seher vaktidir.

413

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِاْلََسْحَارِ (اۤل عمران:٧١)


(Ve’l-müstağfirîne bi’l-eshâr) [Seher vaktinde Allah’tan bağış dileyenler.] (Âl-i İmran, 3/17)

Ne güzel kullardır, ne iyi kullardır, o seher vakitlerinde kalkıp da; uykuyu terk edip, abdest alıp, kimsenin görmediği zamanda, evinde, gecenin karanlığında, kendi başına, seccadesinde, “Estağfirullah... Estağfirullah... Estağfirullah...” diye seher vaktinde, dağlar ile taşlar ile tevbe ve istiğfar ile meşgul olan kullar! Ne güzeldir o zamanda istiğfar!

Seher vakti nedir? Güneş doğduktan sonraki zaman mı? Hayır! Seher vakti, gecenin son bölümüdür. Sabah namazının vaktinden önceki zamandır. Yâni, imsak kesilmezden önceki sahur zamanıdır seher zamanı...

Millet seher deyince, sabah vakti sanıyor. Yanlış biliyorlar. Seher kelimesi, sahur vakti demektir. İmsaktan, fecirden önceki zaman demektir. İmsak oldu mu, tan yeri attı mı; o zaman, sabah namazının vakti girmiştir, seher bitmiştir. Gece kalkacak, ibadet edecek. Tevbe ve istiğfarın en güzel zamanı, gece vaktidir, seher vaktidir.


g. Yunus’un Seher Vaktiyle İlgili Bir Şiiri


Yunus Emre’nin şiir kitabını okuyordum. Orada, seher vaktine dair güzel bir şiiri var onun... Bu zamanda Yunus’u anlamak da zor ama, onu getirdim, okur muyuz filân diye... Onunla bitireyim diyorum.

Netice itibariyle, seher vaktine kıymet verin! Seher vaktinde kalkmaya kendinizi alıştırın! Gününüzün saatlerini ve faaliyetlerini, uykunuzu, seher vakti uyanık olacak şekilde düzenleyin! Yatsıdan sonra çok oyalanmayın, hemen yatın! Seher vaktinde mutlaka kalkın! Çünkü, seher vakti çok kıymetli bir zamandır.

414

Yunus’un şiirlerini, dili biraz eski olduğu için herkes kolay anlayamaz ama, ben biraz izah ederim. “İşit Sözümü Ey Gàfil” isimli şiiri bu...


İşit sözümü ey gàfil,

Tanla seher vaktinde dur!


“Ey gafil müslüman, benim sözümü dinle! Tan vakti, tan attığı zaman kalk!” Tan Türkçe, seher Arapça... Dur demek, kalk demek...


Öyle buyurmuş ol kâmil;

Tanla seher vaktinde dur!


“Seher vakti kalkın!” diye buyrulduğu için;


وَمِنْ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ (الَّسراء:٧٩)

415

(Ve mine’l-leyli fetehecced bihî nâfileten lek) buyrulduğu için, seher vaktinde kalkın!


Ki gör ne dir horozunuz,

Verir Hak size rûzınız,

Dost dergâhına tutgıl yüz,

Tanla seher vaktinde dur!


Horozlar o vakitte kalkar, kurulmuş gibi... Şimdi, tavuk horoz besleyen kalmadı ama; emin olun köylerde horoz öttüğü zaman, takvime bakın; tamam, hiç şaşmaz. Yaza kışa hepsi ayarlı... Horozların ilk öttüğü zaman, seher vaktidir.

(Ki gör ne dir horozunuz,) “Horoz ne diyor?” “Ü’ürüüü...” mü diyor, başka bir şey mi diyor; Yunus onu bilir. Yunus sarı çiçeğe soruyor, cevap veriyor, anlıyor. Horozun dilini de bilir. O kim bilir ne mânâ çıkartıyor horozun sözünden?

(Verir Hak size rûzınız,) “Cenâb-ı Hak size rızkınızı verir.” Rûz, rızık demek... Neden öyle diyor? Seher vaktinde kalkanların rızkı bol olur da ondan... Kalkamayanların rızkı kesilir de ondan...

Hattâ bize büyüklerimiz derlerdi ki: “Seher vaktinde müslüman çocuklarına rızıklarını, kısmetlerini vermek için melekler gelir. Müslüman çocukları uyuyorlarsa; o rızıkları, kısmetleri onlara vermez, uyanık olan gayrimüslim çocuklarına verir.” Neden? Rızık o zaman dağıtılıyor. Onlar uyuyor, ötekiler uyanık... Uyanıklara verir. İşte, biz böyle uyuduğumuzdan, onlar uyanık olduğundan; rızıklar, kısmetler hep onlara gitti de, biz şimdi işçi durumuna düştük. Mânevî bakımdan bu iş böyle...


Dost dergâhına tutgıl yüz,

Tanla seher vaktinde dur!


“Dostun dergâhına yüzünü çevir!” Tutgıl, çevir demek... “Yüzünü Kâbe’ye çevir, Allah’ın dergâhına çevir! Tan zamanında, seher vaktinde kalk!”

416

Uzunca bir şiir ama, hoşuma gitti benim...


İşit sözümü ey sağır,

Tâ terâzün gele ağır,

Yalvar Çalab’ına çağır,

Tanla seher vaktinde dur!


Yatanların yatlu hâli,

Hiç nesneye ermez eli,


Yatlu, kötü demek... “Yatanların hâli fenâ... Eli bir şeye kavuşmaz, eli boş kalır.” Yâni, rızık gider.


Seher eser rahmet yeli,

Tanla seher vaktinde dur!


“Seher vaktinde, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin rüzgârları eser. Mânevî rahmet yelleri eser. Ondan istifâde etmek için, o vakitte kalkmak lâzım!”


Kuşlar ile turgıl bile,

Kıl namazı imâm ile,


“Kuşlar cıvıl cıvıl çınarda, ağaçta, selvide ötüşmeye başladılar; sen de onlarla beraber kalk! Kıl namazı imâm ile!” Gel Coburg Camii’ne, imamla beraber namazı kıl! Tabii, Yunus Coburg demiyor da, ben diyorum.


Yalvar, günahını dile,

Tanla seher vaktinde dur!


“Seher vaktinde kalk da, yalvar Allah’a; günahını affetmesini dile!”


Oku Kur’an u Yâsîn,

417

Kulak urub dinleyesin,


Sabah namazında Yâsin okunması sevap ya; bak, onu da nasıl biliyor! Yunus’un kafa yapısını ve kültürünü de anlamış oluyoruz.


Dağca günahlar yuyasın,

Tanla seher vaktinde dur!


“Dağlar gibi günahlar olsa, yıkarsın onları... Şıpır şıpır yıkanır. Ne kir, ne kara, ne günah kalır.”


Okuna hadis ü kelâm,

Diyeler aleyhi’s-selâm,

Âşık isen bellü bilem,

Tanla seher vaktinde dur!


“Eğer aşıksan, sen de camiye git; ben anlayayım aşık olduğunu! Seher vaktinde kalkarsan, camiye yürüyüp gidersen; orada hadis okunacak, kelâm okunacak, Peygamber Aleyhi’s- salâtü ve’s-selâm’a salât ü selâmlar getirilecek... Ben de o zaman, sen sahtekâr mısın, aşık mısın, tembel misin, neyin nesi olduğunu

bilirim. Kalk seher vaktinde!”


Helâl ola sana uçmak,

Uçmakta huriler kuçmak,


Uçmak, cennet demek Yunus’un lisanında... Pır pır havalarda uçmak değil... Cennetin adı uçmak eski Türkçe’de... Cehennemin adı tamu... “Cennete girmek sana helâl ola...”


Kevser şarabını içmek,

Tanla seher vaktinde dur!


“Kevser şarabını içmek de helâl olur; seher vaktinde kalk!”

418

Miskin Yunus aç gözünü,

Uyar gafletden özünü,

Tâ bilesin kendözünü,

Tanla seher vaktinde dur!


“Seher vaktinde kalk, ibadet eyle! Kendin neymişsin, nefsin neymiş; mâneviyat, gönül alemi, tasavvuf neymiş; bunları anlamak o zaman mümkün olur. Onun için seher vaktinde kalk!” diyor.


Ben de aynen Yunus’un nasihatlerine, tavsiyelerine katılıyorum. Seher vakti, tevbenin en güzel zamanıdır.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi günahlardan tevbe edenlerden eylesin... Tevbekârlardan, sevdiklerinden, tevbesi kabul olanlardan, günahlardan pâk olanlardan eylesin... Anasından doğduğu gündeki gibi temiz olanlardan; huzuruna yüzü ak, alnı açık, sevdiği, razı olduğu kullar olarak gelenlerden eylesin... Cennetiyle, cemâliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin...

Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l- hakîm... Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesıfûn... Ve selâmün ale’l-mürselîn... Ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn...

Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llàh!


01. 01. 1991 - Melbourne

419
16. BESMELE’NİN ANLAMI
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.2