25. BİRİNCİ VAZİFE ALLAH’I TANIMAK

26. AHİRET İÇİN HAZIRLANMAK



Eùzü bi’llâhi mine’ş-şeytàni’r-racîm.

Bi’smil’lâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-àlemîn… Hamden, kesîran, tayyiben, mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn… Ve’s-salâtü ve’s- selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve üsvetüne’l-haseneti ve tâci ruûsinâ ve tabîb-i kulûbinâ muhammedini’l-mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn. Emmâ ba’d.


Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bir insan, namazı camide bekliyor mu? Camide namaz kılmak için beklediği müddetçe sevap alıyor. Çünkü niyeti namazı beklemek. İnşaallah, Allah hepinize öyle sevaplar vermiştir. Allah, hepinizden razı olsun.

Dün, Adelaidli Selim Hoca kardeşimizin evindeydik. Kütüphanesinde Sünen-i Dârimî varmış. Nasıl başladığına bakmak için açtık. Her kitabın bir başlayışı var; bu başlangıcın da bir hikmeti, bir sebebi var.

Sünen-i Dârimî çok kıymetli hadis kitaplarından birisi. Musannifi olan büyük alim 181 hicri yılında doğmuş, 255 hicri yılında vefat etmiş bir zat-ı muhterem. Kitabına başlangıç olarak, Peygamber Efendimiz gelmeden önce Arap toplumunun nasıl olduğunu almış. Bir topluluğa peygamber geldiği zaman, durumun nasıl olduğu iyice belli olsun, mukayese imkânı olsun diye ilk önce bu konuyu alıyor.

“—Bak, durum buydu; ondan sonra Allah, alemlere rahmet olarak o Peygamber’i gönderince durumu ne oldu?”

Bunun anlaşılması için böyle başlamış. Her yiğidin bir üslubu, bir yoğurt yeyiş tarzı oluyor. O mübarek, rahmetli, Allah şefaatine erdirsin, büyük alim de böyle başlamış.


a. Cahiliyet Nedir?

616

Araplar nasıldı? Bununla ilgili bir kaç rivayet almış. Sahabeden birisi, yani Peygamber Efendimize iman edip müslüman olan, saadete erenlerden birisi diyor ki:

“—Biz cahiliyet devrindeydik..” Peygamber Efendimiz gelmeden önceki devir.

Nasıl bir cahiliyet bu? Okuma yazma bilmek ya da bilmemek mi? Hayır. Belki, İslam gelmeden önce de geldikten sonra da okuma yazma bilmeyen insanlar vardı. Bu cahillik başka. İlk devirdeki o cahillik iman cahilliği, Allah’ı bilme hususundaki cahillik. Sahabi devam ediyor:

“—Biz, yolda giderken önümüze güzel bir taş gelse ona bile tapardık. Seyahatlerimize, putları yanımıza alır öyle giderdik. Daha garibime giden şey, yanımızda taşıyacak put bulamazsak, çölde develerimizle bir yere konup çadırlarımızı kurduğumuzda taşları bir yere toplar yığın yapardık. Ondan sonra o yığının üstüne devenin sütünü sağardık ve ona tapınırdık.”


Sütlü taşa tapıyorlarmış. Ne akıl, ne mantık? İnsanoğlunun ne halden ne hale geçtiğini anlatmak bakımından bunları zikrediyorum. Hz. Ömer RA’ın bir anlatması var: “—Kendi elimizle hamurdan putlar yapardık, tapınırdık, acıkınca da yerdik.” diyor.

Yine bunlar içinde bir rivayet var. Putlarına bir kurban takdim etmişler. Köpeğin birisi gelmiş, takdim edilen kurbandan yemiş. Sonra da affedersiniz, ayağını kaldırmış, putun üstünü pislemiş. O putun bir hayrı, bir faydası, bir kuvveti, bir kudreti olsaydı, köpek bunu yapabilir miydi?

İşte insanoğlu o kadar cahilken, o kadar zalimken, o kadar yalan yanlış yollarda iken, Allah-u Teàlâ Hazretleri en sevgili kulu olan Muhammed Mustafa’sını alemlere rahmet olarak göndermiş. İnsanları hak yola çağırmak için, gerçekleri görsünler diye, yeryüzünde herkesin “Lâ ilâhe illa’llah” sözünün manasını kabul etmesi için.

Peygamber Efendimiz, sırf onu kabul ettirmek için gayret sarf

617

ederek ömrünü geçirmiş. Arap diyarından şirki, küfrü çıkartmış, yıkmış; o diyarları temizlemiş. Bu din okyanuslardan öteye aşmış, başka kıtalara ulaşmış. Ecdadımıza gelmiş, başka milletlere gelmiş.

El-hamdü lillâh, Allah’ın varlığına, birliğine inanıyoruz. Onun Peygamber’ine bağlanmış, gönül vermişiz; onun ümmetiyiz, sevinçliyiz, gururluyuz, iftihar ediyoruz, rahmetine ereriz diye ümit ediyoruz. Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi rahmetine erdirsin.


b. İslâm’ı Tebliğ Görevi


Yalnız, insanların taptıkları şeyler sadece görünenlerden ibaret değil. İslam’dan sonra insanlar başka şeylere tapmadılar mı? Tabii, İslam’ın ulaşmadığı yerlerde başka dinlere mensup olan insanlar var. O da bir bakıma bizim kusurumuz. Neden?

Peygamber SAS Efendimiz, kendi sağlığında her yere İslam’ı tebliğ etti. Hatta, Arap diyarından Bizans’a, Heraklius’a mektup gönderdi. Tarih kitapları onun mektuplar yazdığını bildiriyor. Hatta bu mektuplardan birisi Topkapı Müzesi’nde elimizde. Bizanslılar’a mektup göndermiş, Süryaniler’e mektup göndermiş, Mısırlılar’a mektup göndermiş, Bahreynliler’e mektup göndermiş, Sâsâniler’e mektup göndermiş; her tarafa İslam’ı tebliğ etmiş.

Hiccetü’1-Veda’ ya da Haccetü’1-Vedâ —iki türlü de söyleniyor— denilen Veda Haccında, yani en son haccında cemaate soruyor Arafat’ta:


أَلََّ هَلْ بَلَّغْتُ؟


(Elâ hel bellağtü) “Tebliğ ettim mi?”

Cevap veriyorlar:


نَعَمْ، بَلَّغْتَ الرِّسَالَةَ وَأَدَّيْتَ اْلََْمَانَةَ


(Neam, bellağte’r-risâlete ve eddeyte’l-emânete) “Evet, ettin yâ

618

Rasûlallah! Bizlere peygamberliğini tebliğ ettin, üzerindeki emaneti yerine ulaştırdın. Vazifeni yaptın!” Bunun üzerine Peygamber SAS Efendimiz üç defa:


اللَّهُم اشْهَدْ


(Allàhümme’şhed) “Yâ Rabbi şahid ol! Bunlar vazifemi yaptığıma şehadet ediyorlar, sen de kabul et!” buyurdular.


Ondan sonraki nesil ne yaptı?

Ondan sonraki nesil de aynı ateşle, aynı şevkle, aynı sevgiyle, aynı cesaretle, aynı enerjiyle, oradan aldıkları güçle kuvvetle dünyanın her tarafına yayıldılar. Türkistan’a gittiler, Bizans’a gittiler, Kafkasya’ya gittiler, adını bilmediğimiz akıllara durgunluk verecek yerlere o zamanın imkânlarıyla gittiler. İslam’ı anlattılar.

Ukbe ibn-i Nafi, Mısır’ı, Libya’yı, Tunus’u, Cezayir’i, Fas’ı geçti, Atlas Okyanusu’na kadar dayandı. Bu jesti çok hoşuma gidiyor: Önüne Atlas Okyanusu gelmiş. Uçsuz bucaksız bir derya. Devesini sürdü. Devesi uzun bacaklı bir hayvan. Suyun içinde yürüdü, yürüdü, yürüdü, gitti. Ama hayvanın da canı var, korkusu var. Suyun derinleştiği bir yerde durdu. Devesi daha öteye gitme- yince Ukbe ibn-i Nafi açmış elini, demiş ki;

“—Yâ Rabbi! Senin dinini yaymak için diyar diyar gezip geçip buraya kadar geldim. Önüme bu koca deryayı çıkarttın. İşte buraya kadar gelebiliyorum. Bunu geçmeye kudretim yok, gücüm yetmiyor. Ancak bu kadar yapabildim, kabul et yâ Rabbi! Affet yâ Rabbi!


Orada böyle dua etmiş. Onlara, ancak büyük coğrafi manialar, o zamanın imkânı ile geçemeyeceği şeyler mani olmuş. Onun dışında, gidebildikleri yere kadar gitmişler. Müslümanların eski coğrafya ve tarih kitapları okunursa nerelere gittikleri hayretle görülür.

619

Vazifelerini yaptılar. “Ben tüccarım, ben memurum, benim ailem var, çoluk çocuğum var, benim karnım aç, para kazanmam lazım...” demediler. Ana meslekleri Allah’ın dinini yaymak oldu.

Tabii, ondan sonraki nesillerde de Allah’ın nice has kulları çıkmış. Nice halis, nice sàlih kullar çıkmış. Onlar da vazifelerini yapmışlar.


c. Abdullah ibn-i Mübarek


Tebe-i tabiînden Abdullah ibn-i Mübarek çok hoşuma gidiyor. Hacca gitmek çok sevap diye, bir sene hacca gelirmiş Horasan’dan; bir sene ticaret yapar, kervan tanzim edermiş, mal alırmış, götürürmüş, para kazanırmış; bir sene de cihada gidermiş Allah yolunda. O da sevap diye. Kalkar gelirmiş bizim Anadolu’ya; Tarsus’a, Adana’ya kadar gelirmiş.

Hatta bir hikâyesi de çok hoşuma gidiyor. Tarsus’ta bir düşmanla yeke yek, teke tek karşılaşmışlar. Bizim Abdullah ibn-i Mübarek hem hadis alimi, hem fakih, hem zâhid, hem sofi, hem sàlih, hem muhlis, hem de silahşor. Rahmetli, bahadır, roman, efsane kahramanı gibi bir şey. Önüne dört beş kişi geldi mi hepsini deviren bir insan. Vücudu idmanlı, ağzı dualı, dili zikirli, bileği kuvvetli bir insan. Ama Allah karşısına öyle bir düşman çıkartmış ki vuruşmuşlar, vuruşmuşlar, vuruşmuşlar, yenişememişler. Düşman da çetin cevizmiş, zorlu bir kimseymiş. Bakmış namazın vakti geçecek, demiş ki;

“—Ben müslümanım, benim ibadetim var. Mütareke yapalım, ben namazımı kılacağım.” Öbürü de;

“—Senin ibadetin varsa benim de dinim var, ibadetim var, peki, demiş.” Abdullah ibn-i Mübarek orada, derenin kenarında abdest almış, namaza durmuş. Yanında kılıcı namazı eda etmiş. Öbürü de kendi dinine göre ibadetini yaparken Abdullah ibn-i Mübarek’in aklından şöyle geçmiş;

“—Ben bu adamı yenemedim. Hazır atından inmişken,

620

aşağıdayken şu adama saldırayım. Fırsat elimdeyken haklarım. Nasıl olsa kâfir, bir tane eksik olsun.”

O böyle düşünürken, hemen bir ayet hatırlamış, kendisine hatırlatılmış, aklına getirtilmiş:


إِن الْعَهْدَ كَانَ مَسْئُولًَّ (الإسراء:٤٣)


(İnne’l-ahde kâne mes’ûlâ) [Muhakkak ki verilen söz, sorumluluğu gerektirir.] (İsrâ, 17/34) Ahdü peyman, anlaşma, sözleşme önemli; Allah insana onu sorar.

Ahdine riayet ettin mi? Anlaşmana sadık kaldın mı? Sözünde dürüst müsün? Allah ahirette bunları soracak. Ahid, anlaşma önemli şey. Ahd ü peyman etmek, söz vermek önemli. İnsanın sözünde durması lâzım!


Bu ayet Abdullah ibn-i Mübarek’in hatırına gelivermiş oluyor. Adeta Allah CC. ona demiş oluyor ki;

“—Ey kulum, sen onunla anlaşma yapmadın mı? Sen ibadet edeceksin, o da ibadet edecek. Sen ona saldırmayacaksın, o da sana saldırmayacak. Ahdine sadık olsana!”

Allah, bu ayeti hatırlatmakla böyle demiş oluyor. Ben bunu Medine’de böyle anlattığımda, bizim Ali Ulvi Kurucu dedi ki: “—Kur’an-ı Kerim’in böyle hasseleri vardır. Hem Peygamber Efendimize inmiştir, hem de bir insanın kendisine hitap ediyor gibidir. Böylece onun bir haline işaret eder. Kur’an-ı Kerim böyle canlıdır.”


Abdullah ibn-i Mübarek’e de böyle ihtar gelmiş oluyor. Hasılı, büyük mücahid, arif insan, sofi insan, gönlü zengin, gönlü aydın, nurlu insan. Bunun manevi bir ihtar olduğunu, ahdine riayet etmesi gerektiğini anlamış.

Daha, kılıcı alıp da saldırmış değil, sadece içinden geçen bir düşünce. Farklı bir düşünceye kayma durumu olduğu için hemen hatırlatılmış. Hatalı düşündüğünü anlamış, ihtar yediğinden

621

dolayı üzülmüş, başlamış hüngür hüngür ağlamaya.

Asker adam, mücahid adam, feleğin çemberinden geçmiş, çelikleşmiş insan ağlar mı? Ağlamaya başlamış. Neden? İnsan Allah korkusundan ağlar. Kalbi canlıysa, kalbi nurluysa, Allah korkusundan ağlar.

Peygamber SAS Efendimiz’in duası var:110


اللُّهم إنّي أعُوذَ بكَ مِنْ قلْبٍ لََّ يَخْشَعُ، وَمِنْ دُعاءٍ لََّ يُسْمَعُ، وَمِنْ


نَفْسٍ لََّ تَشْبَعُ، وَمِنْ عِلْمٍ لََّ يَنْفَعُ (ت. ن. عن ابن عمرو؛ د. ن.




110 Ebû Dâvud, Sünen, c.IV, s.347, no:1324; Neseî, Sünen, c.XVI, s.351, no:5372; İbn-i Mâce, Sünen, c.I, s.292, no:246; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.340, no:8469; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.IV, s.445, no:7869; Hàkim, Müstedrek, c.I, s.185, no:354; Ebû Ya’lâ, Müsned, c.XI, s.412, no:6537; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.X, s.187, no:29737; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.I, s.462, no:1879; Ebû Hüreyre RA’dan.

Tirmizî, Sünen, c.XI, s.386, no:3404; Neseî, Sünen, c.XVI, s.310, no:5347; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.198, no:6865; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.IV, s.446, no:7874; ; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.X, s.194, no:29760; Abdullah ibn-i Amr ibnü’l-As RA’dan.

Müslim, Sahîh, c.XIII, s.251, no:4899; Neseî, Sünen, c.XVI, s.337, no:5363; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.371, no:19327; Taberânî Mu’cemü’l-Kebîr, c.V, s.201, no:5088; Neseî, Sünenü’l-Kübrâ, c.IV, s.444, no:7864; Taberî, Tehzîbü’l-Âsâr, c.II, s.359, no:306; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.II, s.472; Bezzâr, Müsned, c.II, s.132, no:4307; Abd ibn-i Humeyd, Müsned, c.I, s.114, no:267; Zeyd ibn-i Erkam RA’dan.

Taberânî Mu’cemü’l-Kebîr, c.XI, s.52, no:11020; Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, c.X, s.210, no:17171; Abdullah ibn-i Abbas RA’dan.

Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat, c.I, s.206, no:662; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.II, s.473; Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, c.IV, s.17, no:2603; Abdürrezzak, Musannef, c.X, s.439, no:19635; Enes ibn-i Mâlik RA’dan.

Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.II, s.381, no:19421; Abdullah ibn-i Ebî Evfâ RA’dan.

Hàkim, Müstedrek, c.I, s.716, no:1957; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c.I, s.404, no:394; Abdullah ibn-i Mes’ud RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.II, s.179, no:3631; Câmiü’l-Ehàdîs, c.VI, s.193, no;4999.

622

ه. ك. عن أبي هريرة؛ ن. عن أنس)


(Allàhümme innî eùzü bike min kalbin lâ yahşa’) “Allahım, ürpermeyen kalpten, (ve min duàin lâ yüsma’) kabul olunmayan duadan, (ve min nefsin lâ teşba’) doymayan nefisten, (ve min ilmin lâ yenfa’) fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” buyuruyor.

Bazı rivayetlerde:111


وَمِنْ عَيْنٍ لََّ تَدْمَعُ


(Ve min aynin lâ tedmeu) “Ve ağlamayan gözden sana sığınırım!” ibaresi de vardır.

Duygulu olmak güzel şey, katı kalplilik fena şey...

Başlamış ağlamaya. O ağlayınca düşman da sormuş, demek ki ihtiyatlı olduğu için o da bunu gözetliyor;

“—Niye ağlıyorsun?” “—Senin yüzünden Rabbim beni azarladı.” “—Nasıl azarladı?” “—Ben böyle düşündüm, aklıma bu ayeti getirtti, ‘Ahdine sadık olsana!’ diye. Bu bir azarlama gibi oldu.” Abdullah ibn-i Mübarek böyle deyince başlamış o da ağlamaya.

“—Senin dinin hak din!” demiş, kelime-i şehadet getirmiş, müslüman olmuş.


Onlar vazifelerini yapmışlar, biz ne yapıyoruz? Sıra bize geldi. Onların hatıraları güzel…

Hadis-i şerifte bildiriliyor ki:112



111 İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, c.XI, s.139, no:5978; İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-Müşkil min Hadîsi’s-Sahîhayn, c.I, s.575, no: 1172975.

112 Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.VII, s.285; Süfyan ibn-i Uyeyne Rh.A’ten. Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.III, s.249; Ahmed ibn-i Hanbel, Zühd, c.I, s.325; Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa, c.I, s.254, no:109; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.763, no:1772.

623

عِنْدَ ذِكْرِ الصَّالِحِينَ تَنْزِلُ الرَّحْمَةِ .


(İnde zikri’s-sàlihîne tenzîlü’r-rahmeh) “Sàlih insanlar yad olunduğu, anıldığı, zikredildiği zaman Allah’ın rahmeti oraya yağar, iner.”

Onların hayrı, bereketi vardır, bu da zikirdir, önemlidir.

Ama biz ne yapıyoruz?

İnsanoğlu yalnız Arapların yaptığı gibi beğendiği, hoşuna giden biçimli taşa mı tapar? Ay’a, Güneş’e mi tapar?

Hayır! Görünmeyen şeylere de tapıyor. Mesela, kimisi nefsine tapıyor, nefsinin hevâsına tapıyor. Allah-u Teàlâ ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

624

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلٰهَهُ هَوَاهُ (الفرقان:٣٤)


(E raeyte meni’ttehaze ilâhehû hevâhu) “Kendi hevâ-yı nefsini kendine ilâh edinmiş olanı gördün mü?” (Furkan, 25/43)

“—Emret nefsim, ben senin kulunum. Sen ne istersen onu yapacağım. ‘İçki iç!’ de, içeceğim, ‘Kumar oyna!’ de, oynayacağım. ‘Keyif et!’ de, edeceğim; “Plaja git!” de gideceğim; “Günah işle!” de işleyeceğim; emrindeyim.” Çünkü nefsinin arzularını, heveslerini put edinmiş. Nefsi ne arzu ediyorsa, geçmiş karşısına “emret” diyor, onun sözünü dinliyor. Böyle olabilir. Çünkü Kur’an-ı Kerim bunu bildiriyor. Nefsinin arzularına göre hareket edince ona tapınmış oluyor, onu put edinmiş oluyor.


d. Zeki İnsan Kimdir?


Kimisi dünyaya tapar, dünyalığa tapar. Sonunda ne olur? Dünya kimseye kalmaz.

Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:113


الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ ، وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ؛ وَالْعَاجِزُ مَنْ




113 Tirmizî, Sünen, c.IV, s.638, no:2459; İbn-i Mâce, Sünen, c.II, s.1423, no:4260; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.124, no:17164; Hàkim, Müstedrek, c.I, s.125, no:191; Tayâlisî, Müsned, c.I, s.153, no:1122; Taberânî, Mu’cemü’l- Kebîr, c.VII, s.281, no:7141, 7143; Taberânî, Mu’cemü’s-Sağîr, c.II, s.107, no:863; Bezzâr, Müsned, c.II, s.18, no:3489; Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.VII, s.350, no:10546; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.III, s.369, no:6306; Ebû Nuaym, Hilyetü’l- Evliyâ, c.I, s.267; Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, c.I, s.266, no:463; Kudàî, Müsnedü’ş-Şihâb, c.I, s.140, no:185; Abdullah ibn-i Mübârek, Zühd, c.I, s:56, no:171; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.III, s.310, no:4930; İbn-i Asâkir, Mu’cem, c.I, s.184, no:354; İbn-i Ebi’d-Dünyâ, Muhàsebetü’n-Nefs, c.I, s.19, no:1; Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdad, c.XII, s.50, no:6430; İbn-i Adiy, Kâmil fi’d-Duafâ, c.II, s.39; İbn-i Asâkir, Târih-i Dimaşk, c.LXI, s.186, no:7741; Şeddâd ibn-i Evs RA’dan.

Kenzü’l-Ummâl, c.III, s.679, no:7036; Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.1024, no:2029; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XV, s.458, no:15935; RE. 229/7.

625

أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، وَتَمَنَّى عَلَى اللهِ اْلََمَانِيَ (ت. عن شدَّاد بن أوس)


ME. 898 (El-keyyisü men dâne nefsehû, ve amile limâ ba’de’l- mevt) “Zeki, kurnaz, akıllı, uyanık insan, kiyaseti olan, meseleleri kavrayabilen insan, nefsini emri altına alan, ona hakim olan ve ahireti için hazırlanan, kendisini Mahkeme-i Kübra’ya göre ayarlayan, cenneti kazanmak için hareket eden, cehenneme düşmemek için tedbir alan insandır.” Neden? Çünkü cehenneme düşmek, cayır cayır yanmak belâların en büyüğüdür. Cenneti elden kaçırmak en büyük hasretliktir. İnsan çok “Ah, vah!” eder ama iş işten geçmiş olur.

Akıllı insan bu fırsatı elden kaçırmaz, cenneti elden kaçırmaz. Akıllı insan gidip de “pattadak!” cehennemin ateşinin içen düşmez. Akıllı insan nefsine hakim olur.


İnsanın içinde nefis diye bir varlık vardır. Kimisi nefsini put edinmiştir, ona tapınıyor. Nefsi ne derse onu dinliyor. Nefsini dizginleyecek, nefsinin dizgininden tutup ona hakim olacak. Allah’ın rızasına göre hareket edecek.

Allah’ın rızasının nerede olduğunu da âlimden öğrenecek. “Nasıl hareket etmem lazım?” diye hocasına danışacak. Peygamber Efendimiz:

“—İnsanlar bu dünyada hocaya muhtaç olduğu gibi ahirette de hocaya muhtaç olacak” diyor.

Ahirette nasıl muhtaç olacaklarmış hocaya? Allah-u Teàlâ Hazretleri diyecekmiş ki cennetlik kuluna: “—Kulum, dile benden ne dilersen, iste, temenni et! Ne temenni edersen sana vereceğim.” O da dönüp alim hocasına soracakmış;

“—Rabbim böyle diyor, ne isteyeyim?” diye.

Orada bile muhtaç olacak. Bilgi çok önemli, hoca çok önemli. Dinini bilen, dinini yaşayan insan çok önemli.

626

مَنْ كَانَ فِي هٰذِهِ أَعْمٰى فَهُوَ فِي الآْخِرَةِ أَعْمٰى وَأَضَلُّ سَبِيلًَ (الإسراء:٢٧)


(Men kâne fî hâzihi’l-a’mâ fehüve fi’l-âhireti a’mâ ve edallü sebîlâ) “Bir insanın bu dünyada mâneviyatı yoksa, manevi gözü, gönül gözü körse, kalbi taşlaşmışsa, gerçekleri görmüyorsa, ahirette de âmâ olarak haşrolacak. Yolu daha çok şaşırmış olacak.” (İsrâ, 17/72)

Allah öyle kimseleri ahirette âmâ olarak, gözü görmeyerek haşredince, onlar diyecek ki:


رَب لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا (طه:٢١٥)


(Rabbi lime haşertenî a’mâ ve kad küntü basîrâ) “Yâ Rabbi, ben dünyada gözü gören bir insandım. Etrafa bakardım, dağları

627

görürdüm, yerleri görürdüm, manzaraları görürdüm. Gözlü bir insandım. Sen burada beni niye âmâ olarak haşrettin?” (Tâhâ, 20/125)

Allah-u Teàlâ da buyuracak ki:


كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنسَى (طه:٢١٦)


(Kezâlike etetke âyâtünâ fenesîtehâ ve kezâlike’l-yevme tünsâ) “Hayır, sen dünyada görmüyordun ki... Senin gördüğün ağaç, dağ, taş mühim şey değil ki. Ayetlerim, emrim, hükmüm geliyordu sana; sen onu hiç dinlemiyor, kulak asmıyordun, anlamıyordun, uymuyordun, kabul etmiyordun. Orada ahireti unutan sen miydin? Benim ayetlerimi, ahkâmımı unutan sen misin? Bugün ben de seni unuttum, ben de senin işini görmeyeceğim. Ben de sana hayır vermeyeceğim, rahmet etmeyeceğim.” (Tâhâ, 20/126)

Orada daha beter bir duruma düşecek. Akıllı insan bunu görür, ahirete göre hazırlanır.


e. Akılsız İnsan Kimdir?


Hadisi şerife devam ediyoruz. :


وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، وَتَمَنَّى عَلَى اللهِ اْلََمَانِيَ


(Ve’l-âcizü men etbea nefsehû hevâhâ) “Kârını zararını tesbit edemeyen, menfaatini düşünemeyen, kendisini kazançlı çıkaracak işleri ayırt edemeyen, zarara uğratacak işlerin zararlılığını anlayamayan âciz insan da, nefsini hevâ-yı nefsinin peşine salıverir, serbest bırakıverir, hevâ-yı nefsinin peşinde koşar durur

ömrü boyunca...” Nefsini salıvermiştir. Dizginini atın üstüne bırakmış, üstüne binmiş, at onu gemi azıya almış doludizgin bir yere götürüyor. Uçuruma mı götürüyor, ormanlığa mı götürüyor, ağaca mı çarpacak, gözüne dal mı girecek, devrilecek mi, ne olacak?

628

(Ve temennâ ale’llàhi’l-emâniye) “Bir de ‘Allah Gafûru’r- rahîmdir, mağfiret etmeyi, affetmeyi sever. Beni de affeder, bana

da cennetini verir.’ diye Allah’tan ümit eder.”

Ümitleri çok. İyi ama sen hiç hazırlanmadın. Nefsine uydun, ama umuyorsun. Hiç çalışanla çalışmayan bir olur mu? Hiç kâfirle mümin bir olur mu? Hiç âsî ile mûtî bir olur mu?


Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi kendisine mûtî kullardan eylesin… Nefsini yenen kullardan eylesin… Ahirete hazırlananlardan eylesin… Cehennemden kendisini kurtaranlardan eylesin… Rasûlüllah’ın getirdiği hakka tabi olanlardan eylesin… Rasûlüllah’ı tanıyanlardan eylesin… Üzerimize indirilen Kur’an-ı Kerim’i bilenlerden eylesin… Kur’an-ı Kerim’in ehli olmayı nasib eylesin… Şu mübarek kitabı bizlere şefaatçi eylesin… Şu mübarek kitaba uymak suretiyle Rabbimizin rızasını kazanmayı nasip eylesin… Rabbimiz, kadınlar, erkekler, çoluk çocuk, aile efradımız, akrabalarımız, sevdiklerimiz, istediklerimizle, arkadaşlarımızla, dostlarımızla bizi dünya ve ahiret saadetine nail eylesin… Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin… Bi-hürmeti esmâihi’l-hüsnâ, ve habîbihi’l-müctebâ muhammedeni’l-mustafâ, ve bi-hürmeti esrârı sûreti’l-fâtihah!


27. 01. 1991 Renmark, Adelaide

629
©2024 Kotku Enstitüsü v2.7.0